Tekil Mesaj gösterimi
Eski 25.01.09, 07:13   #4
oneyouu
Ziyaretçi
oneyouu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Konular:
Mesajlar: n/a
Rep Derecesi :
Ruh Halim:
Standart Cevap: Devrim çağı



Öte yandan daha az idealleştirilerek düşünüldüğünde, savaş ülke içindeki birçok sorunun da çözülmesine yardımcı olabilirdi. Yeni rejimin, sıkıntılarını, yurtdışına kaçmış Fransız soylularıyla yabancı tiranların komplolarına bağlaması ve halkın hoşnutsuzluğunu bunlara yönlendirmesi, ayartıcı ve aşikar bir yoldu. Daha özgül olarak, işadamları, ekonominin önündeki belirsizliğin, devalüasyonun ve diğer sıkıntıların ancak müdahale tehdidinin kaldırılmasıyla deva bulabileceğini ileri sürüyorlardı. İşadamları ve ideologları, İngiltere’nin deneyimlerine şöyle bir göz gezdirip ekonomik üstünlüğün sistemli bir saldırganlığın ürünü olduğunu düşünmüş de olabilirler. Onsekizinci yüzyıl, başarılı bir işadamının hiç de barışa gönülden bağlı olduğu bir yüzyıl değildi. Dahası, kısa zamanda görüleceği gibi, kâr amacıyla da pekâlâ savaş yapılabilirdi. Bütün bu nedenlerden ötürü, ufak bir sağ kanat ve yine Robespierre’in önderliğindeki ufak bir sol kanat dışında, yeni Yasama Meclisi’nin çoğunluğu savaş çığlıkları atıyordu. Yine bütün bu nedenlerden dolayı, savaş gelip çattığında, devrimin fetihleri, özgürleşmeyi, sömürüyü ve siyasi sapmaları kendi içinde birleştirecekti.

1792 yılının Nisan ayında savaş ilan edildi. Halkın, pek anlaşılır biçimde krallığın baltalamalarına ve ihanetine bağladığı yenilgi, radikalleşmeye neden oldu. Paris’in baldırıçıplaklarının silahlı eylemleriyle, ağustos-eylül aylarında monarşi yıkılıp tek ve bölünmez Cumhuriyet kuruldu; Devrim’in I. Yıl olarak kabul edilmesiyle insanlık tarihinde yeni bir çağın başladığı duyuruldu. Fransız Devrimi’nin demir ve kahramanlık çağı, siyasal mahkûmlarının katledilmesi, -belki de parlamentarizm tarihinin en dikkate değer meclisi olan- Ulusal Konvansiyon için seçimlerin yapılması ve istilacılara karşı toptan direniş çağrıları arasında başladı. Kral hapse atıldı; yabancı istilası, beylik bir topçu düellosuyla Valmy’de durduruldu.

Devrimci savaşlar, kendi mantıklarını dayatırlar. Yeni Konvansiyon’daki hakim parti, büyük iş çevrelerini ve taşra burjuvazisini temsil eden; düşünsel bakımdan diğerlerinden oldukça üstün, büyüleyici ve zeki parlamento hatiplerinin oluşturduğu; ülke dışında savaşçı, içerdeyse ılımlı bir grup olan Jirondenlerdi. Siyasaları, tümüyle olanaksız şeylerle doluydu. Çünkü, ancak yerleşik düzenli ordularıyla sınırlı çapta seferlerde bulunan devletler, -tıpkı Jane Austen’in romanlarındaki hanımlarla beylerin dönemin İngiltere’sinde yaptıkları gibi- savaşla ülke içi sorunları birbirlerine bulaştırmamayı umabilirlerdi. Oysa Devrim, ne sınırlı çapta savaşlar verdi, ne de düzenli ordulara sahipti. Çünkü onun savaşı, dünya devriminin azami zaferi ile toptan karşıdevrim anlamına gelen azami yenilgisi arasında gidip gelmekteydi; eski Fransız ordusundan artakalan askerlerse işe yaramaz ve güvenilmezdi. Cumhuriyet’in önde gelen generali Dumouriez, çok geçmeden düşman saflarına kaçacaktı. Zafer, salt yabancı müdahalesini yenilgiye uğratmak anlamına gelecek olsa bile, böyle bir savaşta, ancak görülmedik ve devrimci yöntemler galip gelebilirdi. Gerçekten bu tür yöntemler bulundu da. Genç Fransız Cumhuriyeti, bunalım sürecinde topyekun savaşı keşfetti, yahut icat etti: Askere alma, karneye bağlanan ve sıkıca denetlenen bir savaş ekonomisi ve içerde ya da dışarıda olsun askerlerle siviller arasındaki ayrımın fiilen ortadan kaldırılması gibi yollarla bir ulusun kaynaklarının topyekun seferber edilmesi. Bu keşfin içerimlerinin ne denli dehşet verici olduğu, ancak içinde bulunduğumuz tarihsel çağda açıkça anlaşılır hale gelmiştir. 1792-4 devrimci savaşı istisnai bir olay olarak kaldığından, savaşların devrimlere yol açtığı, devrimlerinse kazanılamayacak savaşları kazandığı gözlemi dışında, ondokuzuncu yüzyıl gözlemcilerinin çoğu bu savaşa pek bir anlam veremediler (hatta bu gözlem bile, bolluğa ve berekete gömülmüş geç Victoria çağında unutulup gitmiştir). Jakoben Cumhuriyet ve 1793-4 Terör dönemine ilişkin birçok şeyin, modern topyekun savaş çabasından başka hiçbir koşulda bir anlam ifade etmediğini ancak bugün görebiliyoruz.

Baldırıçıplaklar, haklı olarak karşıdevrimin ve yabancı müdahalenin ancak bu yolla mağlup edilebileceğini düşündüklerinden değil sadece, böyle bir hükümetin yöntemleri insanları harekete geçireceği ve toplumsal adaleti daha yakınlaştıracağı için de devrimci bir savaş hükümetini memnunlukla karşıladılar (Hiçbir etkin modern savaş girişiminin, onca aziz tuttukları merkezsiz gönüllü doğrudan demokrasiyle bağdaşmayacağı gerçeğini gözden kaçırdılar). Öte yandan Jirondenler, geminden çözdükleri savaşla kitle devriminin biraraya gelmesinin yaratacağı siyasal sonuçlardan korkuyorlardı. Solla rekabet edebilecek donanıma sahip değillerdi. Kralı yargılamayı ve idam etmeyi istememekle birlikte, devrimci hamiyetin simgesi haline gelen bu konuda rakipleri ‘Montagnardlar’dan (Jakobenler) geri kalmamak zorundaydılar; sonunda bu işin şanı Montagnardların oldu, onların değil. Öte yandan savaşı genişleterek, özgürleşme yolunda genel ideolojik bir haçlı seferine ve büyük ekonomik rakip İngiltere’ye doğrudan bir meydan okumaya dönüştürmek istiyorlardı. Bu amaçlarında başarılı da oldular. 1793 Mart’ına gelindiğinde Fransa neredeyse bütün Avrupa ile savaş halindeydi ve yabancı topraklan ilhak etmeye başlamıştı (Bu ilhaklar, yeni icat edilen Fransa’nın ‘doğal sınırları’ öğretisiyle meşrulaştırılmaktaydı). Fakat savaşın genişlemesi, üstelik kötü gitmesi, sadece solun elini güçlendirmeye yaradı ve savaşı bir tek o kazanabilirdi. Sonunda geri çekilen ve ayak oyunlarına başvuran Jirondenler, çok geçmeden taşrada Paris’e karşı bir ayaklanmanın örgütlenmesine dönüşecek olan, sola karşı yanlış yargılarla dolu saldırılara giriştiler. Baldırıçıplaklar, ani bir darbeyle 2 Haziran’da Jirondenleri devirdi. Böylelikle Jakoben Cumhuriyeti başlamış oldu.
III



Maximilien Marie Isidore de Robespierre, (1758-1794),

Meslekten tarihçi olmayan eğitimli kişiler, Fransız Devrimi’ni düşündüklerinde, akıllarına gelen başlıca şey, 1789’daki olaylarla II. Yıl’ın Jakoben Cumhuriyeti’dir. Resmiyet düşkünü Robespierre, babayiğit ve çapkın Danton, soğuk devrimci zarafetiyle Saint-Just, kabadayı Marat, kamu esenliği komitesi, devrimci yargılamalar ve giyotin, en açık seçik gördüğümüz imgelerdir. 1789’da Mirabeau ile Lafayette arasında yer alan ılımlı devrimcilerin, 1793’ün Jakoben önderlerinin isimleri, tarihçiler dışında herkesin belleğinden silinmiştir. Jironderler sadece bir grup olarak ve belki de Madam de Roland veya Charlotte Corday gibi siyaseten önemsiz ama romantik kadınların onlara gösterdiği yakınlıktan ötürü anımsanmaktadır. Uzman çevrelerin dışında kim, Brissot, Vergniaud, Guadet ve geri kalanların isimlerini olsun bilir ki? Muhafazakârlar, Terör döneminin, zincirinden boşanmış isterik bir kana susamışlık ve diktatörlük olduğu yolunda kalıcı bir imge yaratmışlardır. Oysa yirminci yüzyılın Ölçütleriyle, hatta 1871 Paris Komünü sonrasındaki katliamlarda olduğu gibi, muhafazakârların toplumsal devrimi bastırırken sergiledikleri rakamlara kıyasla, ondört ayda 17.000 resmi infazla Devrim’in toplu kıyımları nispeten makul sayılırdı. Devrimciler, özellikle Fransa’dakiler, Terör dönemini ilk halk cumhuriyeti ve izleyen tüm başkaldırıların esin kaynağı olarak görmüşlerdir. Bu nedenledir ki zaten, her günkü insani ölçütlerle değerlendirilmemesi gereken bir çağdı o.

Bu doğrudur. Ancak Terör’ün arkasında duran kararlı orta sınıf Fransızlar için, o ne hastalıklı bir şeydi ne de kıyamet habercisiydi; en başta ve her şeyden önemlisi ülkelerini korumanın tek etkin yöntemiydi, jakoben Cumhuriyeti’nin yaptığı buydu ve başarısı insanüstüydü. 1793’ün haziranında, Fransa’nın seksen vilayetinden altmışı Paris’e karşı ayaklandı; Alman prenslerinin orduları, kuzeyden ve doğudan Fransa’yı işgal ediyorlardı; İngilizler, güney ve batıdan saldırmıştı; ülke çaresiz ve tükenmiş bir haldeydi. Oysa ondört hafta sonra bütün Fransa üzerinde denetim sağlanmış, işgalciler kovulmuştu. Bu kez Fransız orduları Belçika’yı işgal etti; neredeyse kesintisiz ve zahmetsiz kazanılacak olan yirmi yıllık bir askeri zaferler dönemine girmek üzereydiler. Oysa, 1794 martına gelindiğinde eskisinden üç kat daha büyük olan ordu, 1793 martındaki maliyetinin yarısıyla çekip çevrilmekteydi. Fransız parasının (ya da büyük oranda onun yerini almış assignatların) değeri, önceleri ve sonraları olduğunun tam tersine, hemen hemen sabit tutulmuştu. Sıkı bir cumhuriyetçi olmasına karşın sonradan Napoleon’un en etkili valilerinden biri olan Kamu Esenliği Komitesi’nin jakoben üyesi Jeanbon St André’ın, 1812-1813 yenilgileri altında kıvranan imparatorluk Fransası’nı küçümseyerek izlemiş olması hiç şaşırtıcı değildir. II. Yıl’ın Cumhuriyeti, üstelik çok daha az kaynakla, çok daha beter bunalımların üstesinden gelmişti.

Bu kahramanlık dönemi boyunca tabanda denetimi elinde tutan Ulusal Konvansiyondaki çoğunluğa gelince, bu adamlar için yapılacak tercih basitti: Ya orta sınıfın bakış açısından taşıdığı bütün kusurlara rağmen Terör’ü seçeceklerdi ya da Devrim’in yıkılmasını, ulusal devletin parçalanmasını ve muhtemelen de ülkenin yeryüzünden silinmesini. Polonya örneği ortada değil miydi? Fakat Fransa ümitsiz bir bunalım içinde olmasaydı, birçoğu pekâlâ daha az sert bir rejimi ve elbette daha denetlenen bir ekonomiyi yeğlerdi. Robespierre’in düşüşü, ekonominin salgın bir hastalık gibi denetimden çıkmasına ve adi bir vurgunculuğa yol açtı; dörtnala giden bir enflasyon ve 1797’deki ulusal iflasla doruğuna vardı.
  Alıntı ile Cevapla