Tekil Mesaj gösterimi
Eski 28.01.09, 03:14   #6
Kartal
Müdavim

Kartal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Jan 2009
Konular: 1414
Mesajlar: 5,633
Ettiği Teşekkür: 17570
Aldığı Teşekkür: 24297
Rep Derecesi : Kartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: none
Standart Cevap: Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE IŞIĞINDA ÇAĞDAŞLAŞMA

Atatürk, Türk milletine, çağdaş uygarlık düzeyine erişmeyi, hatta bu düzeyi aşmayı amaç olarak göstermiştir. Çünkü o, Türk toplumunda çağdaşlaşmayı, her şeyden önce bir "yaşam davası", bir "var olma mücadelesi" kabul ediyordu. Atatürk, "Büyük davamız en uygar ve en refaha kavuşmuş millet olarak varlığımızı yükseltmektir" diyor ve bu hususu "Türk milletinin dinamik ideali" olarak gösteriyordu. Onun içindir ki Büyük Önder'in, hemen bütün konuşmalarında uygarlık ve çağdaşlaşma üzerinde önemle ve ısrarla durduğu görülür.

Çağdaşlaşma -bir genel tanım yapmak gerekirse- her bakımdan içinde bulunduğumuz zamanın gereklerini benimseme, o gereklere uyma, o gerekleri yerine getirme demektir. Bir diğer ifade ile gerek düşünüş biçimi gerekse kurumlar açısından, çağın gerektirdiği yaşam şekline geçme, geçebilme demektir. İleri ülkeler, gösterdikleri siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelerle içinde bulundukları çağın uygarlığını temsil etmek üzere belli bir düzey çizerler. İşte bu düzey "çağdaş uygarlık düzeyi"dir. Bir ülkenin, bir milletin çağdaş olup olmadığı, yaşadığı zamanın uygarlık düzeyine yakınlığı, bu uygarlık alanına dahil oluşu ile ölçülür. Atatürk'ün "Memleketler çeşitlidir; fakat uygarlık birdir ve bir milletin ilerlemesi için de bu tek uygarlığa katılması gerekir."32 sözü, bu anlamda kullanılmıştır.

Atatürk, uygarlığı bir milletin devlet yaşamında, fikir yaşamında ve ekonomik yaşamda gösterdiği ilerlemelerin bileşkesi olarak tanımlıyordu. Bu anlamda bir uygarlık anlayışının, "kültür"le eşdeğer olduğunu, ondan ayrılamayacağını söylüyordu.33 "Millî kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız."34 sözünde millî kültür geniş anlamda kullanılıyor, Türk milletinin devlet yaşamında, fikir yaşamında ve ekonomik yaşamda gösterdiği düzey, yani Türk milletinin uygarlığı amaçlanıyordu.

Atatürk'e göre, "Dünya'da her milletin varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, ancak gösterdiği ve göstereceği uygar eserlerle orantılıdır. Uygar eser meydana getirmek yeteneğinden mahrum milletler, özgürlük ve bağımsızlıklarından soyunmaya mahkûmdur."35 O halde "Uygarlık yolunda ilerlemek ve başarı kazanmak, yaşamın şartıdır."36

İşte bu gerçekçi düşüncelerin ışığında Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Türkiye'yi kalkındırmak, Türk milletini hakkı olan uygar düzeye ulaştırmak, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin "var olma savaşı"nda en önemli konuyu oluşturuyordu. Diğer taraftan büyük askerî zaferleri takiben Lozan'da bağımsızlığını onaylatan yeni Türk Devleti'ni bütün dünya, çağdaş nitelikleriyle görmek, çağdaş nitelikleriyle benimsemek istiyordu. Kendi içine kapanmış, çağın yeniliklerinden, uygarlığın gereklerinden uzaklaşmış bir Türkiye, şüphesiz ki çağdaş dünya ölçüleri içinde saygı göremez, önem kazanamazdı. Büyük Önder bu gerçeği gördüğü içindir ki: "Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çabamız Türkiye'de çağdaş, batılı bir hükümet kurmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de batıya yönelmemiş millet hangisidir?"37 sözleriyle, çağdaşlaşma özlemini dile getiriyordu.

O halde ne yapılacaktı? Yapılacak iş şu idi: Çağdaş milletler çağdaşlık niteliğini, her türlü dogmatik unsurdan sıyrılarak ancak bilim ve teknoloji kurallarını kendilerine rehber edinerek kazanmışlardı. O halde, Türk milletine de her alanda yol gösterecek, onu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak tek rehber, bilim ve teknik idi. Bilim ve teknik rehber alınmadıkça, onun kuralları ve yöntemleri benimsenmedikçe hiçbir alanda ilerlemekten söz edilemezdi. Bu bakımdan Atatürk'e göre, "İlim ve tekniğin dışında kılavuz aramak, dalgınlıktı, bilgisizlikti, doğru yoldan ayrılmaktı."38 İşte Atatürk'ün çağdaşlaşma modeli temelde bu esasa dayanır.

Büyük Önder bu konuda düşüncelerini şöyle özetlemektedir: "Gözlerimizi kapayıp yalnız yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız. Tam tersine ileri, uygar bir millet olarak uygarlık alanının üzerinde yaşayacağız. Bu yaşam, ancak bilim ve teknikle olur. Bilim ve teknik nerede ise oradan alacağız ve her millet bireyinin kafasına koyacağız. Bilim ve teknik için sınır ve koşul yoktur."39 İşte Atatürk'ün bize, çağdaşlaşmanın yolunu ve yöntemini gösteren ölmez sözleri...

Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, toplumumuzu ve sosyal durumumuzu göz önünde canlandıran bir tablo çizmek gerekirse, bunun pek de iç açıcı olmadığı görülür. Ama bütün bu güçlüklere rağmen, çağdaş bir toplum yaratmakta Atatürk'ün nasıl çalıştığı, nasıl olağanüstü bir çaba harcadığı hepimizin malûmudur.

Atatürk çağdaşlaşma hareketini başlattığı, büyük devrimlerine giriştiği zaman, Türk toplumu -yüzyılların ihmali olarak- batıdan çok gerideydi. 1925'lerde yaptığı bir konuşmada bunu, kendisi de söyler: "Birbirimizi aldatmayalım! Uygar dünya çok ilerdedir. Buna yetişmek ve o uygarlık alanına girmek zorundayız"40 der. Gerçekten, o yıllarda batı uygarlığı ile aramızdaki mesafe büyüktü. Memleket, baştan-sona kadar bakımsız ve harabe idi. Ulaşım imkânları, yol ve araç son derece kısıtlı idi. Özellikle ekonomik yaşamımız, çağdaş ölçülerden çok uzaktı. Ölüm kalım savaşından çıkmış, malî kapitülâsyonları yeni üzerinden atmış bir memlekette ekonomi millî bir atılıma gerek gösteriyordu.

Hukuk düzenimiz şeriat esaslarına, Mecelle'ye dayanıyordu. Oysaki günün gereklerine uygun lâik bir hukuk düzeni getirmek, bu amaçla yeni yasalar yapmak ve uygulamak gerekiyordu. Yine bu yıllarda eğitimimiz, kültür yaşamımız esaslı bir devrime gerek gösteriyordu. Geniş kitle okuldan, eğitimden nasibini almıştı. Okuma yazma bilenlerimiz yok denecek kadar azdı. Genç kuşakları yüzyılın gereklerine göre yetiştirebilmek için bilimin ve teknolojinin ışığında, lâik ve millî bir eğitim sistemine gerek vardı.
Çağdaş Türk biliminin temellerini atacak olan üniversitemiz -o zamanki ismiyle Darülfünun- batılı anlamda esaslı bir düzenlemeye gerek gösteriyordu. Darülfünunu doğulu renginden kurtararak modernleştirmek, ona millî ve çağdaş üniversite niteliğini kazandırmak, Türk Devrimi yönünden büyük önem taşıyordu.

Bir diğer sosyal sorun, Türk kadını yüzyıllar süren bir ihmalin sonucu olarak toplum yaşamının dışında bırakılmıştı. Kadın, siyasal hakları şöyle dursun, sosyal ve hukuksal haklarından da mahrumdu. Oysaki uygarlık yolunda yükselme adımlarının, kadın ve erkek, her iki cins tarafından beraber atılması; beraber yol alınması gerekiyordu.

İşte bütün bu eksiklere, bütün bu güçlüklere rağmen Atatürk görmüş ve sezmiştir ki uygarlık savaşında her şeyden önce esas ve önemli olan, çağdaşlaşmayı önleyici düzeni ortadan kaldırmak, yerine, insanca yaşamanın yollarını açan lâik ve demokratik bir toplum düzeni kurmaktır. Bu ise düşünüş biçiminde değişikliği gerektirir. Bu bakımdan Atatürk döneminde Türk toplumunun çeşitli kurum ve kuruluşlarında yapılan her devrim, temelde, düşüncelerde yapılan devrime dayanmaktadır. Atatürk Devrimi, aslında bir "düşünce devrimi"dir. Diğer bir ifade ile her türlü hurafeden sıyrılarak çağdaş düşünceyi benimseme, akılcı, bilimci ve gerçekçi yoldan yürüme devrimidir.

Atatürk ilke ve devrimleri, Türk çağdaşlaşma hareketinin en önemli unsurunu, bu atılımın itici gücünü oluşturmaktadır. Zira Atatürk ilke ve devrimleri, Türkiye'yi çağdaş uygarlık düzeyine en kısa zamanda ulaştırabilmek için aklın ve mantığın çizdiği yolları içermektedir. Atatürk de: "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını her bakımdan çağımıza uygun uygar bir toplum haline getirmektir. Devrimlerimizin temel kuralı budur."41 diyor. Bu nedenledir ki Atatürk'ün önderliğinde yapılan söz konusu devrimler, yeni Türk Devleti'nin çağdaş şekil almasını, Türk toplumunun her yönüyle uygar nitelik kazanmasını sağlamıştır.

Atatürk devrimleri, birbiriyle bağlantılı bir bütünlük gösterir. Bu bütün içinde tüm devrimlerin kökü, bir düşünüş değişikliğine dayanmaktadır. O değişiklik, her türlü dogmadan kurtularak akılcı bir yolu gerektirmektedir.

Atatürk devrimlerini, tarihimizde kendisinden önce yapılmış devrim hareketlerinden ayıran en önemli fark, bu devrimlerin lâik bir temel üzerine oturtulmuş olmasıdır. Tanzimattan, hatta daha gerilerden Atatürk dönemine kadar uzanan yenileşme çabalan teokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde düşünülüyor, bu düzenle bağlantılı olarak gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Atatürk devrimleri ise kendisine ortam ve temel olarak, lâik devlet ve lâik toplum düzenini ve bu düzenin gerekliliğini kabul etmekle yakın tarihimiz içinde kendisinden önceki devrim hareketlerinden temelde ayrılır.

Atatürk devrimlerini kendisinden önceki devrim hareketlerinden ayıran diğer bir husus da, bu devrimlerin tam bir inançla, kesin kararlılıkla başlatılmış olmasıdır. Bu inanç ve kararlılık, bu yeniliklerin Türk milletinin çağdaşlaşma yolundaki gereksinim ve isteklerine en uygun şekilde cevap vermelerinden kaynaklanmaktadır. Atatürk devrimleri bu nitelikleri nedeniyledir ki sosyal yapımızda kısa zamanda tamamen kök salmışlardır.

İşte akılcı çizgide birbirini tamamlayıcı ilkeler ve devrimler dizisi olan Atatürkçü çağdaşlaşma, siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik yönleriyle bir bütündür. Ancak bu bütünün en büyük özelliği, çağdaşlaşma sürecinde yenilikleri benimserken, millî niteliğini, yani özbenliğini de korumasıdır. Atatürkçü çağdaşlaşma, bizim için batıyı körü körüne taklit, ona körü körüne bir uyum değildir. Burada önemli olan, gerek düşünüş biçimi gerekse kurumlar açısından batılılaşırken, millî özelliği kaybetmemek, hatta daha yerinde bir ifade ile çağdaş yenilikleri millî yapı içinde eritmektir. Atatürk'ün: "Biz batı uygarlığını bir taklitçilik yapalım, diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi yapımıza uygun bulduğumuz için, dünya uygarlık düzeyi içinde benimsiyoruz."42 sözleri, bu anlamda kullanılmıştır.

Bu bakımdan Atatürk önderliğinde başlatılan Türk çağdaşlaşma hareketi, batı uygarlığına, batı teknolojisine dönüş yanında unutulmuş Türklüğe de bir dönüştü. Zira Türk milleti, tarihin çok eski dönemlerinde büyük uygarlıklar kurmasına, insanlığa büyük hizmetler yapmasına karşın, son yüzyıllarda bazı siyasal ve toplumsal etkenler, engeller sebebiyle -kendi suçu olmaksızın- batıdan geride kalmıştı. Oysaki bir zamanlar batı, Türklerden gerideydi. İşte Türk çağdaşlaşma atılımıyla Türk'ün uygar niteliği tekrar harekete getiriliyordu. Nitekim Atatürk, 10. yıl söylevinde "Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük uygar niteliği ve büyük uygar yeteneği bundan sonraki gelişmesiyle geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır."43 derken, Türk çağdaşlaşma hareketinin bu millî yönünü bütün açıklığıyla dile getiriyordu. Buradan şu sonuca varıyoruz ki Atatürkçü çağdaşlaşma akıl, mantık ve bilim çizgisinde belki her modelden esinlenmiş, ama asıl cevheri, asıl temeli kendi içinden çıkarmış, asıl amacı kendi gereksinim ve isteklerini göz önüne alarak belirlemiştir.

Atatürkçü çağdaşlaşmanın özellikleri arasında bir noktayı daha belirtmekte fayda vardır; o da şudur: Atatürkçü çağdaşlaşmanın temelinde devlet olarak bağımsızlık, millet olarak egemenlik, birey olarak hak ve özgürlükler söz konusudur. Ancak bu nitelikte ve bu ortam içinde bir çağdaşlaşma, insanî açıdan değer ifade eder. Yoksa, bağımsızlıktan ve egemenlikten yoksun mandater çağdaşlaşma, insan hak ve özgürlüklerinden yoksun totaliter çağdaşlaşma, çağdaş bir ilerleme, çağdaş bir yaşam olamaz. Atatürkçü çağdaşlaşmanın en belirgin özelliği, lâik ve demokratik devlet ve toplum düzeni içinde gelişmeye açık yönüdür.

Atatürk'ün çağdaşlaşma yöntemi, "Az zamanda çok ve büyük işler yapmak" esasına dayanır. Atatürkçülük'te zaman ölçüsü Büyük Önder'in ifadesiyle: "Geçmiş yüzyılların uyuşturucu düşünüş biçimine göre değil, yüzyılımızın hız ve hareket kavramına göre" ayarlanmıştır. Bu bakımdan, çağdaşlaşma yolunda, atılan her adımı kısa ve yetersiz görmek, her an daha uzun ve daha esaslı adımlarla ileriye yürümek, Atatürkçü çağdaşlaşmanın esasıdır. Yaşamda en gerçek yol göstericinin bilim olduğunu kabul eden Atatürkçülük, akılcılığa ve bilime verdiği değer sebebiyledir ki çağdaşlaşma yolunda bugün olduğu gibi yarın da geçerliliğini koruyacaktır. Nitekim Büyük Önder: "Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş'ale pozitif bilimdir."44 direktifiyle bize yolumuzu göstermiş bulunmaktadır.

Atatürk'ün gösterdiği yolda aşılan ara, gerçekten çok büyüktür. Memleket bir çağdan yeni bir çağa götürülmüştür. Ancak amaca tam ulaşılmamıştır. İdealimiz, Türk milletinin bu aydınlık yolda, Atatürk'ün gösterdiği amaca kesinlikle erişmesidir.




MİLLÎ MÜCADELE


Türk milletine inan ve güven
Ben, 1919 yılı mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün
elimde, maddî hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin soyluluğundan doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım. Ben Türk ufuklarından bir gün kesinlikle bir güneş doğacağına, bunun sıcaklık ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu âdeta gözlerimle görüyordum.
1937 (Cumhuriyet gazetesi, 1.4.1937)
Milletimiz çok büyüktür. Hiç korkmayalım. O tutsaklık ve aşağılığı kabul etmez. Fakat onu bir araya toplamak ve kendisine, "Ey millet! sen tutsaklık ve aşağılığı kabul eder misin?" diye sormak gerekir. Ben, milletin vereceği cevabı biliyorum. Ben, milletin büyüklüğünü biliyor ve bu soru karşısında, onun, o soruyu soran çocuklarını canı gibi seveceğini ve alınlarından öpeceğini biliyorum. Ben biliyorum ki bu millet, kendisine bu soruyu soran çocuklarının, hep o esasa dayanan çare ve hazırlıklarını canla, başla kabul edecektir. Onun için işte ben şimdi bu yoldayım, onun çok sağlam bir yol olduğuna inanarak!
1920 (Yunus Nadi Abalıoğlu, Ankara'nın İlk Günleri, s. 99)
Yabancılar tamamen inanmalıdır ki Türkiye ve Türkiye'de yaşayan millet başlı başına bütün dünya milletleri içinde etkin bir varlığa sahiptir; bu yok edilemez.
1919 (Atatürk'ün S.D.1I, s.3)
Millî Mücadele'ye inan
Ben ve benim gibi birçok vatandaşlar, kardeşler, milletin asıl vatanı, ümitsiz felâkete düştüğü zaman görevli oldukları, vicdan, namus, onur bakımından yükümlü bulundukları görevi yapmak durumunda kaldılar. Bunu elbette yapacaklardı; yapmaları zorunlu idi, vicdanî idi, insanî idi, millî namus gereği idi. Ben bu kutsal esasların dışında hareket edebilir mi idim? Efendiler; elbette edemezdim. Türk milletinin gerçek hiçbir bireyi bu gereklerin dışında hareket edemezdi. Ben elbette bu elim manzara karşısında vicdanımın emirlerine muhalif, millî namusumuza aykırı hareket edemezdim. Bağlı olmakla övünç duyduğum yüksek topluluğun yüksek onuruna elbette aykırı hareket edemezdim. Bence bağlı olmakla övündüğüm milletin hiçbir bireyi bu namus gereğinden asla sapmamıştır. Eğer bunun dışında gösterilenler varsa inanınız aziz, namuslu vatandaşlar; onlar kalp ve vicdanı milletimizin ortak temiz vicdanından hiç esinlenmemiş kapkara sefil vicdanlardır.
1925 (M.E.İ.S.D.1, s.22)
Ölmek isteyen bir milleti hiçbir kuvvet kurtaramaz. Türk milleti ölmek istemez; o, daima yaşayacaktır efendiler! (Şevket Aziz Kansu, Türk Dili Dergisi, Sayı:12, 1952, s.682)
Türk, tutsaklık kabul etmeyen bir millettir. Türk milleti
tutsak olmamıştır. 1925 (Atatürk'ün S.D. II, s. 230)
Biz mücadelemize başlarken işgalci düşmanları kendi kuvvetimize ve Allah'ın yardımına dayanarak kovacağımızdan emin idik; bu inanç ve güvenimiz bugün de sarsılmaz
dır. 1921 (Atatürk'ün S.D.II, s.25)
Millet yürüdüğü yolu pek büyük yanılmazlıkla seçmiştir ve bu yolun sonunda parlayan mutluluk güneşini bütün açıklığıyla görmektedir. Bu millet o güneşe ulaşacaktır. Ve hiçbir kuvvet onu engel olamayacaktır.
1921 (Atatürk'ün S.D.I, s.214)
Baş olacakların ortaya çıkması
Millî amaç için ortaya atılacakların, bugün ortadan kaldırılmasını düşünen yalnız saray, hükümet ve yabancılardır. Fakat, bütün memleketin aldatılmasını ve aleyhe çevrilmesini de ihtimal içinde görmek gerekir. Baş olacakların, her ne olursa olsun, gayeden dönmemesi, memlekette barınabilecekleri son noktada, son nefeslerini verinceye kadar, amaç uğrunda özveriye devam edeceklerine işin başında karar vermeleri gerekir. Kalplerinde bu kuvveti hissetmeyenlerin girişime geçmemeleri elbette daha iyidir. Zira, bu takdirde, hem kendilerini ve hem de milleti aldatmış olurlar.
Bir de söz konusu görev, resmî makam ve üniformaya sığınarak el altından idare edilemez. Bu tarzın bir derecesi olabilir. Fakat, artık o dönem geçmiştir. Açıkça ortaya çıkmak ve milletin hukuku adına yüksek sesle bağırmak ve bütün milleti, bu sese iştirak ettirmek lâzımdır. Benim, görevimden uzaklaştırıldığıma ve her türlü sonuca mahkûm bulunduğuma şüphe yoktur. Benim ile açıkça birlikte çalışmak, aynı sonucu şimdiden kabul etmektir. Bundan başka, söz konusu ettiğimiz durumun gerektirdiği adamın, diğer birçok görüş noktalarından dahi, ne olursa olsun benim şahsım olabileceği gibi bir iddia mevcut değildir. Yalnız, herhalde, bu memleket evlâdından birinin ortaya çıkması zorunlu olmuştur. Benden başka bir arkadaşı dahi düşünmek mümkündür. Yeter ki o arkadaş, bugünkü durumun kendisinden istediği şekilde harekete razı olsun!
1919 (Nutuk 1, s.44-45)
Askerlikten istifa ettiğini, Erzurum'dan valiliklere bildiren 9 Temmuz 1919 tarihli yazı:
Kutsal vatan ve milleti parçalanmak tehlikesinden kurtarmak ve Yunan ve Ermeni isteklerine kurban etmemek için açılan Millî Mücadele uğrunda milletle beraber serbest şekilde çalışmaya resmî ve askerî sıfatım artık engel olmaya başladı. Bu kutsal amaç için milletle beraber sonuna kadar çalışmaya mukaddesatım adına söz vermiş olmam sebebiyle pek âşıkı bulunduğum yüce askerlik mesleğiyle bugün ilgimi keserek istifa ettim. Bundan sonra millî kutsal amacımız için her türlü özveriyle çalışmak üzere milletin içinde bir savaşan birey olarak bulunmakta olduğumu yazıyla duyurur ve ilân ederim. 1919 (Atatürk'ün T.T.B. IV., s. 49)
Bağımsızlık amacının elde edilişine kadar, tam olarak milletle birlikte, özverili çalışacağıma mukaddesatım adına yemin ettim. Artık benim için Anadolu'dan hiçbir yere gitmemek kesindir. 1919 (Nutuk I, s. 21)
Millete hizmet etmek için en sağlam yolun, her türlü görünürdeki gösterişten vazgeçip ancak milletin içinde bulunmakla, manevî ödülü maddî ödüle tercih etmekle mümkün olacağını takdir edenlerdenim. Bu nedenle yaşamda başarmak için, millete hizmet etmek için yalnız nezaret makamına geçmek gereceğini düşünmedim. Makam tutkusu dedikleri bu ise, bende ve arkadaşlarımda böyle bir şey yoktur. Bunu herkesin açıkça bilmesini isterim. Üzerimize aldığımız görev çok kutsaldır; onun kutsallığına birtakım kişisel tutkularla zarar verildiğini hiçbirimiz arzu etmeyiz.
1919 (Atatürk'ün S.D.III, s.9)
Milletin tutsaklıktan kurtarılması, egemen ve bağımsız olarak topraklarımızda yaşayabilmesi, ancak kararlı ve namuslu ellerin milleti kısa ve doğru yoldan hukukunu ve bağımsızlığını savunmaya yöneltmesiyle mümkün olacaktır.
1919 (Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, 1969, s. 35)

Milli İradenin coşkunluğu
Millî Millî irade, kendi yönünde bir nehir gibi coşup taşacaktır. Mücadeleyi her noktasından düşünerek kabul etmiş bulunuyoruz. Memlekette umduğumuz millî uyanış ve coşku oluşmuştur. Sadece dayanıklı olmak ve görevde kusur etmemek temel şarttır.
1919 (Mazhar Müfit Kansu, E.Ö.K. (Atatürkle Beraber, Cilt: 1, s. 87)


Millî iradenin amacı

Meclis'in ve o Meclis'te beliren milletin kesin iradesi,hareket şeklimin odağını oluşturacaktır. Hiçbir sebep ve şekilde değişmesine imkân olmayan bu kesin irade, ne olursa olsun düşman ordusunu yok etmek ve bütün Yunanistan'ın silâhlı kuvvetinden meydana gelen bu orduyu anayurdumuzun kutsal ocağında boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşmaktır.
1921 (Atatürk'ün T.T.B.IV, s. 393)
Bu hareket, milletin bir arzusudur; hatta bir gereksinimidir. Bu arzu ve gereksinimi doğuran şey de kişiler değil, doğrudan olaylardır. Devletin bütünlüğünü ve bağımsızlığını tehdit eden hukuk dışı birtakım tutkular, topraklarımıza hiçbir hakka dayanmaksızın vuku bulan saldırılar, tehlike karşısında millete birleşmek gereğini duyurmuştur.
1919 (Atatürk'ün S.D.III, s. 6-7)
Millî dava, ancak bu inan, bu irade ve kararlılıkla gerçekleştirilecektir. Yaşaması ve muzaffer olması gereken naçiz şahıslarımız değil, millî kurtuluşu temin edecek olan fikirlerdir.
1919 (Mazhar Müfit Kansu, E.ÖK.Atatürkle Beraber, Cilt: I, s. 203)
En büyük Hazine: Anadolu
Aziz ve mübarek vatanımızı kurtarmak için bütün aydınların, herkesin hazır olması lâzımdır. İstanbul'a gitmeyeceğiz. Anadolu, en büyük hazinedir. Vatanın sinesinde kurtuluş çarelerini beraberce ölünceye kadar aramaya, sağlama
ya çalışacağız.
1919 (Sırrı Kardeş, M. Kemal Kırşehir'de, s30)
Anadolu'ya geçiş sebebi
Düşman süngüsü altında millî birlik olamaz. Ancak özgür vatan topraklarında vatansever, özverili arkadaşlar el ele vererek memleketin bağımsızlığı ve milletin özgürlüğü için çalışabilirler. Ben de zaten onun için gidiyorum.
1919 (Hüsrev Gerede, 20. Asır Mecmuası, Cilt: 3, Sayı : 66, 1953 s. 28)
İstanbul'u terk etmek zorunluğu, İstanbul'da oluşan elim şartlardan idi. Anadolu'ya geçmekteki amacım, Anadolu'nun ortasında ve Türk milletinin büyük kitlesi içinde, Türk milletinin yüksek karakterine ve sarsılmaz kararlılık ve imanına dayanmak idi. Bundan başka hiçbir önlemin, memleket ve milletin derin yarasına çare olamayacağına kesin olarak inanmıştım. Onun için Samsun'a ayak bastığım dakikada aldığım ilk önlem, Samsun ve çevresine dair yanımda bulunanlara gereken emirleri ve direktifi vererek hemen güneye yürümek oldu.
1924 (Atatürk'ün S.D.v, s. 101)

Beni İstanbul'dan Samsun'a götüren vapur Boğaziçi'ni terk ederek Karadeniz'e girerken İstanbul ufuklarına baktım. Orada her türlü savunması engellenmiş, kalp ve vicdanları kan ağlayan, beyinleri yanan İstanbul halkı için ağladım, gözlerim yaşardı. Fakat bu sevgili kardeşlerin, her ne olursa olsun kurtulacağına o kadar emindim ki, bu güven benim için savunma nedeni oldu.
1924 (Atatürk'ün S.D.V., s.101)
Ecdat sesi ve uyanış
Ne zaman başladığı bilinmeyen zamanlardan beri bağımsızlığın şerefi ile yaşayan milletimiz, en feci bir çökmeyle son buluyor gibi görünmüşken, tutsaklık kaygısına karşı evlâdını ayaklanmaya davet eden ecdat sesi kalplerimiz içinde yükseldi ve bizi son kurtuluş mücadelesine davet etti.
1921 (Atatürk'ün S.D. 1, s. 165)
En büyüködül
Karşı koymakta sona kalanlarımız, bir tepede yaşamlarina son verirler. Gelecekte "Burada yatanlar, vatanlarınıkurtarmaya çalışanlardır" diye bir yazılı taşa sahip olabilirlerse ödülleri, bu olur.
1920 (Fahrettin Altay, Millî Mücadele Hatıralarım; Hayat Mec. Yıl: 3, No: 127, 1959, s. 28)
Mücadeleye mecburuz

Millî savunmamızı, düşmanların bayrakları babalarımızın ocakları üstünden çekilinceye kadar bırakamayız. İstanbul mabetleri etrafında düşman askerleri gezdikçe, özvatan toprakları üstünden yabancı adamların ayakları çekilmedikçe biz, mücadelemizde devam etmek zorunluğundayız. Kendi hükümetimizin yönetimi altında mutsuz ve fakir yaşamak, yabancı tutsaklığı pahasına kavuşacağımız huzur ve mutluluğa bin kere üstündür.
1920 (Atatürk'ün T.T.B. IV, s. 307)
Associated Press muhabirine Ankara'da demeci:
Yıllarca mücadele etmek zorunluğunda olsak bile Yunanlıları Anadolu'dan kovmaya kesin şekilde karar verdik.
Türkiye Türklerindir! İşte milliyetçilerin ilkesi budur. Biz,hukukumuzu savunma için mücadeleye devam etmeye karar verdik.
1921 (Atatürk'ün S.D.V, s. 83)
Tarih ve olayların yöneltmesiyle, gerçekten içine düştüğümüz bugünkü kanlı ve kara tehlikeleri görmeyecek ve bundan heyecana kapılmayacak ve üzülmeyecek hiçbir vatansever düşünülemez. 1919 (Atatürk'ün S.D.I, s.3)

Her zamandan ziyade inanıyorum ki savaş, pahalı bir iştir. Savaşın sürüklediği facialar ve dehşetten üzgünüm. Fakat savaşmaksızın elimizdeki silâhları bıraktığımız zaman, nasıl tamamen harap olacağımızı da biliyorum.
1921 (Atatürk'ün S.D.V, s. 84)
Milli Mücadele ve örgütlenme
İzmir dramından sonra idi ki, milletimiz gerçekten duygulandı, uyandı ve derin uçuruma sürüklendiğini anladı. Ve ondan sonra hukukunu kendisi savunmaya karar verdi. Şüphesiz ki bunu yapabilmek için bir şekil almak, örgütlenmek gerekirdi; zaten her taraftan örgüt ve şekillenme daha evvel başlamış idi. Fakat, evvelâ Erzurum ve bundan sonra Sivas Kongreleri'nde genel birliğimiz oluştu. Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin bildirge ve tüzüğünün içeriği önemlidir.
1920 (Atatürk'ün S.D.II, s.11)
Benim görüşüm milletvekilleri İstanbul'a gitmeseydi,Meclis-i Mebusan orada toplanmasaydı, dışarıda güvenli biryerde toplanıp orada bütün memleketi, bütün milletin, başkent'in alın yazısını korumuş olsaydı, İstanbul işgal olunmazdı. İstanbul'un işgaline tek sebep, hükümetin bir takım anlamsız ve çürük görüşlere saparak irade zayıflığı göstermiş olmasıdır.
1920 (Atatürk'ün S.D.I, s.46)
Milli örgütün sosyal yapı içinde kuruluşu
Örgütün diğer ayrıntılarına bakacak olursak, işe köyden ve mahalleden ve mahalle halkından, yani bireyden başlıyoruz. Bireyler düşünür olmadıkça, hukukunu kavramadıkça, kitleler istenilen yöne, herkes tarafından iyi veya fena yönlere yöneltilebilir. Kendini kurtarabilmek için her bireyin, mukadderatıyla bizzat ilgilenmesi gerekir. Aşağıdan yukarıya, temelden çatıya doğru yükselen böyle bir kuruluş, elbette sağlam olur. Şüphe yok, her işin başlangıcında, aşağıdan yukarıya doğru olmaktan ziyade yukardan aşağı olması zorunluğu vardır. Birincisinin belirmesinde, bütün insanlık için amaca erişme kolaylaşmış olurdu. Böyle olmanın pratik ve maddî imkânı henüz bulunmadığından bazı girişimciler, milletlere verilmesi gereken yönün çizilişinde kılavuzluk ediyorlar. Bu suretle yukardan aşağıya şekillendirilebilir. Biz, memleketimiz içindeki yolculuklarımızda doğal olarak birinci tarzda başlamış olan millî örgütümüzün gerçek kaynağa, bireye kadar indiğini ve oradan tekrar yukarıya doğru gerçek şekillenmenin başladığını büyük memnunlukla gördük. Bununla beraber, olgunlaşma derecesine eriştiğini iddia edemeyiz. Bunun için, özellikle aşağıdan yukarıya tekrar bir şekillenmenin oluşması amacına özellikle çalışmamız, millî ve vatanî bir görev sayılmalıdır.
1920 (Nutuk III, s. 1185)


Millî Mücadele'de millî dernekler
Varlığı hususunda ciddî bir endişeye düşmüş olan millet doğrudan doğruya, bizzat müdahale ederek kuvvetini ve yönetimsel tutumunu göstermek gereğini duydu. Bunun sonucu olarak memleketin her tarafında millî cemiyetler kurulmaya başlandı.
Bu cemiyetlerin bugünkü partilerle veya kurulmakta olanlarla hiçbir ilgisi yoktur. Tersine her türlü siyasal amaçtan tamamen uzaktırlar ve varlıklarını sadece memleket bütünlüğünü, millet ve devletin diğer haklarını koruma amacına borçludurlar. Bunların hepsi aynı etkiler ve sebepler altında faaliyet göstermektedirler.
1919 (Atatürk'ün T.T.B.N, s.75)
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
Cemiyetimiz millî bilinçten doğan, bütünüyle temiz ve vatansever bir hareketin ürünüdür ve millî bir kuruluşu vardır. Hazinemiz, bağımsızlık ve vatanseverliğin değerini takdir etmeği öğrenmiş olan milletimizdir. Gelirlerimizin kaynağı, milletin kendiliğinden yaptığı bağışlardır.
1919 (Atatürk'ün T.T.B. IV, s.83)
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk cemiyeti, vatanın parçalanması düşmanlar tarafından kesin olarak duyurulduğu bir zamanda özverili milletimizin vatanı kurtarma endişesiyle birlik oluşturmasından doğmuştu. Müdafaa-i Hukuk kelimesiyle özetlenebilen kutsal amaç, her şeyden evvel vatanın içeriden bütünlüğünü, millî egemenliği ve her sınırdan insafsızca hücum eden dış düşmanların vatandan çıkarılmasını gerçekleştirmeğe yönelik idi. Bu âciz arkadaşınız, ilk andan itibaren vatanı savunma amacının gerçekleşmesi yolunda da bütün millet bireyleri arasında gerçek ve samimî bir dayanışmanın korunmasına ve yüceltilmesine kendimi verdim. En ümitsiz anlardan itibaren en buhranlı ve güçlük gösteren evreler arasında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'mizin gösterdiği sağlamlık ve kararlılığın vatanın kurtuluşunu ve milletin bağımsızlığını temin için etkili bir nedenolduğunu gönül borcu ile anarım. Bağımsızlık tarihimiz, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni ve onun saygıdeğer üyelerini yücelterek hiç silinmeyecek şekilde zihne yerleştirecektir.
1923 (Atatürk'ün TTB. Iv, s.491)
Millî Mücadele'de Trakya
Trakya davası, Anadolu davasıyla eştir. Türk milletinin özverisi, kararlılığı sayesinde her iki dava da kurtarılacaktır. O mutlu anın gelişine kadar birlik ve uzlaşma ile hareket olunması rica olunur.
1920 (Atatürk'ün T.T.B.IV, s.364)

Milli Mücadele'nin amacı

Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı.Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son sorun, bunun da bölüştürülmesini teminle uğraşılmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, bunlar hepsi anlamı kalmamış birtakım manasız sözlerden ibaretti. O halde ciddî ve gerçek karar ne olabilirdi? Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da millî egemenliğe dayanan, kayıtsız ve şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak! İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur. 1927 (Nutuk I, s. 12)
Aydın cephesinde, kutsal vatanı istilâ etmeye çalışan düşmanla Kuva-yi Milliye çarpışmakta ve her karış toprağına vatana bağlı ve özverili evlâtlarının cesetlerini gömmektedir. Hiçbir kuvvet, hiçbir yetki, tarihin emrettiği bu görevden milletimizi engelleyemeyecektir.
1920 (Nutuk 1, s. 397)
Kuva-yi Milliyemizin etkin egemeni, ancak millet ve yüksek millî amaçlardır; başka hiçbir birey ve topluluk etkili Olamaz.
1919 (Atatürk'ün S.D.V, s.79)
Bütün millet, bütün dünya bilsin ki, en sonunda millet tam bağımsızlığının temin edildiğini görmedikçe, yürümeye başladığı yolda bir an durmayacaktır.
1923 (Atatürk'ün S.D.II, s.110)
Şüphe etmiyorum ve hiç kimsenin şüphe etmeyeceğini zannediyorum ki, Büyük Millet Meclisi ve onun Hükûmeti'nin bugüne kadar izlediği siyaset, tamamen millî emellere uygundur. Bu siyasetin ne olduğunu tekrara gerek görmem. Yalnız iki kelimesini zikredeceğim ki, o da millî sınır içinde milletin bağımsızlığıdır ve bu, gayet kuvvetli ve büyük anlam ifade eder esastır. Bugüne kadar, bu esastan ayrıldığımızı akla getirecek en ufak bir işareti bile göstermek mümkün değildir. 1921 (G.C.Z., cilt: I, s. 333)
Birinci TBMM.'nin 24 Nisan 1920 günkü gizli birleşiminde söylemiştir:
İstanbul ortamının, Ferit Paşa Kabinesi'nin kabul ettiği şeyi kabul etmek şerefimizi, hayatımızı, her şeyimizi bırakmak, yani İngilizlere tutsak olmaktır. O zaman yapılacak iş yoktur. Yok, bu milleti millet olarak, insan olarak namus ve şerefiyle yaşatmak istiyorsak, kabul edeceğimiz nokta ve esas, mevcut bütün kuvvet ve araçlarımızı gereğine göre kullanarak bizi yok etmeğe çalışan düşmanların düşmanca olan emellerini kırmaktır ve ben şahsen, kesinlikle şüphe etmem ki, bütün arkadaşlarımız ancak böyle yüce hisle buraya gelmişlerdir ve yapacakları tarihî görevin büyüklük derecesini, incelik ve önemini bütün açıklığıyla anlamış bulunuyorlar.
1920 (G.C.Z., cilt: 1, s.8)
Kendi kuvvetimize dayanmak
Birinci T.BM.M'nin 29 Mayıs 1920 günkü gizli birleşiminde söylemiştir:
Bir defa varlığımızı koruma ve millî emellerimizi temin için gerçek dayanağı dışarıda değil içerde, kendi vicdanımızda bulmak ilkesini Hükümet kabul etmiştir. Çünkü, kendi kuvvetimizi göz önüne almaksızın dışardan, şuradan buradan gelecek kuvvetlere dayanarak emel izlersek ve o kuvvetten ve o imdattan yardım da gelmezse hayal kırıklığına uğrarız. Bunun için her şeyden önce, kendi kuvvetimize önem veriyoruz.
1920 (G.CZ., cilt: 1, s. 48)
Türkiye ve Türkiye halkı, bağımsızlığını ve varlığını ortadan kaldırmaya yönelik acı darbeler karşısında kaldığı gün, insanlık dünyasında hiçbir dayanak noktasına sahip bulunmuyordu. Yalnız ve ancak kalp ve vicdanındaki karar ve imana güvenerek, ya bağımsızlığına sahip ve egemen olarak yaşamaya veyahut ölmeye karar verdi. Bu kararın doğal gereği olmak üzere şu anda devam etmekte olan millî mücadelesine başladı.
1921 (Atatürk'ün S.D.ll, s. 24)
Birinci T.B.M.M.'nin 12 Mayıs 1921 günkü gizli birleşiminde söylemiştir:
Meclisimizin, millete karşı yerine getirilmesini üstlendiği karar, öteden beri ilân ettiğimiz, hepimizce bilinen bir esasta toplanmıştır. O esası, bir daha tekrar etmek isterim: Millî sınırlarımız içinde memleketin bütünlüğünü ve milletin tam bağımsızlığını temin etmek. Bizim, millete karşı üstlendiğimiz görev, bunu temin edecektir. Bu sebeple Meclis'in ve Hükûmet'in izlediği siyaset, bu amacı elde etmeye yöneliktir. Kurulunuz hedefe yürürken daima memleketin, milletin kuvvetine dayanarak yürümüştür. Bu sebeple denilebilir ki, bizim izlediğimiz siyaset, aslında bağımsız bir siyasettir. Yalnız kendi amacımızı elde etmeye yönelik ve kendi kuvvetimize dayanmış bulunan bir siyasettir.
1921 (G.C.Z., cilt: 11, s. 72)


Erzurum Kongresi
1927 yılında, C.H.P. ikinci Büyük Kongresi'ni açarken söylemiştir:
Erzurum Kongresi, belirlediği esaslar bakımından belirtilmeye ve anmaya değerdir. Sivas Genel Kongresi'nde görüşme konusu olan şeyler, aynı esaslar olmuştur. Bu esaslar, açıklanarak ve bütün memleketi içine almak üzere kabul Olunmuştur.
1927 (Atatürk'ün S.D.I, s.338)
Erzurum Kongresi'ni kapatırken söylemiştir:
Milletimizin kurtuluş ümidi ile çırpındığı en heyecanlı bir zamanda özverili saygıdeğer kurulunuz, her türlü eziyetlere katlanarak burada, Erzurum’da toplandı. Duyarlı ve soylu bir ruh ve pek sağlam bir iman ile vatan ve milletimizin kurtuluşuna ait esaslı kararlar aldı. Özellikle bütün dünyaya karşı milletimizin varlığını ve birliğini gösterdi. Tarih, bu kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir.
1919 (Nutuk 1, s. 67; Nutuk III, s. 932)

Sivas Kongresi
Erzurum Kongresi'nden sonra 4 Eylül'de Sivas'ta genel bir kongre oldu. Erzurum Kongresi yalnız Doğu Anadolu'yu temsil etmiş oluyordu. Sivas'ta Batı Anadolu'dan ve Rumeli'den de delegeler gelmiş olması nedeniyle artık vatanın bütünü Anadolu ve Rumeli'de yaşayan bütün millettaşlarımızın görüş noktalarını doğrulamış oluyordu. Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi'nde belirlenen esasları aynen kabul etmiş, yalnız ismini genişletmekle kalmamıştır. Bütün Anadolu ve Rumeli'yi içine almak üzere millî birlik ve dayanışma sağlanmıştır. 1920 (Atatürk'ün S.D.I, s.3O)
Sivas Kongresi'ni açarken söylemiştir:
Vatan ve milletin kurtuluşunu amaçlayan zorlayıcı sebepler, sizleri bunca zahmet ve engel karşısında Sivas'ta topladı. Yiğitçesine kararlılığınızı tebrik ve hoş geldiniz demekle, mutluluğumu sunarım.
Millî Meclis'in henüz toplanmamış olduğu bir sırada, baskı altına alınmış ve bağımsızlığını kaybetmiş olan Hükümet Merkezi'nin kendi başına ve haksız bir kararı veyahut millî emellere aykırı bazı dış tekliflere boyun eğme gibi olupbittilerin ihtimaline karşı Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin millî ruhu temsil ederek ve birbirini izleyerek toplanması, şüphesiz ki kurtuluşa götüren iyi bir işarettir.
1919 (Nutuk III, s. 945-946, 949)

1931 yılında, C.H.P. Üçüncü Büyük Kongresi'ni açarken söylemiştir:
Birinci Genel Kongremiz, bundan 12 yıl önce Sivas'ta,bir okul sınıfında yapılmıştı. Oraya gelen delegeler her türlü izlemeler altında, birçok güçlüklerle karşılaşmışlardı.
Görüşmelerimiz, iç ve dış düşmanların süngü ve idam tehditleri içinde yapılıyordu. Fakat, Türk milletinin gerçek duygu ve emellerini temsil ettiğine inanan Kongre Kurulu, millî görevini tamamlama gereğini, her görüşün üstünde tuttu. İzlemekte olduğumuz ilkelerin ilk esaslarını belirledi;ondan sonra da özveri ve kararlılıkla o esaslar üzerinde yürüdü, başarılı oldu.
1931 (Atatürk'ün S.D.1, s. 353)
Misak-ı Millî
Misak-ı Millî, barış yapmak için en uygun ve en azından şartlarımızı içeren bir programdır. Barışa erişmek için bir araya getireceğimiz esasları kapsar. Fakat memleket ve milleti kurtarmak için barış yapmak yeterli değildir. Milletin gerçek kurtuluşu için yapılacak çalışmalar, ondan sonra başlayacaktır. Barıştan sonraki çalışmalarda başarılı olabilmek, milletin bağımsızlığının korunmuş olmasına bağlıdır. Misak-ı Millî'nin hedefi, onu temindir.
1922 (Atatürk'ün S.D.V, s. 95)
Anadolu'nun amacı, her ne olursa olsun Misak-ı Millî'deki ilkeleri elde etmektir. Bu amaçlarının herhalde elde edileceğine, Anadolu yine kuvvetle emindir.
1921 (Atatürk'ün S.D.V, s. 82)
Kartal Şu Anda Forumda.   Alıntı ile Cevapla