Tekil Mesaj gösterimi
Eski 27.01.09, 02:44   #1
oneyouu
Ziyaretçi
oneyouu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Konular:
Mesajlar: n/a
Rep Derecesi :
Ruh Halim:
Standart Dil Düşüncenin Evidir...

DİL DÜŞÜNCENİN EVİDİR

Alpay KABACALI

Zavallı Osmanlıca!.. Türkçeden, Arapçadan, Farsçadan, daha birçok dilden aldığı sözcüklerle, kavramlarla, kurallarla yaşıyordu. Son dönemlerinde (Tanzimat sonrasında) bu karışıma Batı dillerinden alınma sözcükler de eklenmişti. O yapma dilin günlük konuşmalarda kullanılması kolay değildi. Dolayısıyla, yazı dili ayrı, konuşma dili ayrıydı. Ama Batı dillerinden, özellikle Fransızcadan alınma sözcükler, aydınların günlük konuşmalarına da giriyordu. Örneğin Ahmed Mithat Efendi, çalışma odasının kapısını vuran Beşir Fuad'a "Antre!" (Fransızca entre, "giriniz") diyordu.

Zavallı Osmanlıca!.. Ne kadar kolay yıkılıp gitti. Selanik'te başlayan, kökenini halkın dil bilincinde ve konuşma dilinde bulan sade lisan akımı, beslenip gelişerek, yirmi yılda Osmanlıcayı tahtından indirdi. Yüzyıllar içerisinde oluşmuş bir yazı dilinin bu kadar kolaylıkla ortadan kalkması üzerinde yeterince durulduğunu, bu olgunun yeterince incelendiğini sanmıyorum.

Osmanlıca edebiyat dili olarak oldukça gelişmiş kurallarına uyan edebiyatçıların görkemli yapıtlar ortaya koymalarına olanak sağlamıştı. Ama o edebiyat düşünceyi neredeyse yok sayıyor, mazmunlara önem veriyordu.

Çağlar geçmiş, bu anlayış geçersiz kalmıştı. Ayrıca, Osmanlıcanın olanakları da tüketilmişti. Tanzimat sonrasının edebiyatçıları yeni kavramları, yeni düşünceleri ortaya koymak istediklerinde ne kadar yetersiz kaldıklarını duyumsamışlar mıdır, bilinmez. Edebiyatın dile yaslanan bir sanat olduğunu göz önüne alırsak, umarsızlıklarının bilincine varmamaları olası değildi, diyebiliriz.

Osmanlıcanın en zayıf yanı, yeni kavramları karşılamakta yetersiz kalışı ve düşünce dili olmayışıydı. Kuşkusuz, yalnız edebiyatçılar değil, düşünsel üretimde bulunmak isteyen herkes zorlanıyordu.

Yeni kavramları karşılamak için Arapça köklerden sözcük türetiyorlardı ya da Batı dillerindeki sözcükleri olduğu gibi alıyorlardı. Yapma dil Osmanlıca daha da yapaylaşıyor, köksüzleşiyordu. Kısacası, çağdaş düşünceyi doğrudan ve açıkça anlatmak hemen hemen olanaksızdı.

Böyle bir ülkenin yıkılıp tarihe karışmasından doğal ne olabilirdi?

Evet, dil kirleniyor diyoruz, çevremize bakarak... Dükkan adları, markalar, kitle iletişim araçlarında kullanılan sözcükler... Yabancı sözcükler günlük yaşamın hemen her alanına yayılıyor. İnternet; bütün dünyayı Amerika'ya bağımlı kılıyor... Bunların kültür emperyalizmiyle ilişkili bir yönü var, diyor, bu gerekçeyle karşı çıkıyoruz.

Doğrudan doğruya yabancı dille eğitim veren öğretim kurumları var, aynı gerekçeyle bunlara da karşı çıkıyoruz. Ama asıl karşı çıkılacak şey, düşüncemizin kısıtlanması (eski anlatımla hacir altına alınması)...

Düşüncesini doğrudan doğruya kendi dilinde açıkça anlatamayan aydınların yaşadığı bir ülke olmak... Yabancı kavramlarla düşünen, düşüncesini yabancı kavramlarla anlatmaya çalışan insanların ülkesi... Bu, düşünsel üretimin gelişmemesi; bir ülkenin başka dillerin, başka düşüncelerin etkisi altında, kısıtlı (mahcur) yaşaması demek!

Nedir dilin gelişmesi? Orhan Hançerlioğlu, şöyle anlatıyordu (A. Kabacalı, Kültürümüzden İnsan Adaları, İst. 1995, s. 192-193): Dilin gelişmesi demek, türetilebilir olması demektir. Bu çok önemli! Türetebilmek için ise, kök anlamının bizim olması gerekir. Sözgelimi istiklal sözcüğü yüzyıllarca kullanılmıştır. O kökten, killet kökünden iki tane türetilebilmiş: İstiklal, müstakil. Kök bizim değil, neresini türetirsiniz bunun? Buna karşılık, bağgillerden bağımsızlık... Bağ kökünden 38 tane türetmiş bulunuyoruz. Daha 138 tane de türetiriz. Bağımlı, bağımsız, bağlaşık, bağdaşım... İstediğiniz kadar türetin, çünkü kök sizin! Türetemeyince beynimizi de geliştiremiyoruz. Düşüncelerimizi geliştirmek için dilimizi geliştirmek gerek. Dilimizi geliştirebilmek için dilin türetilebilir olması gerek. Dilin türetilebilir olması için de Türkçe olması gerek.

Osmanlıcanın oluşmasında payı bulunanlar, başka dillerden sözcük ve kavram alırken, hiç kuşkusuz ki bilinçli değillerdi. 21. yüzyıl insanı, bilinçli olmak zorunda... Ardında yüzyılların deneyimleri var.

12 Eylül'ün Atatürkçü geçinen cuntacıları da, (sıradan bir yurttaşın vasiyetine bile dokunulamazken) Mustafa Kemal Atatürk'ün vasiyetini geçersiz kılan yasa çıkarıp Türk Dil ve Türk Tarih Kurumları'nı kapatırken, bilinçli idiler. Yabancı dille eğitim yapılmasına olanak veren yasanın mimarlarının da bilinçli olmadığı düşünülemez.

Bütün bunlar göz önüne alınarak, bugün kültür emperyalizmine bağımsızlık bilinciyle karşı çıkılıyor. Önce düşünsel bağımsızlık! Bunun için de dilimizin yabancı diller boyunduruğuna girmemesi yaşamsal önem taşıyor.

Düşünür ne güzel anlatmış: Dil, düşüncenin evidir.

Kaynak: http://www.geocities.com/egitimciler...lenmesi_AK.htm
  Alıntı ile Cevapla