Tekil Mesaj gösterimi
Eski 27.01.09, 04:10   #2
oneyouu
Ziyaretçi
oneyouu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Konular:
Mesajlar: n/a
Rep Derecesi :
Ruh Halim:
Standart Cevap: Şiirin Temel Özellikleri

Şiir somuttur
Bundan önceki olumsuz ifadeye denk düşen olumlu bir ifadedir bu. Ama somutluk, simgeselliğin otomatik olarak ters anlamı değildir. Örneğin, simgesel bir dil, özel karşısında geneli yadsıyarak somuta daha çok yaklaşabilir. Aritmetik, cebirden daha somuttur, çünkü simgeleri daha az genelleştirilmiştir. İki simgesinin, iki tuğlanın yerini tuttuğu, iki at, iki insan vb. için başka simgeler gerektiren bir matematik simgeciliği, varolan matematiksel simgecilikten düpedüz daha somut olurdu; ama daha az simgesel olmazdı, çünkü keyfi işaretlemeye bakarak yine de alışılmış (conventional) ve algıya açık olurdu. Ama şurası da açıktır ki, simgesel bir dil somutlaştıkça ağırlaşır, hantallaşır. İki insan birbirinin aynı olmadığına göre kusursuz bir simgesel dilde mümkün her insan çifti için farklı simgeler bulmak gerekecekti.

Matematiğin genelliği dış gerçekliğin bir genelliğidir; dolayısıyla matematiğin özel'liği de dış gerçekliğin bir özel'liği olmuş olur; ve dış gerçeklik içinde nesnelerin sayısı sonsuz olduğuna göre matematik genel olmak zorundadır. Matematik, en genelleştirilmiş şey olduğu için dış gerçeklikle uğraşmada en elverişli bir araçtır. Yalnızca sıralamalarla, yani sınıflarla uğraştığı için evrenin sonsuz özel'liğiyle baş edebilir. Sonsuz'luğun matematikte o kadar çok karşımıza çıkışı bir rastlantı değildir.

Şiirle karşılaştırın bunu. Onun vatanı öznel tavırlardır. Yani bilinç alanı, gerçek nesnelerle, onlar karşısındaki öznel tavırlardan ibarettir. Bu gerçek nesneleri en genel tarzda sıralamakla matematik sonsuz'a : bütün dış gerçekliği kavrayabilen bir tek simgeye varır. Ama şiir bütün bu öznel tavırları en genelleştirilmiş tarzda sıralarsa ego'ya : bütün öznel gerçekliği kavrayabilen tek simge olan ego'ya varır.

Gerçekte soyut olan, öznel gerçekliğe bakarak genelleştirilmiş olan müziktir, şiir değil; tıpkı dış gerçekliğe bakarak matematiğin soyut oluşu gibi. Müzikte çevre kaybolur gider, ego büyür, genişler, bütün dram onun duvarları içinde geçer. Matematik, dıştan soyut ve genelleştirilmiştir; müzikse içten.

Ama şiir bilimsel kanıt gibidir, «katkılı»dır. Coşkuları gerçek nesnelere başlanmıştır ve bu onlara bir kendine özgülük verir. Gerçeklik, ego'nun görüşü içinde dolanıp durur. Bu demektir ki şiir, tıpkı bilimsel kanıtın somut ve özelleştirilmiş oluşu gibi somut ve özelleştirilmiştir; ama tabiî her iki durumda da somutluk ve genellik, gerçekliğin farklı alanlarını gösterir.

Örneğin şair
Sevgilim kırmızı, kırmızı bir güle benzer

dediğinde dil simgesel değildir; çünkü, hiçbir zaman, sözcüklerin taşıdığı alışılmış anlamdan yola çıkılarak dizenin aslındaki şiirsel coşkuyu içinde taşıyan bir açıklama yapılmak istenirse, «nişanlım, gülgillerden kırmızı renkli bir çiçektir» diye bir şey söylenemez. Dize simgesel değildir. Dolayısıyla da onun somut olması zorunluluğu düşünülemez. Ama eğer somut olmasaydı, ifadenin bu yeni biçimiyle doğru olması gerekirdi. Yani, soyut olsaydı kendine özgü bir durum, şaire, belli bir sevgiliye, bir ruh haline, bir zamana, bir şiire özgü bir ifade değil, oldukça genel bir ifade olurdu : şöyle ki, konuşan, nerede ağzını açıp da «sevgilim» diye başlasa, belli bir olguymuş gibi aklına sevgilinin «kırmızı, kırmızı bir gül gibi» oluşu gelirdi.

Ama şiir soyut değil de simgesel olmayan somut bir dil olduğuna göre, yazdığımız ikinci bir şiirde
Sevgilim beyaz, beyaz bir güldür

ya da
Çiçekler açıyor madem, sevgilim gül değildir

demek hakkını kazanırız.

Ama simgesel olmayan soyut bir dille bu ifadeyi ancak ilkinden başka bir şiir yapısı içinde, yani başka bir dilde yeniden kurmak hakkına sahip olabilirdik. Bu noktanın yanlış anlaşılması, Plato'yu bütün şairlere yalancı gözüyle bakmaya götürür : ama bu noktayı anlamış olan Sidney, şairin «yalancı olmadığını, çünkü hiçbir şey demediğini, hiçbir şeyi olumlamadığını» açıklıyarak ona cevap verir.

Böylece şiirdeki öznel genelleştirmenin bu somut özelliği, şiire, yanılsamanın yarı kabulünü vermeyi gerekli kılan şeyden başkası değildir — onun fantastik dünyası içindeyken söylediklerini kabul etmek fakat bütün romanların ve şiirlerin bütün söylediklerinin gerçek maddi dünyada olduğu gibi yadsıma ve çelişme ilkelerinin uygulanacağı bir dünya meydana getirmesini istememek gibi bir yarı kabul. Bu, romanlar ve şiirler arasında varolana benzer bir bütünlük gerekmeyeceği demek değildir. Bu bütünleniş estetiğin alanıdır. Herrick'i Milton'un altına, Shakespeare'i ise her ikisinin üstüne sıraya koymak ve onların niçin ve nasıl ayrıldıklarını geniş ve karışık ayrıntılarla açıklamak, estetiğin asıl görevidir. Ama böyle bir iş standart, bütünlenmiş ve bilimsel — yani ussal — değil de estetik bir dünya görüşü gerektirir. Sanatın mantığıdır bu.

Bu somutlaşma ve özellik, şiir gibi katkılı olan ama karşı kutba daha yakın olan bilimsel kanıt alanına da uygulanır. Herkes bilir ki biyoloji, fizik, toplumbilim ve ruhbilim, hepsinde ayrı yasaların uygulandığı alanlardır, ama daha genelleştirilmiş bir alana uygulanabilen bir yasanın daha az genelleştirilmiş herhangi bir alanda çürütülmemesi gerektiğini söyleyen birleştirici bir ilke de vardır : örneğin, toplumbilimin yasaları fizik yasalarını çürütmez. Aynı şekilde şiir de bu uygunluğu göstermelidir : hangi fantastik dünyada olursa olsun, onun yaşantıları hep aynı «Ben»in başından geçer; romanlar da aynı uygunluğu göstermelidir : «Ben» (karakter) ne olursa olsun, sahneler hep aynı insan toplumunun gerçek dünyasında uzanır; bu coşkusal «ben»in yapısı ya da gerçek dünya estetik yargıyı belirler. Bu ego, içinde belli bir sanat mantığı bulunan «dünya görüşü»dür gerçekte.

Bu «katkılılık», ne bilimin ne de şiirin «gerçekten» doğru olmadıkları demek midir? Tam tersine. Çünkü hakikat yalnız gerçekliğe, gerçek somut : yaşama uygulanabilir, ve gerçek somut yaşam ne tümden öznel ne de tümden nesnel değil, iki şey arasındaki (insanla Doğa) bir diyalektik etkin ilişki olduğu içindir ki bizim «doğru» ölçütünü uygulayabileceğimiz, mücadelenin bu «katkılı» ürünleridir yalnız. Hakikat daima toplumsal insanı gösterir — insanla ilişkili olarak «doğru»dur bir şey. Dolayısıyla, Russell'ın da gösterdiği gibi, matematiğin ölçütü hiçbir zaman «doğru» değildir, değişmezliktir. Aynı şekilde müziğin ölçütü «güzellik»dir. Dilin, bütün ürünlerinde her ikisinin karışımını taşıması insanın yaşamında daima Keats'in öngörüsünü gerçekleştirmeye can atmasındandır : Güzellik hakikattir, hakikatsa güzellik;

çevreyi içgüdüye, değişmezliği güzelliğe ve gerekliliği arzuya uydurmaya — bir kelimeyle, özgür olmaya çabalamaktadır insan. Dil bu mücadelenin ürünüdür, çünkü bir insanın değil, bir araya gelmiş insanların mücadelesidir yapılan; dil ise bu birleşik mücadelenin aracıdır; onun için dilde, her yerde, insanın çevresinin olduğu kadar insanlığın da damgası vardır. Bilim nasıl çevre kutbuna yakınsa şiir de içgüdüsel kutba yakındır. Değişmezlik, bilimin, güzellikse şiirin erdemidir — hiçbiri hiçbir zaman saf güzellik ya da saf değişmezlik olamaz, ama onları gelişme yolunda ileri iten de bunu başarmak için verdikleri mücadeledir. Bilim matematiğe, şiirse müziğe özlemdir daima.

(g) Şiir yoğun etkilenmelerle tanımlanır

Bunlar şiire özgü etkilenmelerdir, yani estetik etkilenmelerdir. «Karınız dün öldü» gibi bir telgraf, okuyanda olağanüstü yoğun etkiler yapabilir, ama estetik etkiler değildir bunlar. Dil simgesel olarak kullanılmıştır burada; bu telgrafı alan mutsuz koca, karısının tehlikede olduğunu daha önceden bilseydi ve (çok cimri olduğu için) karısının ölümü halinde bunun kendisine «Kippers» (ringa balıkları) gibi bir parola ile haber verilmesini söylemiş olsaydı bu kısacık haberin yaratacağı etki yine aynı güçte olurdu. Telgraf şiir biçiminde de olsaydı aynı şey olacaktı. The Times gazetesinin ölüm ilânları sütununda yayımlanan şiir biçimindeki haberler şiirdeki biçim özelliklerini taşır ve onları oraya koyduranlar için kuvvetli etkilere sahiptir; ama bu etkiler estetik etkiler değildir.

Bu iki durumda bir başka şey daha denenebilir. Bu ölümlerle ilgili olmayan kimseler için sözcükler aynı etkileri taşımayacaktır. Estetik olmayan etkiler bireyseldir, ortak değil; ve toplumsal yaşantılara değil, özel yaşantılara bağlıdır. Bu yüzden, coşku toplumsal bir biçim içinde gerçekleştirilemeyen ya da gerçekleşmemiş bir özel kişisel yaşantıdan geliyorsa şiirin bu coşkusal anlam yüküyle yüklü olması yetmez. Coşku bir araya gelmiş insanların yaşantısından çıkmış olmalıdır; böylece şiirsel «Ben»in neden ibaret olduğunu görürüz. Matematiğin sonsuzu, ne derece, bir kişinin algı dünyasının sonsuzu ise, bu «Ben» de uygar bir toplumda o derece bir tek bireydir. Matematiğin sonsuzu, maddi dünyanın : bütün insanların algı dünyalarınca ortak dünyanın sonsuzudur. Şiirin Ben'i ise bir arada yaşayan bütün insanların coşkusal dünyalarınca ortak bir «Ben»dir. «Uygar toplumdaki birey» görüşünün hiçbir zaman üstüne çıkamamış olan burjuva eleştirisi, estetik nesneler ve coşkuları diğerlerinden ayıran şeyin ne olduğu sorununu nasıl çözebîlir? Estetik nesneler, bireysel insana değil bir arada yaşayan insanlara özgü coşkular uyandırdıkları sürece estetiktirler. Estetik coşkunun tarafsız, kesinliksiz ve nesnel özelliği de buradan gelmektedir.
* * *

Özetlersek : şiir ritimlidir, başka dile çevrilemez, usa aykırıdır, simgesel değildir, somuttur, yoğun etkilenmelerle tanımlanır.

Bu temel özellikler şiirin yapısını bir bütün olarak edebiyattan ayırmaya yeter; şimdi şiirin yöntemini, işlevini ve geleceğini daha yakından incelemeye girişebiliriz.

CHRISTOPHER CAUDWELL
Türkçesi : Mehmet Doğan
  Alıntı ile Cevapla