Konu: Nutuk
Tekil Mesaj gösterimi
Eski 27.01.09, 23:45   #8
Ekin
Moderator

Ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Dec 2011
Konular: 1175
Mesajlar: 8,990
Ettiği Teşekkür: 30790
Aldığı Teşekkür: 40437
Rep Derecesi : Ekin şöhret ötesinde bir itibarı vardırEkin şöhret ötesinde bir itibarı vardırEkin şöhret ötesinde bir itibarı vardırEkin şöhret ötesinde bir itibarı vardırEkin şöhret ötesinde bir itibarı vardırEkin şöhret ötesinde bir itibarı vardırEkin şöhret ötesinde bir itibarı vardırEkin şöhret ötesinde bir itibarı vardırEkin şöhret ötesinde bir itibarı vardırEkin şöhret ötesinde bir itibarı vardırEkin şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Kotu Cocuk
Standart




Nutuk1 (6.Bölüm)


MANDA SORUNUNUN KONGREDE GÖRÜŞÜLMESİ

Bir küçük bilgi daha vereyim. Sıvas’a gelmiş olan, gazeteci Bay Bravn ile kendim görüşmeyi uygun gördüm. Karşısındakini kolayca anlayan çok akıllı bir genç.

Şimdi efendiler, Kongrede manda işi üzerine yapılan görüşme ve tartışmayı, elden geldiğince orada geçtiği gibi, yüce kurulunuza dinletmeye çalışacağım:

Birçok kişi söz aldı. Kimseye söz vermeden önce, başkanlık yerinden, tutanaklara olduğu gibi geçirilen şu kısa konuşmayı yaptım: “Bu bildirideki konular üzerinde görüşmeye başlamadan önce birtakım noktalara dikkatinizi çekmek isterim. Bu raporda, örneğin Bay Bravn’dan söz edilmekte ve elli bin kişilik bir işçi ordusu getirtileceğini söylediği yazılmaktadır.”

Efendiler, Bay Bravn: “Ben görevli bir kişi olarak görüşmüyorum, büsbütün özel olarak görüşüyorum.” diyor ve Amerika’nın manda kabul edeceğini değil, belki etmeyeceğini bile söylüyor. Onun için sözleri, Amerika adına değil, kendi adınadır; mandanın ne olduğunu kendisi de bilmiyor. “Manda, siz ne derseniz odur.”diyor. Bu bildiride önemli olarak manda işi vardır. Bunun üzerinde görüşme açmadan önce on dakika dinlenelim (saat: 3.25).”

Sonraki oturumda: İlk söz Vâsıf Bey’indir dedim.

Vâsıf Bey ilkin, mandanın tanımı üzerinde uzun bir konuşma yaptı. Sözü başkalarına bıraktı. Bir daha söz aldı: “İlkin genel olarak mandayı kabul edelim de koşulları üzerinde sonradan görüşürüz.” dedi.

Üyelerden Macit Bey adında bir kişi: “Genel Kurulca asıl görüşülecek konu, şimdiden sonra yalnız yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız? Mandayı ne türlü anlayarak mandacı ile nasıl görüşeceğiz? Mandacı kim olacaktır? Asıl konu budur.” yollu konuştu. Ben, başkanlık yerinden: “Sanırım, bu raporda iki görüş beliriyor: Bunların birincisi, devletin iç ve dış bağımsızlığından vazgeçememesi ve ikincisi de devlet ve ulusun dokuncalı dış baskılara karşı bir yardım ve desteğe gereksinmesi bulunup bulunmamasıdır. Duraksamayı gerektiren ana nokta budur. İzin verirse, bu nokta üzerinde düşünülmesi için raporu öneri heyetine verelim. Sonra da yüce kurulunuza sunalım. Her halde iç ve dış bağımsızlığımızı yitirmek istemiyoruz.” dedim. Bunun üzerine söz alan Bekir Sami Bey: “Üzerimize aldığımız görev çok ağır ve önemlidir; boş tartışmalara ayıracak hiçbir dakikamız yoktur. Bu andımız üzerinde görüşelim ve ivedilikle vakit geçirmeksizin bir karara varalım.” dedi. Ben, başkanlık yerinden: “Bu sorunu, heyet başkanı olmak dolayısıyla, açıklayayım. Bu bildiri, heyette okundu ve pek çok görüşüldü, tartışıldı; fakat kesin karar verecek bir kanıya varılamadı. Daha önce, genel kurulda okunmaksızın öneri heyete verilmişti. Bunun için bir kez de burada okunup genel kurulun görüşü belli olduktan sonra gene öneri heyetine verilerek kesin karar alınsın, istemiştik.” dedim. İsmail Fazıl Paşa (merhum) da söz alarak şunları söyledi: “Bekir Sami Bey’in düşüncesine katılırım; yitirecek zamanımız yoktur. Aslına bakılırsa iş de kolaylaşmıştır; tam bağımsızlık mı, yoksa yabancı bir devletin mandasını mı isteyeceğiz? Alacağımız karar budur. Böyle önemli, en önemli olan bir işi, bir daha heyete göndermek ve ondan sonra yeniden genel kurula getirmekle vakit geçirmeyelim. İş uzar. Zamanımız değerlidir. Buna bugün, yarın, ya da öbür gün her halde genel kurulda bir karar verelim. Heyette vakit geçirmeyelim. Çünkü pek önemli bir sorundur.”

Bundan sonra Hami Bey söz alarak İsmail Paşa Hazretleri ile Bekir Sami Beyefendinin düşüncelerine katıldığım söyledikten sonra: “Her halde bize bir yardım gereklidir; bunun en ilkel kanıtı da, devlet, gelirlerinin ancak borcumuzun faizini karşılayabilmesidir.” buyurdular.

Bundan sonra Raif Efendi, mandaya karşı konuştu. İsmail Fazıl Paşa ona karşılık hayli uzun bir konuşma yaptı. Ondan sonra yeniden Bekir Sami Bey konuştu ve dedi ki: “İsmail Fazıl Paşa Hazretlerinin her bakımdan katıldığım konuşmasına yalnız bir şey ekleyeceğim: Kırım Savaşını, düşmanı yenerek bitirdikten sonra katıldığımız Paris Kongresinde, bağlaşıklarımızın bize yükledikleri o bilinen koşullarla bu şimdi okunan bildirideki isteklerimiz karşılaştırılacak olursa, hangisinin daha çok bağımsızlığı zedelediği anlaşılır sanırım.”

Bekir Sami Bey’den sonra Hami Bey ve Hami Bey’den sonra da Refet Bey (Refet Paşa) konuştular. Refet Bey’in sözleri olduğu gibi şuydu: “Mandanın bağımsızlığı zedelemeyeceği kuşku götürmez iken, kimi arkadaşlarımız: ‘bağımsız mı kalacağız, yoksa mandayı mı kabul edeceğiz?’ yollu birtakım düşünceler ileri sürüyorlar. Onun için her şeyden önce mandanın ne olduğu anlaşılmalıdır. Bununla birlikte, mandacılıktan söz açmadan önce de, zihinleri gıcıklayan bu raporda, bu deyime ne gözle bakıldığını anlamak gerekir. Fazıl Paşa Hazretleri ‘bağımsızlığı koruma koşulu ile güdüm’ buyuruyorlar. Hami Beyefendinin mandacılıktan ilgili olarak verdiği bildiri iki bölüme ayrılıyor: Bir gerekçe bölümü var, ondan sonra bir de güdümün tanımıyla ilgili bölüm var. Güdüm konusunu bunlardaki görüşlere göre ele almak için önce bir noktayı anlamak isterim; bu bildirinin içindekiler genel kurulca görüşülmüş müdür, görüşülmemiş midir?” İsmail Fazıl Paşa: “Yanlış anlamaya yol açtığından biz üçümüz (yani Fazıl Paşa, Bekir Sami ve Hami Beyler) bu andırıyı geri alıyoruz. Verilmemiş saydık.” dedi (Bu bildiri karalaması da, temizi de kendilerinde kalmıştır).

Başkanlıktan: “Bildiri geri alınmıştır.” dedim.

Bildiri geri alındığına bakmayarak söz alan Refet Bey, tutanakta beş altı sayfa yer tutan parlak bir söylev verdi. Bu söylevin, tutanaktan olduğu gibi aldığım kimi tümceleri, söylevcinin isteğini açıklamaya yetecektir, sanırım.

Refet Bey diyordu ki: “Bizim, Amerikan himayesini yeğ tutmaktan amacımız, bütün toplumları tutsak kılan; yürekleri, vicdanları söndüren İngiliz mandacılıktan kurtulmak, yumuşak ve ulusların vicdanlarına saygı gösteren Amerika’yı kabul etmektir. Yoksa, asıl sorun para işi değildir.

Sözlük anlamıyla, mandacılık ile bağımsızlık birbirine engel şeyler değildir; yalnız eğer biz gerçekte güçlü olmazsak işte o zaman mandacılık altında eziliriz ve o zaman mandacılık bizim için bağımsızlığı bozucu olur. Bir de, diyelim ki biz içerde ve dışarda tam bir bağımsızlık isteriz. Ama, acaba kendi başımıza yapabilecek miyiz, yapamayacak mıyız? Ondan önce, acaba bizi kendi başımıza bırakacaklar mı, bırakmayacaklar mı? Bunu düşünelim. Şurası kuşku götürmez ki, bugün İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan bizi paylaşmak, istiyorlar; ama eğer biz, bugün bir devletin kefilliği altında bir barış yapacak olursak ileride, uygun koşullar altında bulunur bulunmaz hemen döner ve kendi çıkarımızı sağlarız. Ama olumsuz bir durum ortaya çıkacak olursa acaba büsbütün zarar etmiş olmayacak mıyız?

Her halde bir Amerika kefilliğini kabul etmek zorundayız. Yirminci yüzyılda beş yüz milyon lira borcu, yıkık bir yurdu, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak beş milyon lira geliri olan bir ulus, bir dış yardım olmaksızın yaşayamaz. Eğer bundan sonra da bu durumumuzda kalır ve bir dış yardımla kalkmamayacak olursak, belki ileride Yunanistan’ın bile saldırılarına karşı kendimizi savunamayız.

Tanrı korusun, eğer İzmir Yunanlılarda kalsa ve aramızda bir savaş açılsa düşmanımız, Yunanistan’dan vapurla asker getirecek durumda iken acaba biz Erzurum’dan hangi trenlerle ulaştırmamızı yapabileceğiz? Bundan dolayı, Amerikan mandasını her şeyden önce bir kefil ve destek bulmak için gereklidir.” Söylevci, sözlerini, şu tümce ile bitirdi: “Eğer bu söylediklerimle gelecek görüşmelere bir başlangıç yapabildimse buna sevinirim.”

Efendiler, bu parlak ve ustaca söylevin, dinleyenlerin düşünce ve kanıları üzerinde yapabileceği yanıltıcı etkinin ölçüsünü kolaylıkla kavrayabilirsiniz... Bunun ardından gelebilecek olan aynı düşüncedeki söylevcilerin söylevleriyle kongre üyelerinin büsbütün zehirlenmesine meydan vermemek ve özel aydınlatma ve uyarmalara zaman bulabilmek için hemen: “On dakika dinlenelim efendim.” diyerek oturuma ara verdim (saat: 5.30’da).

Efendiler, bu söylevin son tümceleri ilgi çekicidir. Refet Beyefendi, Yunanlıları İzmir’de geçici sayıyor ve savaş durumunda olduğumuzu kabul etmiyor. Yunanlılar İzmir’de kalırsa ve durumuna girilirse çıkamayacağımız kanısında bulunuyor.

Bundan sonraki oturumda Bursa delegelerinden Ahmet Nuri Bey, mandacılığa karşı uzun bir konuşma yaptı. Hami Bey buna daha uzun bir konuşma ile karşılık verdi gerçekten pek uzun olan söylevinin sonlarına doğru konuşmasını, şu bilgileri vererek pekiştiriyordu:

“Ama şimdi biraz da işin kesin bildiğimden söz açacağım işin bu evresinde ilgili görüştüğümden sözlerim yaklaşık değil kesindir. İstanbul’dan ayrılmadan önce eski sadrazam İzzet Paşa Hazretlerini görmeye gitmiştim. Kendileri de kesinlikle bir mandacılığın bizim için gerekli olduğu kanısında idiler. Benden de bu konudaki düşüncemi sordular, ben de düşündüklerimi söyledim. Birkaç gün sonra beni çağırtıp şunu anlattılar: Suriye ve Adana bölgesinde dolaştıktan sonra İstanbul’a gelip siyasal partilerin görüşlerini öğrenmeye çalışan Amerika Soruşturma Kurulu Üyeleri, İzzet Paşa’yı kınadığında ziyaret ederek Anadolu’daki ulusal örgütün Türk ulusunu temsil ettiğine inandıklarını ve Paşa’yı da (yani İzzet Paşa’yı) bu işe önayak olan bir kişi olarak bildiklerini söylemişler ve: ‘Eğer siz Erzurum ve Sıvas kongrelerine Amerika’nın mandasını istetecek olursanız, Amerika da Osmanlı Devletinin mandasını kabul edecektir.’ demişler. Paşa bunu bana anlattıktan sonra, bu ulusun bir savaşa daha gücü kalmadığını ve her durumda böyle bir çareye başvurmak zorunda bulunduğumuzu söyledi ve Sıvas’a gittiğim zaman oradakilere bu durumu anlatmaklığımı öğütledi. İzzet Paşa da bu yolla istenecek bir himayenin yüzde doksan kabul edilebileceği ve yalnız bizim için birtakım koşullar ileri sürmenin zorunlu bulunduğu kanısındadır. Paşa, ulusun isteğine dayanmaksızın Amerika’nın güdümcülüğü kabul edemeyeceğini, Kongrece belirtilecek isteğin Avrupa devletlerine karşı Amerika için bir dayanak olacağını bile söyledi. Ben bu işi İstanbul’dan kapalı telle Eruzurum’da Rauf Bey’e bildirdim. Mandacılığın kendisinden çok adına takılanlar yok yere kaygıya düşüyorlar. Sözcüğün önemi yoktur. Önem, işin özünde ve niteliğindedir. Mandacılığın altına girdik demeyelim isterlerse, sonsuza değin yaşayacak devlet olduk diyelim”.

Bu son söze yanıt verenler arasında Hüsrev Sami Bey’in bağırdığı işitildi: “Ama bizim bu çalışmadan amacımız, kendimizi savunarak sonsuza değin yaşayacak olduğumuzu tanıtlamaktır!” Hami Bey buna karşılık, eski düşüncesinden vazgeçer gibi bir konuşma yaparken Kara Vasıf Bey söz aldı ve o günkü oturumun sonuna değin konuştu. Vasıf Bey’in uzun sözlerinin özetini, tutanağa olduğu gibi geçen şu tümcelerle yüksek görüşlerinize sunuyorum: “Bütün devletler bizi tam bağımsız bile bırakacaklarını söyleseler yine de desteksiz yapamayız (Vasıf Bey sözlerinin başlangıcında, mandaya destek adını verelim, demişti). Dört yüzle beş yüz milyon lira arasında borcumuz var. Bu parayı kimse kimseye bağışlamaz. Bize ‘Bunu ödeyiniz.’ diyecekler; oysa bizim gelirimiz bunun faizine bile yetmez. O zaman güç bir durumda kalacağız; bunun için bağımsız yaşamaya akçalı durumumuz elverişli değildir. Sonra yanı başımızda bizi paylaşmayı amaç edinmiş hükümetler var; onların bu açgözlülükleri karşısında yok olmaz. Parasız, ordusuz ne yapabiliriz? Onlar uçakla havada uçuyorlar, biz daha kağnı arabasından kurtulamıyoruz. Onlar zırhlı yapıyorlar, biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. Bu durumumuzla bugün bağımsızlığımızı kurtarsak bile yine günün birinde bizi paylaşırlar.”

Vasıf Bey konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu:

“...İstanbul’daki Amerikalılar: ‘Mandacılıktan korkmayız, Milletler Cemiyeti Tüzüğünde yer alınıştır.’ diyorlar. İşte bütün bu nedenlerden ötürü İngiltere’yi kendimize temelli düşman, Amerika’yı da kötülerin en yenisi sayıyorum. Eğer uygun bulursanız buradan İstanbul’daki temsilciye bir mektup yazıp Amerika’ya gizlice bir kurul göndermek için bir torpido isteyebiliriz.”

Eylülün dokuzuncu salı günü yapılan toplantıda himaye (manda) konusuna dokunan Rauf Bey’in, tutanağa olduğu gibi geçen sözleri şudur: “Bu manda (güdüm) işi üzerine şimdiye dek gerek basında ve gerekse başka çevrelerde birçok sözler söylendi. Yüce kurulunuz, dış destek düşüncesini kabul buyurdu ise de bu desteği kimden isteyeceğimiz belirtilmedi. Amerika olduğu kapalı olarak anlatılıyorsa da, kanımızca doğrudan doğruya adının söylenmesinde bir sakınca olamaz.”


ERZURUM KONGRESİ KESİNLİKLE MANDA VE HİMAYE KABULÜNE KARAR VERMİŞ DEĞİLDİR

Bu sözlere bakılırsa Rauf Bey’in görüşüyle, gerek Sıvas Kongresi ve gerek Erzurum Kongresi Genel Kurullarının görüşleri arasında bir yanlış anlama olduğu kuşku götürmez. Rauf Bey’in anlayışını yorumlayan bu konuşmasının gerek Erzurum ve gerek Sıvas Kongreleri bildirilerinin yedinci maddesindeki yazılış özelliğinden kaynaklandığı kanısına varılabilir. Gerçekten, bu maddenin yazılışında, belki manda istemede pek ileri giden ve sonu gelmez propagandalarıyla kamuoyunu bezginliğe düşürenleri susturmak ve belki bundan daha çok, onların savlarına bir karşılık olmak üzere bir çeşit özellik vardır. Maddede yazılanlar, mantık ışığında okunup incelenince, ne manda ve ne de Amerika’nın mandacılığı isteme düşüncesini kapsamadığı anlaşılır. Bu noktayı açıkça göstermek için söz konusu maddeyi olduğu gibi anımsatmak isterim:

“Madde 7 Ulusumuz, çağdaş ülküleri yüce bilir teknik, sınai ve iktisadi durum ve; gereksinmemize önem verir. Bundan ötürü, devletimizin ve ulusumuzun içte ve dışta bağımsızlığı ve yurdumuzun bütünlüğü korunmak koşuluyla, altıncı maddede belirtilen sınır içinde, ulusçuluk ilkelerine saygılı ve yurdumuzu ele geçirme amacı gütmeyen herhangi devletin teknik, sınai, iktisadi yardımını sevinçle karşılarız ve bu insanca ve adaletlice koşulları kapsayan bir barışın da ivedilikle gerçekleşmesi, insanlığın esenliği ve dünyanın rahatlığı adına ulusal isteklerimizin en önemlisidir.”

Efendiler, bu maddenin hangi noktasında mandacılık düşüncesi ve mandacının Amerika olacağı düşüncesi vardır? Olsa olsa: “Herhangi devletin teknik, sınai, iktisadi yardımını sevinçle karşılarız.” sözlerinden manda düşüncesine kapılanlar bulunabilir. Ama, mandacılığın anlamı ve özü kesinlikle bu değildir. Her zaman ve bugün de bu açık anlama göre yapılacak yardımları sevinçle karşılamaktayız ve karşılarız. Nitekim, Ankara-Ereğli ve Keller Diyarbakır demiryollarının yapılması için bir İsveç grubunun ve Kayseri-Sıvas-Turha1 yollarının yapılması için de bir Belçika grubunun teknik, sınai, iktisadi yardımlarını seve seve kabul ettik ve sözgelişi Ankara kentinin ve öbür Anadolu kentlerimizin bir an önce bayındırlaştırılmasına ve bütün öteki demir yollarımızla kara yollarımızın ve limanlarımızın yapımına yardım etmek isteyecek yabancı anamalcıların yardımlarını seve seve kabul ederiz. Yeter ki yurdumuza sermaye getireceklerin, devletimizin ve ulusumuzun iç ve dış bağımsızlığını ve yurdumuzun bütünlüğünü zedeleme ereğini güden gizli düşünceleri olmasın. Bu maddede yer alan “ulusçuluk ilkelerine saygılı ve yurdumuzu ele geçirme amacı gütmeyen herhangi devlet” sözünden Amerika Devleti anlamı çıkarılmasına yer yoktur.” Çünkü bu ilkelere saygılı dünya devleti yalnız Amerika da değildir. Örneğin İsveç Devleti, Belçika Devleti de bu nitelikte devletler değil midir? Bu devletlerden herhangi birinin mandacılığı söz konusu olabilir mi? Bir de, eğer Amerika Devletine kapalı olarak işaret edilmek istenseydi “herhangi devletin” yerine “bir devletin” ya da hiç olmazsa sadece “devletin” sözleriyle yetinmek gerekirdi. Demek ki, maddenin açıkladığı koşullar içinde teknik, sınai, iktisadi yardımın iyiye yorulmasının, bütün devletleri kapsadığı açıktır.

Efendiler, bu manda konusundaki görüşümü ki bundan önce yapılan ve bu dakikada yüce kurulunuzun da bilgi edinmiş bulunduğu bunca yarışma ve tartışmalarımızla tanıtlanmıştır aylardan beri gece gündüz yanımda bulunan bir arkadaşın daha anlamamış olduğu düşünülebilir mi? Öyle ise, ya Rauf Bey’in öteden beri benimle görüş birliği yoktu; ya da görüş birliği vardı da Sıvas’ta İstanbul’dan gelenlerle konuştuktan sonra düşüncesini değiştirmişti. Burasını kestirmek bence güçtür. Şimdi biraz daha Rauf Bey’i dinleyelim. Rauf Bey, sözlerini şöylece sürdürüyor:

“Ateşkes Anlaşmasının başlangıcında Almanlar barış antlaşmasını imza etmeyecek sanılırken İngiliz basını birtakım” açıklamalarda bulundu. Bunlardan birincisi, Almanya’nın barış antlaşmasını imza edeceği konusuydu. Bu gerçekleşti. İkincisi de Türkiye’nin paylaşılması konusuydu. Bu çok şükür, gerçekleşmedi. Buna göre: Konferansın karar gereğince Kızılırmak’ın doğu yanı Ermenistan sayılarak Amerika koruyuculuğuna veriliyor. Belki Gürcistan’la Azerbaycan da Amerika’ya bırakılır, deniliyordu. Kızılırmak’ın batısındaki topraklar da, İzmir ve İstanbul dışarda kalmak ve denize çıkış kapısı Antalya olmak üzere, Türkiye’yi oluşturuyordu. Bu bölgenin kuzeyi, İtalyan ve Fransız; güneyi de İngiliz koruyuculuğuna ve yönetimine veriliyordu. İzmir’e Yunanlıların girişi, bu açımlamaların doğruluğunu ortaya koymaya başladı. Demek ki, bu tehlike karşısında yurdumuz için en yansız durumda bulunan Amerika’nın yardımını kabul etmek zorundayız. Ben bu kanıdayım.”

Rauf Bey’in düşüncesini anlamak için bundan sonra daha çok uzun süren sözlerini dinlemeye bilmem gereklik kaldı mı?

Efendiler, pek uzun ve tartışmalı geçen bu manda görüşmeleri, mandacılıktan yana olanları susturacak ortalama bir çözüm yolu bulunarak bitirildi. Hem de bunu öneren yine Rauf Bey oldu: “Amerika’da yıllardan beri bize karşı yapılmakta olan kötüleyici propagandaların doğurduğu düşünce akımını düzeltmek için her şeyden önce Amerika Kongresinden yurdumuzu inceleyecek ve gerçeği görecek bir kurulu çağırmak.” Bu öneri oybirliğiyle benimsendi. Kongre Başkanlık Kurulunun imzalarıyla bu yolda bir mektup taslağı hazırlandığını anımsıyorum da bu mektubun gönderilip gönderilmediğini pek iyi anımsamıyorum. Doğrusu bu mektuba özel bir önem vermiş değildim.

Efendiler, bu arada şunu da söyleyeyim: Belge olarak başvurduğum Kongre tutanakları, Başkanlık Kurulu yazmanlığında bulunan Afyonkarahisar delegesi Şükrü ve güdümü savunan söylevlerini dinlediğimiz Hilmi Beyler eliyle tutulmuş ve Hilmi Bey’in yazısıyla düzgün bir deftere temize çekilmiştir.

../..

.....
Ekin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Ekin'in Mesajına Teşekkür Etti