Tekil Mesaj gösterimi
Eski 26.01.09, 03:58   #4
oneyouu
Ziyaretçi
oneyouu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Konular:
Mesajlar: n/a
Rep Derecesi :
Ruh Halim:
Standart Cevap: Halk ozanları burada

Mehmet Ruhi Su (1912-1985)


Mehmet Ruhi Su, 1912'de Van'da doğdu. Çocukluğunu yanlarına
verildiği yoksul bir aile ve öksüzler yurdunda geçirdi. Bir ara İstanbul'da
askeri okullarda okudu, ancak müzik sevgisi onu yeni arayışlara itti.
Çocukluğunun ve gençliğinin gelişiminde en büyük etkiyi Karacaoğlan'ın yurdu
Çukurova'nın çevresinden ve insanlarından aldı. İlkokulun dördüncü
sınıfındayken Mehmet Tahir adlı öğretmeninin teşvikiyle keman çalışmaya
başladı. Adana Öğretmen Okulu'nda okurken, Ankara'ya Müzik Öğretmen
Okulu'na girmeyi başardı. 1935’de Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’na seçildi,
konservetuarın opera bölümünde de okudu ve daha sonra da Devlet
Operası'nda çalıştı, bir süre radyoda türkü söyledi. 1936'da Ankara Müzik
Öğretmen Okulu'nu, 1942'de Ankara Devlet Konservatuvarı Opera Bölümü'nü
bitirdi. Türküler, gerek yapıları, gerek muhtevalarıyla kişiliğini bulduğu tek
çalışma alanı oldu. Halkımızın içinde bulunduğu koşulları düşünürken dünya
görüşünden dolayı 1952'de Devlet Operası'ndaki görevine ve söylediği bir
türkü yüzünden radyodaki işine son verilen Ruhi Su, 1952-57 yılları arasında
hapis yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra kendini bütünüyle türkülere verdi.
1960'ta İstanbul'da Taksim Belediye Gazinosu'nda sahneye çıkan Ruhi Su, bir
yandan da halk türkülerini kaydedip, arşivleme görevini üstlendi. Söylediği
türkülerdeki siyasi vurgular yüzünden aleyhinde kampanyalar başlatılan ve
işini kaybeden sanatçı, türküleri derleyip, yeniden yorumlama işine kendi
başına devam etti. 1975'te Dostlar Korosu’nu kurdu. 1978'den sonra ürettiği
kasetlerle halk müziğinin, yaygınlaşmasına büyük katkıda bulundu. Ruhi Su,
12 Eylül yönetiminin engellemeleri yüzünden yurtdışında tedavi şansı bulamadı
ve 20 Eylül 1985'te öldü. Ruhi Su'nun cenaze törenine binlerce kişi katıldı ve
cenaze 12 Eylül döneminin ilk büyük kitle gösterisi haline dönüştü. Konserleri
ve plaklarıyla dünya çapında ün kazandı. Türk halkına bağlılığını, benzersiz bir
eylemle, bu halkın müzigini evrenselliğe ulaştırarak kanıtladı.

__________________________________________________ _________________________________________

Ruhi Su'nun Eşi Sıdıka Su ile Ruhi Su Hakkında Yapılan Bir Söyleşi

Ruhi Su, yüzyıllardan günümüze miras kalan halk türkülerimizin usta bir
yorumcusuydu. Halkın içinde derlediği türkülerimizi, duygularıyla halk gibi,
tekniğiyle bir batılı gibi söyledi yıllarca. Yasaklandı yılmadı. Hapisler,
sürgünler... Su, yine türküleriyle feryat etti. "Hükümetlerin başa geldikten
sonra en büyük icraatları, koroyu kapatmak, Ruhi'yi susturmaktı" diyor Sıdıka
Su. Ama o yine de "en güzel aşklarını" türkülerde yaşadı. Ruhi Su'nun
ölümünden sonra, Ruhi Su'yu yaşatmak adına tüm mücadeleleri eşi Sıdıka Su
üstlenmiş. 45'liklerin, uzunçalarların devri kapanmıştı, onları kasede çevirmiş,
"CD'ler daha uzun ömürlü" demişler, bu kez CD'ler için uğraşmış.
"Kurumsallaşmak gerek" demişler, vakıflaşmanın yollarını aramış. Dost
yardımlarla, dost uğraşlarla kurulan bir vakıfları var şimdi: "Ruhi Su Kültür ve
Sanat Vakfı." "Ruhi Su zamanında böyle bir şey olmadı. Zaten Ruhi Su da çok
fazla yaklaşmazdı vakıf fikrine. Vakıfların Türkiye'de nasıl çalıştığını biliyordu.
Kendisi için de böyle bir olanak söz konusu olduğu zaman, arkadaşlarına,
böylesine bir şeye hiç kalkışmamalarını söylemişti. Bir vakfı geliştirmenin,
parasal sorunları çözmenin çok zor olduğunu düşünüyordu. Ama vakfın
kurulması yönünde çok istek vardı. Bizim tek amacımız Ruhi Su'yu yaşatmak."
Sıdıka Su'nun Beyoğlu'ndaki evinde Ruhi Su'yu bir an olsun unutmak mümkün
değil. Evin neredeyse tüm duvarlarında, dost ellerin çizdiği Ruhi Su portreleri;
çekilmiş konser fotoğrafları... Beraber yıprattıkları tüm eşyalar hâlâ duruyor.
Bir zamanlar o koltukta sohbet ettiklerini, seramik çaydanlıklarından çay
içtiklerini düşünmek ve yine o bardaklardan çay içmek, inanılmaz
heyecanlandırıyor insanı. O bilindik fotoğrafından anımsadığımız, üzeri yün
kaplı sallanan sandalyesi, denize bakıyor şimdi. "Yıllarca sıkıntı çektik" diyor
Sıdıka Su. "25 yıl Şişli'de küçük bir çatı katında yaşadık. Daha sonra terası
odaya katıp salonu büyüttük. Dört yıldır ise bu evde oturuyorum. Eşyalar aynı
eşyalar, ama ev, aynı ev değil. Ruhi'nin bu evi görmesini, burada da yaşamasını
çok isterdim..." Ruhi Su'nun müziğe ilgisi küçükken başlamış. "Ruhi savaşın
yetim bıraktığı çocuklardan. Doğumu, I. Dünya Savaşı sıralarına denk geliyor.
Çocuğu olmayan bir ailenin yanında Adana'da kalmış Ruhi. O zaman savaş
yüzünden köyde erkek falan kalmamış tabii. Köyün bilhassa kadınları, Ruhi'ye
hep türkü söyletirlermiş. Hatta köyde ezan okuyacak hoca bulamadıklarında
Ruhi'ye ezan da okuturlarmış." Ruhi Su, Adanalı yoksul ailenin yanında
kalırken, bir komşusu yardımıyla, öksüz yurdu Darül Eytam'a yerleştiriliyor.
Ve ilk kez o yurtta öğreniyor ki, dünyada "oyun" diye bir şey var. Öksüzler
yurdundan sonra, Askeriye'nin "Tüm mezun olmuş öksüz çocuklar, Askeri
Liselere kaydedilecektir." emriyle İstanbul'a Halıcıoğlu Askeri Lisesi'ne
geliyor. Oysa tek isteği Müzik Öğretmen Okuluna girebilmek. Bir yolunu bulup
Askeriye'de kendisini çürüğe çıkartarak, Ankara Müzik Öğretmen Okulu'na
kaydoluyor. Oradan mezun olduktan sonra da Ankara Konservatuvarı'nda
opera eğitimi alıyor. Ama türkülerden hiçbir zaman vazgeçmiyor. Sıdıka Su da,
o zamanlar, radyoda türkü söyleyen Ruhi Su'nun sesiyle tanışıyor. "Ruhi, o
zamanlar, radyoda türkü söylerdi. Tanışmıyoruz tabii. 15 günde bir, pazar
sabahları saat 10'da, ailece toplanırdık radyonun başına. Annem, Ruhi'nin
sesini duyduğu zaman, yemek yapıyorsa, önlüğünü çıkarıp, ellerini yıkayıp
Ruhi'yi dinlemeye gelirdi. Müthiş bir saygı duyardı ona." İlerici bir ağabeyi,
dünyaya aydın bakan bir de annesi varmış Sıdıka Su'nun. Bir dolu şeyinin
annesi sayesinde oluştuğunu ekliyor sözlerine; "Mutlaka okumamı isterdi,
mutlaka çalışmamı." Evet, Sıdıka Su, annesinin de istediği gibi, okuyor. Felsefe
bölümüne giriyor ama nasıl güzel bir tesadüfle; "O zamanlar sınavlara
gireceğim. Hukuk istiyorum. Ağabeyim de hapse girmiş, çıkmış o zamanlar.
Çok ilerici, aydın bir insandı ağabeyim. Tabii dolayısıyla çevresi de. Nâzım
Hikmet, o zamanlar Bursa Cezaevi'nde yatıyor. Ben de ziyaretine gidiyorum.
Birgün ne okumak istediğimi sordu; 'Hukuk' dedim. O zaman benim çok da bir
şeyden haberim yok. 'Felsefe oku' dedi bana, sebeplerini de anlattı. Ve ben
gerçekten de felfese okudum." Çok da uzun sürmemiş Sıdıka Su'nun her
şeyden bi'haber olması. Ankara Dil Tarih'te okurken, yine ağabeyinin
vasıtasıyla Ruhi Su'yla tanışmışlar. Okulda bir koro kurmuş Ruhi Su, Sıdıka Su
da o koroda. "Birkaç ortak arkadaşımız vardı Ruhi'yle. Ankara'yı bilir misiniz
bilmem, işte o arkadaşlardan biriyle Ulus'a doğru yürüyoruz; ortada
arkadaşımız, bir tarafında ben, bir tarafında Ruhi... Ben sürekli konuşuyorum,
ordan burdan bahsediyorum, Ruhi hiç konuşmuyor. 'Allah Allah' diyorum ben
de kendi kendime. Neyse, biz arkadaşla sohbet ede ede vardık Ulus'a. Ben
yurtta kalıyordum. Tam ayrılacağız birbirimizden, Ruhi: 'Konuşamadım,
kusura bakma. Hava çok soğuk ve benim akşama oyunum var' dedi.
Konserlerinden önce kesinlikle konuşmaz, sesine hep dikkat eder, soğuk
havalarda özellikle özen gösterirdi..." Evlendiler. Ancak birbirlerinden
sakladıkları birer sırla. İkisi de TKP'liydi... Ta ki bir tesadüf, TKP içerisinde,
aynı görev yerinde buluşturana kadar. Ancak, buradaki görev birlikteliği uzun
sürmedi. TKP'ye ağır darbeler indiriliyordu, bir dolu insan tutuklanıyordu ve
onlar artık, "sıralarını" bekliyorlardı..."Sıra bize de geldi. Beni Ruhi'den bir gün
önce gözaltına aldılar. Ruhi, ilk gün kapıyı açmamış. Birbirimizden haberimiz
de yok. İkimizi de İstanbul'a götürdüler. 5'er yıl hüküm giydik. Cezaevinde de
evlendik. Sonra, Ruhi'yi, erkek arkadaşlarıyla beraber Adana Cezaevi'ne, beni
de, Sevim Belli ile beraber Sultanahmet Cezaevi'ne yolladılar."Sıdıka Su, eşine,
5 sene boyunca türkülerin de yasak edildiğini söylüyor. Beş sene boyunca
Ruhi Su'ya sazı verilmemiş, türkülerine ancak, hapishane arkadaşlarının paspas
tahtasından yaptıkları sazla kavuşabilmiş. 5 yıl boyunca, haftada yalnızca
10 dakika görüşebilmişler. Sonrasında, Sıdıka Hanım Ankara'ya, "O zamanlar,
kadınları nerede tevkif ettilerse, oraya sürgüne gönderirlerdi.", Ruhi Su ise,
Konya'nın Çumra Kasabası'na yollandı: 20 ay sürgün... Kanunen, sürgün
edilmişlerin, eşlerinin yanına nakledilmeleri gerekiyordu ve Ruhi Su, 3-4 ay
sonra Ankara'daydı. 20 ay boyunca zorluklar, işsizlikler, atmak için
kilometrelerce yürünen sabah-akşam imzaları...Sıdıka Su'nun evinde, o
günlerden bir anı var: Renk renk, boy boy gaz lambaları... "İkimiz de lambalara
çok meraklıydık. Nerede hoşuma giden bir lamba görsek, hemen alırdık ve o
gün dünyanın en mutlu insanları biz olurduk, evimize lamba aldık diye... Şimdi
düşünüyorum bunları." Daha sonra, ver elini İstanbul. TKP üyeliği nedeniyle
aldığı hapis cezasıyla, Sıdıka Su, Dil-Tarih'ten atılmıştı. Ama yıllar sonra af
çıktı ve "hakkım onlarda kalmasın" diyerek diplomasını aldı. Ancak hiçbir
zaman öğretmenlik hakkını geri alamadı. "Ruhi de, operaya kabul edilmedi.
Hiçbir zaman düzenli işimiz olmadı. Ruhi özel işler yaptı; kulüplerde çaldı, film
müzikleri yaptı... O sıralarda oğlumuz doğmuştu. Ben böbreklerimden
rahatsızdım ve ancak evde çalışabiliyor, Ilgın'a bakabiliyordum." Baskılardan
ve yasaklardan, koro da nasibini alıyordu tabii... Koro, Genco Erkal'ın,
Ruhi Su ile beraber çalışmak istemesinden sonra oluşturulmuş. Genco Erkal ve
beraber çalıştığı tiyatro grubuyla (Dostlar Tiyatrosu), Ruhi Su ve Sümeyra
Çakır, Pir Sultan Abdal'ı sahneye koydular. Genco Erkal oynuyor, Ruhi Su ile
Sümeyra da Pir Sultan türkülerini, 10-15 tiyatrocudan oluşan koroyla beraber
söylüyordu. Daha sonra aynı ekiple, Köroğlu'nu sahneye koydular. Bir koroya
ihtiyaç olduğu kararını aldıktan sonra da, açtıkları bir sınavla 50-60 kişiden
oluşan "Dostlar Korosu"nu oluşturdular. "Artık öyle bir hale gelmişti ki, Ruhi
ne zaman plak çıkartsa, Dostlar Korosu'yla bir açılış yapıyordu. 'Ruhi Su
Dostlar Korosu' adını ise, Ruhi'nin ölümünden sonra ben koydum." Sıdıka
Su'nun söylediğine göre, Ruhi Su'ya ve koroya gelen baskı ve yasaklamalar,
gelen iktidarlara göre değişiyordu. "Mesela Demirel hükümeti, hep kısıtlama
getirmiştir. En rahat(!) dönemse Ecevit zamanı olmuştur. İşte o dönem Ruhi,
iki defa televizyona ancak çıkabilmiştir." 27 Mayıs'tan sonra, Türkiye İşçi
Partisi'nin kurulması ve sivil toplum örgütlerinin özel çalışmalarıyla, Ruhi
Su'nun ancak konserler verebildiğini ekliyor sözlerine: "Başka türlü olanak
yoktu zaten. Ruhi, bunun için hep dost evlerinde falan söylerdi. Dört gözle
beklerdi, hani birisi evini açsa da, Ruhi türkü söylese..." O baskılar olmasaydı,
"her şey daha farklı olurdu" diyor Sıdıka Su, sesinde kederle... 12 Eylül'den
sonra, Ruhi Su, artık tamamen yasaklıydı. Baskılardan yılansa, yalnız yaşlı
bedeniydi... "Hastalığı da başladı o sıralarda. Ruhi, ağrılarının, yaşlılığından
kaynaklandığını söylüyordu. Oysa Ruhi hiç yaşlanmayan bir insandı. Bir kere,
sesi hiç bitmedi. Yalnız o, başlangıçta, çok da önem vermedi bu ağrılara."Ruhi Su'nun
başlangıçta önem vermediği o ağrıların çözümü, yalnız yurtdışındaydı
ve bu kez önem vermeyen bürokrasiydi: "PASAPORT ALAMAZ..."
Ruhi Su, hapisten çıktıktan sonra, bir daha operaya kabul
edilmemişti. 1952 yılından sonra, tam 12 yıl emek verdiği opera binasına bir
daha hiç girememişti. "Asıl sanatçı kişiliğimi türkülerde kanıtladım, derdi ama,
operada çalışmaktan büyük bir zevk alırdı. Ankara'da olduğumuz süre boyunca,
hep opera binasının önünden geçmek, o binayı görmek isterdi. 12 yıl çalıştıktan
sonra orayı 'kendi evi' gibi görüyordu. Israrla o binanın önünden geçmişti ve
ısrarla ilgisizlik görmüştü."

__________________________________________________ __________________________________________

Albümleri :

Aman Of
Ankara'nın Taşına Bak
Barabar
Beydağı'nın Başi
Dadaloğlu ve Çevresi
Dostlar Tiyatrosu Konseri
Ekin İdim Oldum Harman
El Kapıları - Sabahın Sahibi Var
Huma Kuşu ve Taşlamalar
Kadıköy Tiyatrosu Konseri
Karacaoğlan - Pir Sultan Abdal
Pir Sultan'dan Levni'ye
Seferberlik Türküleri - Yunus Emre
Semahlar - Çocuklar Göçler Balıklar
Sultan Suyu
Şiirler Türküler - Köroğlu
Uyur İken Uyardılar
Zeybekler - Ezgili


ANKARA'NIN TAŞINA BAK

Ankara'nın taşına bak
Gözlerimin yaşına bak
Uyan uyan Gazi Kemal
Şu feleğin işine bak!
Kılıcını vurdum taşa
Taş yarıldı baştan başa
Uyan da bak Gazi Kemal
Başımıza gelen işe.

Ankara'nın dardır yolu
Düşman aldı sağı, solu.
Sen gösterdin Paşam bize
Böyle günde doğru yolu.

"Halk şarkılarımızı, bir saz şairinin yayık ve disiplinsiz sesiyle değil, fakat
şehirli bir muganninin ağzıyla da değil, halk şarkılarımızı, Garp (Batı) tekniği
içinde, halk gibi, fakat halktan ayrı olarak söylemeliyiz."
Ruhi Su (Varlık, 1940)

***
  Alıntı ile Cevapla