Tekil Mesaj gösterimi
Eski 28.01.09, 03:31   #19
Kartal
Müdavim

Kartal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Jan 2009
Konular: 1414
Mesajlar: 5,633
Ettiği Teşekkür: 17570
Aldığı Teşekkür: 24297
Rep Derecesi : Kartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardırKartal şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: none
Standart Cevap: Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri

MİLLÎ SAVUNMA VE ASKERLİK SANATI

Ordunun görevi
Ordunun görevi, vatanı çiğnemek isteyen düşmana karşı ayağa kalkmaktır. Bu kalkış, elbette yerinde durmak için değil, düşmana atılmak için olursa kalkılmış olduğuna değer.
1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s.19)
Vatan savunmasına ait görevlerden daha önemli ve yüce görev olamaz.
(Kadri Yaman, Yurt Müdafaasında Türk Gençliği, 1938, s .3)
Millî ordu, millet birliğinin ve devlet varlığının en göze çarpan örneğidir. Ordu, dışarıya karşı devletin varlığını temin ve gerektiğinde içeride büyük asayişsizliği ortadan kaldırır. Her bireyin, devlet içinde yerine girmek görevi ve her bireyin devlet için sorumluluğu, ordu yaşamında fiilen belirgin bir şekilde görülür. Ordu, cumhuriyet aleyhine girişimlere karşı, devlet ve hükümetin irade ve kuvvetini belirtir. Bu şekilde herkesi devlet düzeninden, devlet güvenliğinden paydaş yapmak görevini yapar. Devlet ve hükümet gibi ordu da kendisi için bir varlık değil, belki, milletin yaşamak ve var olmak iradesinin bir şeklidir. Ordunun devlete karşı en birinci görevi, en üst derecede kudret ve yeteneğe sahip olmaya çalışmaktır. Devletin büyüklük ve şerefi bununla yükselir.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk'ün El Yazıları, s. 116)

Ordunun gereği ve önemi
Türk vatandaşı kesin olarak bilmelidir ki, bir milletin insanlık ve uygarlık âleminde yükselmesi ve başarılı olması, yalnız ve ancak kendi kuvvetine dayanarak, özgürlük ve bağımsızlığını dokunulmaz bulundurmasıyla mümkündür. Bunun başka çare ve yolu yoktur.
Ordu istemeyen ve ordunun yüklediği maddî, manevî özveriyi göze aldırmayan bir millet, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçirir.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk'ün El Yazıları, s. 118)
Sağlam bir devlet yaşamı için, ordunun gerekliliğine kanıt aramak gereksizdir. Etrafındaki devletler silâhlı oldukça, hayır, dünya yüzünde bir tek silâhlı devlet bulundukça görevini bilen bir devlet, bütün antlaşmalara rağmen ve bütün antlaşmalarla beraber kendi güvenliğini her şeyden evvel kendi kuvvetine dayandırır.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk'ün El Yazıları, s. 117)

Savaş araçlarına sahip olmayan veya savaş aracı zayıf olan milletler, kuvvetlilerin bağımlısı, haraç vereni, tutsağı olmuşlardır.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk'ün El Yazıları, s. 117)

Bir orduyu yaşatan güç ve ruh
Kuşkusuzdur ki, bir orduyu meydana getiren, genellikle, her birey, canlı bir makinenin canlı unsurları, parçalarıdır. Bu makineyi işleten, her unsurunu, her parçasını harekete geçiren araç, buharla işleyen motorlar değildir. O işletme aracı, ordu makinesini oluşturan canlı unsurların beyinlerindeki kuvvet ve kanlarındaki ruhtur. Bu beyinlerde ve bu kanlarda, gereken akım kuvveti ve hızı bulunmazsa makine durur ve başka hiçbir kuvvet onu işletemez. Böyle bir makinenin yeniden çalıştırılması için herhangi bir veya birkaç makinistin sanat ustalığı da yetmez ve bu işi üzerine alamaz. Çünkü bu uyuşuk beyinlerden ve durgun kanlardan oluşmuş yığınlar taş, demir ve odun yığınlarından daha hareketsiz ve daha ağırdır.
1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s. 26)
Temel cevherini koruyan, aklını ve sezişini koruyan bir ordu için mevziin önemi yoktur. Bir asker her yerde savaşır; tepenin üstünde, tepenin altında, derenin içinde de savaşır.
1921 (Atatürk'ün S.D.t, s. 174)
Bir milletin ve ordusunun güçlü oluşunun koşulları
En iyi siyasetin, her türlü anlamıyla "en çok kuvvetli olmak"ta bulunduğunu kabul ederim. Bu sözden amacım, yalnız silâh kuvveti olduğunu sanmayınız, tam tersine asker olmama rağmen bu, bence kuvvet toplamının oluşturduğu etkenlerin sonuncusudur. Benim dilediğim manevî yönden, bilimsel yönden, teknik yönünden ve ahlâk bakımından kuvvetli olmaktır. Çünkü bu saydığım niteliklerden mahrum olan bir milletin bütün bireylerinin en son silâhlarla donatıldığını varsaysak bile kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olmaz.
Bugünkü milletler arasında insan olarak yer alabilmek için silâh elde hazır olmak yeterli değildir. Benim düşünüşüme göre kuvvetli bir ordu denildiği zaman anlaşılması gereken anlam, her bireyi, özellikle subayı, komutanı uygarlığın ve tekniğin gereklerini kavramış ve ona göre iş ve hareketlerini uygulayan, yüksek ahlâkta bir topluluktur. Şüphe yok ki biricik amacı, görevi, düşüncesi ve hazırlığı vatan savunmasıyla sınırlanmış olan bu topluluk, memleketin siyasetini yönetenlerin en sonunda verecekleri kararla faaliyete geçer.
1918 (Hikmet Bayur, T.T.K. Belleten, No: 128, 1968, s.488)

Teknik araçlara sahip olmayan bir ordu ile, teknik araçlara sahip olan ordulara karşı savaşmak imkânı hemen kalmamıştır. Bu sebeple ordu oluşturulmasında çağdaş araçlar ve silâhlar, kesinlikle göz önüne alınmalıdır. Bu bir zorunluktur. Memleketin ekonomi ve sanat vaziyeti ne kadar uygun ise savaşta o kadar başarılı olunur. Bu sebeple savaş, yalnız cephelerde savaşan askerlerin faaliyeti demek değildir. Bir memlekette, bütün vatandaşların her türlü çalışma ve faaliyeti demektir. Barış zamanında da bu genel faaliyetin ortak hedefe yöneltilmesi önemlidir. Ortak hedef, bağımsızlığın dokunulmazlığını sağlamaktır.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk'ün El Yazıları, s. 114)
Süngü, kuvvet, şeref ve saygınlığın savunamadığı sınırlar, başka hiçbir ilkeyle savunulamaz.
1926 (Falih Rıjkı Atay, Atatürk'ün BA., s. 61-62)
Bir ordunun değeri
Bir ordunun değeri, subay ve komuta kurulunun değeri
ile ölçülür. 1923 (M.E.İ.S.D. I, s. 18)
Gerek komutanların ve gerek erlerin, bizzat düşüncelerini işleterek kendiliklerinden iş görebilecek üstün nitelikte yetiştirilmiş oldukları inancına ulaşmadan, bir askerî kıt'anın, bir ordunun güvenilir ve dayanılır bir kuvvet olarak tanınması dalgınlıktır, felâkettir.
1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhal, s. 22)

Zaferin koşulları
Zafer, "Zafer benimdir!" diyebilenindir. Başarı, "Başaracağım!" diye başlayanın ve "Başardım!" diyebilenindir.
1925 (Atatürk'ün S.D.II, s. 206)
Savaş meydanlarında düşmanlara üstün gelenler ve zafer kazanmış olan milletler çoktur. Fakat gerçek zafer, gerçek zafere daima aday olabilmek, zaferde gerekli olan kuvvetlerin kaynaklarını yükseltmekle, güçlendirmekle mümkündür.
1923 (Taha Toros, Atatürk'ün Adana Seyahatleri, s. 17)
Zafer ve amacı
Hiçbir zafer, amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük olan bir amacı elde etmek için gereken en belli başlı araçtır. Amaç, fikirdir. Zafer, bir fikrin elde edilişine hizmeti oranında değer ifade eder. Bir fikrin elde edilmesine dayanmayan bir zafer devamlı olamaz; o, boş bir çabadır. Her büyük meydan savaşından, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır; doğar! Yoksa başlı başına zafer, boşa gitmiş bir çaba olur.
1921 (Ruşen Eşref Onaydın, Atatürk'ü Özleyiş, s. 44)

Komutan ve nitelikleri
Komutan, yaratan demektir.
1932 (İsmail Habib Sevük, Atatürk İçin, s. 85)
Komutanlar, astlarından yüksek ve bilgili olmalıdırlar.
(Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s, 78)
Komutan olan kişi, tehlike zamanlarında askerleri kendi iradesine uygun şekilde yönetmek zorundadır; bu nedenle insanlara beğenilmekten ziyade onlara emir vermeye ve egemen olmaya eğilimli bir yaradılış ve tabiata sahiptir. Başkalarına emretmek ve egemen olmak, karar sahibi olmaya bağlıdır. Kararlılıkla yapılan bir iddia veya teklif, nadiren itiraza uğrar. İnsanlar, arkasından gidecekleri adamın, gerçekten kendilerine baş olmasını isterler; ancak bu takdirde, kendi esenlikleri için güven duyabilirler. Kuvvetli bir kararlılık için kendine güven şarttır.

Sorumluluğu üstlenmek cesaret ve isteği, komutana en çok gerekli olan bir özelliktir; bu pek nadirdir. Birçok insanlar, sorumluluğu başkalarına ait bildikleri zaman, düşünmeden en fena tehlikelere atılırlar; sorumluluk kendilerine yükletildiği anda kararsız ve çekingen olurlar. Çünkü, sorumluluğu üstlenmek, felâketli zamanlarda suçlu olmak demektir. Sorumluluktan korkmak, kalbin gizli bir halidir. Halbuki, bir komutan ancak sorumluluğu üstlenmek cesareti sayesinde büyük işler görebilir. Çünkü, deneyim ve bilgi noktasını tamamlayacak yardımcılar daima bulunabilir. Sorumluluğu üstlenmek cesareti, komutana bir soyluluk veren yüksek kalplilikten doğar. Bu doğuştan gelen özellik, kibirli olmamak şartiyle, komutanı herkese üstün yapar.
Komutan olan kişinin, insan tanıması gereklidir. Çünkü, ordu cansız bir âlet değildir. İnsanların değerleri, mizaçlarına ve duygularına göre değişir.
Cesaret ve yiğitlik, her askere gereklidir. Fakat komutan, büyük adamlara özgü yaradılıştan ve az bulunur bir cesarete sahip olmalıdır. Bu çeşit cesaretin sahibi, onun varlığından haberdar olmaz; ölümden korkmamak hali kendisinde o kadar doğaldır ki, en şiddetli bir tehlike zamanında, herkes az çok bir şaşkınlıkla iş gördüğü halde, onun fikrinde daha ziyade kuvvet ve yaratma gücü oluştuğu hayretle görülür.
Komutan olanlar için daha birçok güzel huylar sayılabilir. Fakat, büyük komutanlara birtakım kusurlar da yöneltilir. Örneğin: Merhametsizlik. Yüz binlerce insanın dövüştüğü savaş meydanları, her çeşit felâket ve sefalet yeri olabilir. Ortalık cesetlerle dolar, kan deryası haline gelir. Böyle manzaralar karşısında herhangi bir insan acıma ve merhamete gelir, ürker. Burada da komutanı koruyacak, kendine özgü özelliktir. Buna merhametsizlik diyorlar; halbuki bu, gerekli bir katılıktır.Bir komutanda bulunması gerekli nitelikler göz önüne getirilince, her millette büyük komutanların az olarak yetiştiğinin sebebi kolay anlaşılır.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K.Atatürk'ün El Yazıları, s. 112-113)
Komutanların en büyük cesareti, sorumluluktan korkmamalarıdır. Gerçekten sorumluluğun ağırlığını, ben kendi kişiliğimde denedim. Namuslu ve onur sahibi bir komutan için ölüm, hiçbir zaman hatıra gelmez; onu düşündüren, yaptığı işlerin yerinde olduğu ve olmadığıdır. Tersine, geri çekilme manevrası için komutanda pek büyük karar yanılmazlığı, görüş kudreti olmak gerekir. Bizim ordumuzu felâketlere götüren, çoğu kez geri çekilme manevrası için çaba ve karar sahibi komutanlarımızın yokluğu olmuştur. Üstün düşman saldırısı karşısında, ekseriya komutanlar askerin kendi kendine yerlerini terk ettikleri zamana kadar karar vermekten korkup çekinirler ve sonra da geri çekilmeyi bir suç ve askeri suçlu görürler.
1918 (M. Kemal Atatürk'ün Karlsbad Hatıraları, Afetinan, s. 41-42)
Eksiksiz bir komutanı oluşturan şey, eksiksiz ahlâktır.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk'ün El Yazıları, s. 112)
Komutanlar, emir vermiş olmak için emir vermezler.Gerekli ve yapılabilme yeteneği olan hususları emrederlerve emir verirken, kendini, o emri yapacak olanın yerine koymak ve emrin nasıl yapılacağını ve uygulanacağını düşünmek ve bilmek gerekir.
1922 (Nutuk II, s. 744)
Komutan olan bir kimsenin, büyük bir kararlılıkla fırsatları elden kaçırmaması gerekir. Aynı zamanda, akla uygun olan şeyleri izlemesi gerekir. Değişikliklerin belli ve belirli vaziyetleri yoktur.
1930 (Ayın Tarihi, No: 73, 1930, s. 6051)
Komutanlık, pek önemlidir. Bir ordu, gerçek bir komutanın emri altında, kendinden büyük kuvvetleri mağlup edebilir. Aynı ordu herhangi bir komutanın emri altında, sebepsiz mağlup olabilir. Mağlup bir ordu, güçlü bir komutanın emri altında muzaffer ve galip olabilir. Büyük komutanlar pek çok defa, başkasının egemenliği altına geçmiş ve dağılmaya yüz tutmuş milletlerin savaş kuvvetlerine yeniden bir canlılık vermeyi başarmışlardır. Çoğu kez bir büyük komutanın ölmesiyle veya ordu üzerinden çekilmesiyle, milletlerin askerî şerefinin de yavaş yavaş ortadan kalktığı görülmüştür.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk'ün El Yazıları, s. 112)
Vatandaş bilmelidir ki, ordu ne kadar önemli ise, onun başına geçirilecek olan millî başkomutan da başarı için, en aşağı o kadar önemlidir.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk'ün El Yazıları, s. 113)
Saldırıyı komutan yapar, savaşı yönetmek kudretindeki komutan! Efendiler, komutan kimdir bilir misiniz? Subay vardır ki yönetimine yüz veya bin kişi verebilirsiniz. Fakat ne zaman ki alaylar ve tümenler, dağlar ve dağlarla ayrılarak cepheler yüzlerce kilometre uzunluğunca gider, işte bu gözlerin görmediği geniş alana komuta edecek adam, başka değerde ve başka kudrette bir adamdır!
1922 (Yunus Nadi, Atatürk'ün Vasıfları, En Büyük Kaybımız, s. 231)
Komutanlar, her vaziyet ve andaki duruma karşı gereken önlemleri duraksamadan ve hızla almak zorundadırlar.
1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s. 22)
Eğer ben askerî yaşamımda, Suriye geri çekilme hareketinin bir kısmını yönetmemiş olsaydım, Sakarya Meydan Savaşı'ndan önce geri çekilme hareketini yapmaya bu kadar kesinlikle cesaret edemezdim.
(Afetinan; M.K Atatürk'ten Y, s.10)
Olağanüstü ve ansızın beliren durumlarla ilk karşılaşan, bir kıt'anın en büyük komutanı değildir.
1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s. 22)
Kolordu komutanı demek, dünyanın her yerinde, her millette, en büyük komutan demektir. Kolordu komutanından sonra başka büyük komutan yoktur. Ancak çeşitli kolorduların hareketlerini yönetmesi için üzerine ordu ve grup komutanı geçer. Daima, askerî kuruluşta en büyük komutan, kolordu komutanıdır ve kolordu komutanının görevini yapması demek, savaşların içinde ve subayların içinde bulunması demek değildir ve böyle bir hareket hoş karşılanmaz. Kolordu komutanı, yanındaki tümen komutanlarına emir verir ve onu yaptırır; görevini bu şekilde yapar.
1920 (Atatürk'ün S.D.I, s. 109)
Cephenin insan sayısıyla, gıdasıyla, giyeceğiyle, silâh ve cephanesiyle ve diğer işleriyle ilgilenen başkomutan, elbette bütün bunların geride bulunan kaynaklarıyla ilgilidir. Gerçi, hem cephe ile hem de geride birçok işlerle uğraşmak güçtür. Bir adara, hem cepheye komuta edecek, savaş idare edecek hem de aynı zamanda arkadaki bölgelerde birçok şeylerin yapılmasını sağlayacak. Bunu bir adam nasıl yapabilir? Şüphesiz yapar.

Fakat yapar dediğim zaman başkomutan bu an, cepheye komuta eder; sonra oradan kalkar, filân yere gider, yiyecek işini yapar; filân yere gider, eksikleri tamamlama işini yapar demek değildir. Büyük işler üstlenmemiş insanların, bu husustaki kararsızlıklarını bağışlamalıdır. Bakınız! Size bir örnek söyleyeyim: Ben, çok acemi komutanlar gördüm. Örneğin, bir alay komutanı, yeni tümen komutanı olmuş veya bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuş; biraz da deneyimsiz!.. Henüz deneyim kazanmaya zaman bulamadan güç vaziyetler karşısında kalmış, yaşamında bir tümene alışmış iken, düşman karşısında iki veya üç tümene birden komuta zorunluğunda bulununca, kararsızlığa düşmesi ve güçlüklere uğraması doğaldır. Bir tümene komuta ettiği zaman, mümkün olduğu kadar, bütün tümen birliklerini gözü altında birleştirmek ve yönetmek imkânına sahip olan bir acemi komutan, iki üç tümenin gözünden uzak mevzilerde savaşını yönetmeye mecbur olduğu zaman, kendi kendine, "Ben hangi tümenin yanında bulunayım, onun mu, bunun mu; orada mı, burada mı?" diye sorar. Hayır! Ne orada bulunacaksın, ne de burada! Öyle bir yerde bulunacaksın ki, hepsini yöneteceksin! "O zaman ben her birini gereği gibi göremem!" der. Şüphesiz ki göremezsin, elbette gözlerinle göremezsin! Akıl ve sezişinle görmek gerekir.
1922 (Nutuk II, s. 660-661)
Komutanlar, askerlik görev ve gereklerini düşünürken ve uygularken beynini siyasal düşüncelerin etkisi altında bulundurmaktan sakınmalıdırlar. Siyasal yönün gereklerini düşünen başka görevliler olduğunu unutmamalıdırlar.
1927 (Nutuk II, s. 492)
Komutanlar, emri altına verilen millet evlâdını, memleket araçlarını, düşmana, ölüme yöneltirken tek düşüneceği nokta, milletin kendisinden beklediği vatanî görevi ateşle, süngü ile ve ölümle yapmak ve sonuçlandırmaktır. Askerî görev, ancak bu anlayış ve görüşle yapılabilir. Sözle, siyasetle, düşmanın aldatıcı vaatlerine kulak vermekle, askerlik görevi yapılamaz. Komutanlık görev ve sorumluluğunu yüklenecek kadar omuzlarında ve özellikle beyninde kuvvet bulunmayanların, feci sonuçlarla karşılaşmasından kaçınılamaz.
1927 (Nutuk II, s. 492)

Millî Mücadele'nin sonunda bir komutanım, bana şöyle bir telgraf çekti: "Emir ver, bir hafta sonra Matapan Burnu'ndayım.*" Derhal kendisine "Dur!" emri verdim. Belki, dediği doğru idi. Fakat biz, ülkeleri değil, insanların kalbini fethetmek isteriz. Eğer biz, o zaman durmasını bilmeseydik, bugünkü dünyayı kapsayan saygınlığımız ne olurdu! Komutanlar da sanatçılar gibidirler, yerinde durmasını bilmezlerse zaferleri kalıcı olmaz.
(Atatürk'ten B.H., s. 39)
Bir komutanın tutsaklığı da bağışlanabilir. O zaman ki, askerlik görev ve gereklerini yapıp uygulamakta elindeki kuvveti sonuna kadar, son süngü ve son nefese kadar kullandıktan sonra kanını akıtmak fırsatını bulamaksızın düşman eline düşerse... Bütün ordusu, üstün düşman ordusu karşısında mağlup ve kendiliğinden geri çekilirken, kılıcını çekip tek başına atını, düşman başkomutanının çadırına sürerek ölüm arayan Türk komutanları görülmüştür.
Bir Türk komutanının, ordusunu kullanmaksızın, herhangi kötü tesadüf, herhangi kötü talih sonucu bile olsa, düşmana tutsak olmasını biz bağışlasak da, tarih, bunu asla affetmez ve affetmemelidir. Türk Devrim Tarihi'nin gelecek kuşaklara seslenişi ve uyarısı işte budur!
1927 (Nutuk 11, s. 492 - 493)
Sorumluluktan korkan komutanların hiçbir zaman gereken kararları veremediklerini, bunun sonucunda ise, acı felâketler meydana geldiğini şahsen ben de çeşitli zamanlarda görmüşümdür.
1918 (Ruşen Eşref Onaydın, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, 1930, s. 69)

Savaş ve meydan savaşı
Savaş, sürekli mücadele halinde bulunan gözle görülmez kuvvetlerin göze görünür şekil ve görünüş almasıdır.
1925 (Atatürk'ün S.D. II, s. 206)
Savaş, nihayet meydan savaşı, yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan savaşı, milletlerin bütün varlıklarıyla, bilim ve teknoloji alanındaki düzeyleriyle, ahlâklarıyla, kültürleriyle, özetle bütün maddî ve manevî kudret ve erdemleriyle ve her türlü araçlarıyla çarpıştığı bir sınav alanıdır. Bu alanda, çarpışan milletlerin gerçek kuvvet ve değerleri ölçülür. Sonuç yalnız maddî güçlerin değil, bütün kuvvetlerin, özellikle ahlâkî ve kültürel kuvvetin üstünlüğünü görünür hale getirir. Bu sebeple meydan savaşında yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün maddî ve manevî varlığıyla mağlûp edilmiş sayılır. Böyle bir sonucun ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Yok oluş, yalnız savaş alanında bulunan ordu ile sınırlı kalmaz. Asıl, ordunun ait olduğu millet feci sonuçlarla karşılaşır. Tarih, başlarındaki tacidarların, hırslı politikacıların birtakım hayalî emellerle, aracı durumuna düşen işgalci orduların, işgalci milletlerin uğradığı bu çeşit sonuçlarla doludur.
1924 (Atatürk'ün S.D.II, s. 178)
Savaş demek, iki milletin, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla ve bütün varı yoğu ile, bütün maddî ve manevî güçleriyle birbiriyle karşı karşıya gelmesi ve birbiriyle vuruşması demektir. Bu nedenle bütün Türk milletini, cephede bulunan ordu kadar fikren, hissen ve fiilen ilgilendirmeliydim. Millet bireyleri, yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyde, evinde, tarlasında bulunan herkes, silâhla vuruşan savaşçı gibi, kendini görevli hissederek, bütün varlığını mücadeleye verecekti. Bütün maddî ve manevî varlığını, vatan savunmasına vermekte geç davranan ve hoşgörü gösteren milletler, savaşı gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılamazlar. Gelecek savaşlarının tek başarı şartı da en fazla bu söylediğim hususta saklı olacaktır. Daha şimdiden Avrupa'nın büyük askerî milletleri, bu hareket tarzını yasa haline getirmeye başlamışlardır.
1927 (Nutuk II, s. 619)
Bir milletin alın yazısını olumlu ve olumsuz olarak belirleyen, meydan savaşlarıdır. Çünkü bir savaşın sonucu, ancak meydan savaşlarındaki zafer veya yenilgiyle belli
Olur. (Afetinan, Ülkü Dergisi, Cilt: 2, Sayı : 22, 1948, s. 9)
Savaşta ordunun yüksek morali
Çanakkale Savaşları sırasında verdiği bir emrin son sözleri:
Benimle beraber burada savaşan bütün askerler kesin olarak bilmelidir ki üzerimizde bulunan vatan ve namus görevini tam olarak yerine getirmek için bir adım geri gitmek yoktur! Uyku ve istirahat aramanın, bu istirahatten yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebep olabileceğini hepinize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın benimle aynı düşüncede olduklarına ve düşmanı bütünüyle denize dökmedikçe yorgunluk işaretleri göstermeyeceklerine şüphe yoktur!
1918 (Ruşen Eşref Onaydın, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, 1930, s. 47)

Çanakkale Savaşları sırasında komutanlara verdiği emre ilâve ettiği bir söz:
- Size ben saldırı emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman sırasında yerimizi başka kuvvetler ve komutanlar alabilir.
1918 (Ruşen Eşref Onaydın, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, 1930, s. 31)
Askerî ahlâk ve moral sağlamlığı
Savaşın ve askerlik sanatının öğrenilmesine sebep olan araçların en mükemmeli, en gerçeği ahlâktır. Askerî ahlâk ise, çeşitli rütbelerdeki komuta sahiplerinin yetenek ve yeterlik kazanmalarını temin suretiyle sağlamlaştırılır. Ordularda, subayların büyük bir kısmı savaşlarda bulunmuş ve sorumlu hizmetler yapmış olduklarından, savaş ateşini kendi kalplerinde yakmış olurlar. Bu hal, onların meslek bakımından yararlanmalarını sağladıktan başka, morallerini de herkesten fazla sağlamlaştırmaya hizmet eder.
1938 (Faik Türkmen, Atatürk'ün Ahlâk Düşünceleri ve Tefsiri, s. 3)
Kitaplarda, bir yerde pek cesur olan asker, diğer bir yerde ürkek ve tersine, bir yerde ürkeklik göstermiş bir askerî kıt'anın diğer bir yerde cesur olabileceğini okudum. Ben, daima askere özgü huya, ruhî ve manevî duruma çok dikkat ederim. Gerçekten bu hali birçok defalar ben de gördüm. Bunun çeşitli sebepleri olabiliyor. Komutanların hâl ve şanı ve kalp kuvveti ve kendine güven dereceleri pek büyük önem taşır.
1918 (M. Kemal Atatürk'ün Karlsbad Hatıraları, Afetinan, s. 42)
Askerin ruhunu kazanmak
Herhalde askerlerimizin ruhunu kazanmak bizim için bir görev olduğu gibi, evvelâ onlarda bir ruh, bir emel, bir karakter yaratmak da Allah'tan ve Medine şehrinde yatan Cenab-ı Peygamber'den sonra bize yöneliyor.
1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s. 18)
Savaş yaşamsal ve zorunlu olmalı
Ne olursa olsun şu ve bu sebepler için, milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş, zorunlu ve yaşamsal olmalı. Gerçek inancım şudur: Milleti savaşa götürünce vicdanımda acı duymamalıyım. "Öldüreceğiz!" diyenlere karşı, "Ölmeyeceğiz!" diye savaşa girebiliriz. Ama, millet yaşamı tehlikeye uğramadıkça, savaş bir cinayettir.
1923 (Atatürk'ün S.D. II, s. 124)
Şimdiki ülküde asker bile ölmek için değil, ölmeden savaşı kazanmaya uğraşıyor.
1930 (Ayın Tarihi, Cilt: 24, sayı: 82-83, 1931)

Ölmek, ancak öldürmek niyet ve amacına yönelmiş olmak gerekir. Fakat öldükten sonra hiçbir amaç temin edilemeyecekse neye yarar?
1920 (Atatürk'ün s.D.1, s, 81)
Savaş ve talih
Tutsak edilen Yunan Generali Trikopis'e söylemiştir:
Savaş, bir talih oyunudur, General! Bazen, en ustasıda yenilir. Siz, görevinizi yaptınız. Sorumluluk talihten geliyor, üzülmeyiniz!
1922 (Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı, s. 277)
Kartal Şu Anda Forumda.   Alıntı ile Cevapla