Tekil Mesaj gösterimi
Eski 27.01.09, 01:45   #1
oneyouu
Ziyaretçi
oneyouu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Konular:
Mesajlar: n/a
Rep Derecesi :
Ruh Halim:
Standart Dilin Ve Sözün Anlamı

DİLİN ve SÖZÜN ANLAMI

Akın ÖNEN

"… Önce dille uğraşın… Önce dil… Neden? Çünkü dil, düşüncenin aracıdır da onun için! Dilsiz düşünülemez. O, sizin sözünü ettiğiniz davalara Avrupalılar bizden daha iyi çalışıyorlar. Yüzyıllardan beri kurulmuş, kurumlaşmış dilleri var da ondan. O dilin yardımıyla düşünüyor, düşündüklerini anlatabiliyorlar da onun için..." (Nurullah Ataç, Ararken s. 191)

Türkçe üzerindeki iç ve dış baskılar sürüyor. Türkçe'nin yazım ve konuşma kullanımının yozlaştırılmasına yönelik her fırsatı kullanılıyor. Filmlerde ve televizyon dizilerinde, yabancı filmler Türkçeleştirilişinde, yabancı dillerindeki kalıplara uyma gayretkeşliğiyle dilimizi yozlaştırılıyor. Yetmiyor, televizyon reklamları, dedikodu ve müzik programlarında dilimizi çarpıtıp yayvanlaştırılarak, araya yabancı sözcük ve heceler katarak dili bozma eylem sürdürülüyor! O da yetmiyor; giysiden başlayarak, deftere, kaleme ve işyerleri adlarına kadar, yabancı markaların doğrudan kullanımı ya da Türkçe eklerle hiçbir dile benzemeyen sözcükler, tanımlar yaratılıyor.

Bu noktada, İtalyanca'nın kurtarıcısı Dante'nin söylediklerini anımsıyorum; "...hemen her türlü kötülük aklın işlevsizleştirildiği ve o yüzden dil kurallarının bozulması, dilin yozlaşması sonucu, düşünüş kargaşasının yaşandığı yerde ürer."

Dilin düşünceyi oluşturan ve düzenleyen yönü önemli. Dil düşüncenin, düşünce de dilin birbirinden ayrılamaz parçaları. Dil doğru kullanılmadığı ve kendi içinde yozlaştırıldığı zaman, ulusal bütünlüğün de anlaşmazlığa dönüşmesi kaçınılmaz. Spinoza'nın bu konudaki uyarısına dikkat: "Bir dili, o dilin içinde doğanlar bozup yozlaştırmazlarsa; dışarıdan birilerinin bunu başarmaya hiçbir zaman güçleri yetmez." Demek ki, dış işbirlikçiler içimizde!..

Agop Dilaçar'ın anlattığına göre, dille ilgili bu tür incelikler; Atatürk'ün toplantılarında da her zaman konuşulur ve tartışılırmış. Bir gün Atatürk, Türkçe’nin yazım ve sesletiminde (konuşmada), sözcüklerin gerçek anlamlarına dikkat çekerek şu örneği vermiş: “Bakınız, / savaş ilan ettik / dediğinizdeki ‘ilan’ ile, / Cumhuriyet ilan ettik! / cümlesindeki ‘ilan’ sözcükleri birbirinden farklıdır. Birincisinde açıkça bildirmek, ikincisindeyse bir kavramı, bir durumu töreleştirmek anlamı vardır. ‘Sebep’ sözü de böyledir. Mesela, öğretmen öğrencisine derse geç kalmasının sebebini sormuş olsun. Öğrencisi de ya- saati kurmadığım için – ya da –erken uyanamadığım için,- demiş olsun. Bu iki cevaptan birincisinde ‘sebep’, nesnel bir engeli, ikincisindeyse öznel bir durumu karşıladığı için ayrı anlam taşır. İşte biz buna dilin inceliği, dil duyarlığı diyoruz”. (Türkiye'de Dil Özleşmesi, s. 137)

Yazı ve dil devrimini doğru algılayamadığımız, hatta bunları birbirinden ayrı düşündüğümüz için; dilimizdeki sesletim, yazım, anlatım, anlamlandırma özelliklerini, inceliklerini de tam kavrayamadık ve bu konuyu okullarımızda öğretim konusu yapamadık gitti.

Ulusal anadilimizi; düşünerek, yazılıp çizilerek öğrenilen Türkçe’ye dönüştüremedik. Dilbilim ve dilbilgisi çalışmalarını ne ciddiye aldık, ne de bu alanın öğretim kurumlarına ve öğrenci düzeyine uygun alan sözlükleri hazırlayabildik. Her bilim ve sanat dalının öncelikli gereksinimi olan terim sözlükleri, ne yazık ki hâlâ yeterli değil. Çok gerekli olan sesletim ve sesbilim sözlüklerinden söz eden bile yok…

Bunlar yapılmadan, Osmanlı'dan abecesiz ve sözlüksüz devir alınan bir toplum, anadilini yazıp konuşabilen çağdaş toplumlar düzeyine yükselebilir mi?

Osmanlı medreselerinin başlıca eğitim ve öğretim yöntemi olan “belletmecilik” yöntemi, günümüz eğitim ve öğreticiliğinin de temel hastalığıdır. Cumhuriyetin yetiştirdiği öğretmenler de, ne yazık ki doğru örgütlenemedikleri için -doğrusu AB emir komuta zinciri içinde örgütlendirildikleri için- ezbercilik hastalığını üstümüzden atıp, düşünce yöntemleriyle kurulan eğitim sistemini bir türlü egemen kılamadık.

Sonunda, yazım, anlatım, bilişim, iletişim bozuklukları içinde kıvranan bir toplum olduk. İşte devrimlerin üzerinden geçen yıllar sonrası ulaştığımız nokta – daha doğrusu- ulaşamadığımız ülkü!

Anafilya'dan Alıntıdır
  Alıntı ile Cevapla