Tekil Mesaj gösterimi
Eski 09.11.09, 21:21   #1
Mathematician
Kroniköğrencideğilartık:D

Mathematician - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Sep 2009
Konular: 298
Mesajlar: 3,187
Ettiği Teşekkür: 12966
Aldığı Teşekkür: 17543
Rep Derecesi : Mathematician işlenmemiş cevherMathematician işlenmemiş cevherMathematician işlenmemiş cevherMathematician işlenmemiş cevherMathematician işlenmemiş cevherMathematician işlenmemiş cevherMathematician işlenmemiş cevherMathematician işlenmemiş cevherMathematician işlenmemiş cevherMathematician işlenmemiş cevherMathematician işlenmemiş cevher
Ruh Halim: Cok Yorgun
Standart 10 Kasım 2004 - Bursa Erkek Lisesi

Saygıdeğer meslektaşlarım, sevgili öğrenciler;

Son yıllarda ben bu kürsüye “Atatürk adına” konuşma yapmak için çıktığımda, nedense sizlere öyle ciddi konulardan bahsetmek isteği gelmiyor(!) içimden. Nasıl istekli olayım ki? Toplumsal ikilemlerimizle bir bilinmeyen yola doğru sürüklendiğimiz bugünlerde, “ulusal bilinç” yoksunluğumuzun ayyuka çıktığı, “ulusal birliğimizin” zedelendiği, “sığ”, “kuru”, ve “boş” tartışmalarla zaman kaybettiğimiz şu günlerde daha ne beklenebilir ki benden?

En büyük Türk, Atatürk’ün aramızdan ayrılmasının ardından tam 66 yıl geçmesine rağmen, hala ülkemizi hedeflediğimiz o “ çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine” çıkartamamışsak ve hala Bursa gibi bir kentimizde kadınlarımızın %20’si okuyamaz; yazamazken; bizler hala hamaset tellallığı yapıyorsak; geleceğimizin güvencesi diyerek yetiştirdiğimizi zannettiğimiz siz gençleri, Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu’nun da haklı olarak yakındığı gibi, ellerinize “tost” tutuşturup, beyinlerinizi de “test” kıskacına alarak heba ediyorsak; kütüphanelerimizi kilitli, laboratuarlarımızı da ıssız bırakmışsak; hangi ciddi konuşmayı yapmamı beklersiniz benden?

Dünyadaki son gelişmelerden habersiz yetiştirdiğimiz siz sevgili gençleri kısa yoldan köşe dönme hayalleriyle, “lotoyla, totoyla”, pop kültürüyle ve daha başka seçeneklerle karşı karşıya bırakıp heba ederken, hangi yürekle Atatürk adına ve Onun anısına konuşabilirim ki?

Değerli Tarihçi Prof. Dr. Şinasi Altındağ’ın çok yerinde betimlediği “kanlı ve yağlı olan kasap süngeriyle silinmiş yüzleriyle”(1) ortalıkta dolaşanlara ve yine Değerli Hukukçu Yekta Güngör Özden’in dile getirdiği, “dinini kin, kininin din”(2) haline getirenlerin sömürülerini açıkça sürdürdükleri bir ortamda, hangi yüzle Atatürk adına konuşayım?


Gelin bırakalım bütün bunları.. Sizlere bu 10 Kasım’da, yeni görmüş olduğum bir “düş”ümü anlatayım:

Yoğun geçen bir çalışma haftasının sonu idi. O gün de yine alışılmışın dışında erken uyumuştum. Hem bundan hem de yukarıda sıraladığım sıkıntılarımızın bir yansıması olacak ki; geçen gece de Atatürk’le ilgili bir düş gördüm. Sabrınıza sığınarak anlatıvereyim:

Bursa’daki o güzel Botanik Parkı’nın yemyeşil çimenleri arasında geziniyorum. Kuş cıvıltıları ve çocuk sesleri arasında nereden aklıma geldi bilemiyorum. Ted Turner’in “ya bir yol açın ya bir yol bulun ya da yoldan çekilin”(3) sözlerini mırıldanıp duruyordum. Tam “gül bahçesi” nin yanına gelmiştim ki, yapraklarını dökmekte olan çınar ağaçlarının arasında hızla birisi çıkageldi yanıma. O da ne? Mustafa Kemal Atatürk bu!... Atam yanıma geldi, selamlaştık ve el sıkışıp sarıldık birbirimize... o anki heyecanımı anlatamam. Mırıldanmakta olduğum sözleri O da duymuş.

-“Ne ‘yolu’ deyip durursun çocuk, sizin yolunuzu açmamış mıydık biz?” dedi.

Yutkundum bir kez... Sözlerim boğazımda düğümlenivermişti. Yüzümü sessizce yana çevirdim.

-“Hayrola canın mı sıkkın?” diyerek bir omzumu tuttu ve “gel oturalım şuraya biraz da anlat bakalım.” Dedi gülerek.

Ama ben gülemiyordum. Ülkemizin içine düştüğü sıkıntıları kısaca anlattım ve sıkıntılarımın sebebi budur Atam, dedim. O ise sevecen ve kararlı bakışlarıyla, beni iyice süzdü ve ardından da akıcı, güzel ve aynı zamanda arı Türkçesiyle beni teselli etmeye çalıştı.

“Ben sizlerden önceki öğretmenlerimize daha Büyük Zaferden hemen sonra, 27 Ekim 1922 Cuma günü akşamı Bursa’da Şark Tiyatrosu’nda ‘... önce düşünsel ve toplumsal güçlerin kaynaklarını temizlemekten başlamak gerekir. Yurdu ve ulusu kurtarmak isteyenler için yurtseverlik, iyi niyet, özveri, gerekli olan niteliklerdir. ... Nedir ki bir toplumda hastalığı görmek için bu nitelikler yetmez; bu niteliklerin yanında bilim ve teknik gereklidir. Bilim ve teknikle ilgili çalışmaların başladığı yerse, okuldur. Bunu için okul gereklidir.”(4) dememiş miydim? Diye sordu, yüzüme bakarak. Sonra devamla “... Sizin başarılarınız, cumhuriyetin başarısı olacaktır... Yeni Türkiye’nin birkaç yıla sığdırdığı askerlik, siyaset ve yönetim alanındaki devrimler, sizin; sayın öğretmenler, sizin toplumda ve düşünce yaşamımızda yapacağınız devrimlerinizdeki başarınızla gerçekleşecektir. Hiçbir zaman unutmayın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar ister.”(5) diye de uyarmıştım. Bu uyarılarımı dikkate almadınız mı yoksa? diye sordu.

Sözlerini bitirirken sorduğu bu can alıcı sorusunu duyar duymaz sinirlerim boşalıverdi. Bu kez ben başladım konuşmaya: “Atam O Şark Tiyatrosu’nu önce “Saray Sineması” yaptık, en sonunda da adını “Prestij Sineması”na çevirdik dedim. Yanındaki derenin üzerinden geçen Setbaşı Köprüsü’nün bitişiğindeki, yabancılardan kalma konsolosluk binalarını da yerinde bir karar verip, onarıp çağdaş bir kütüphane yaptık. Ancak oraya gelenler genelde ya emekli olmuş yaşlılar, ya da üniversite sınavlarına hazırlanmak için dershanelerine ait testlerini çözen öğrenciler. Sizin sözlerinizi duyamaz oldular. O kadar cılızlaştılar, o kadar yoruldular ki, laboratuarlara uğrayamazlar, dinlenirler. Hep tatil olsun, izin olsun isterler. Hatta sıraladıkları bin bir mazeretlerinin ardından da büyüklerine özenip –işlerine de öyle geldiğinden- “İZİNDEYİZ ATAM(!?)” diye bağırırlar aman zaman deyiverdim.

Bu sözlerimin ardından Onun da sinirlendiğini gördüm.

-“Pekala yılların tecrübesi ışığında belirleyip 1937 yılında Anayasamıza dahil ettiğimiz ‘ilkelerimizi’ hatırlamaz mı bu cumhur?” diye sordu bu kez.


Cumhur?... Aklına geldikçe “hurra” çekerek cumhuriyetçilik yapar dedim. Ardından Milliyetçiliği milli ‘yatçılık’; Halkçılığı ‘halt’ çılık, Devletçiliği ‘devret’ çilik, Laikliği la ‘ikilik’ ve İnkılapçılığı da inki ‘lüpçülük’ olarak anlar oldu dedim.


-“İyi de ya Büyük Nutkum, Bursa Nutkum... Bunlar da mı sizleri ‘aymazlıktan’ kurtaramadı?” diye sordu. Hemen yanıt verdim: Yazmış olduğun Nutuk adlı esrinin son sayfasındaki Türk gençlerine seslenerek bitirmiş olduğun vasiyet niteliğindeki “Hitabını”, okullarımızın sınıflarına çerçeveletip astık yıllardır da, Bu “Hitabının” nerede geçtiğini ve neden yazıldığını anlayıp kavrayamadık. Türkçe yazılmışını bile anlayıp kavrayamazken, bu kez de İngiliz, Alman, Fransız v.b. halkların dillerinde yazıp okul koridorlarını süsleme kompleksine kapıldık. Sözü edilen Avrupalı halklar senin “Hitabını” ve “İlkelerinin anlamını” bizden iyi kavramış olmalılar ki, gözlerimizin içine baka baka, Atatürkçülüğü kendileri ile birleşmenin önündeki bir ‘engel’ olarak gördüklerini söylemekteler pervasızca. Daha elimi ‘dâhili bedhahlarıyla el ele, gönül gönüleler’ diyordum ki, sabredemedi ve bir soru daha sordu bana.

-“Mehmet Akif’in güzel dizeleriyle yarattığı “İstiklal Marşı” da mı açmadı gözünüzü?” dedi bu kez.

Tam bu sırada, çamların arasından bir takım sesler duyulmaya başladı ve elindeki kâğıttaki yazıları okuyarak bize yaklaşmakta olan birini gördük. Bize doğru gelen Ünlü Şairimiz Mehmet Akif’ti ve elinde tuttuğu kâğıttan okuduğu şu sözleri söylediğini duyuyorduk.

-“ARKADAŞ! YURDUMA ALÇAKLARI UĞRATMA SAKIN!”

Akif okumaya devam etti ve şu sözleri olanca sesiyle bağıra bağıra defalarca tekrarladı durdu:


-“VERME, DÜNYALARI ALSAN DA BU CENNET VATANI”


Fazla dayanamadım ve tekrar söze girerek, bu sözler de sizin resminizin ve “Gençliğe Hitabe” nizin yanında durur ve hatta tüm resmi kurumlarda bulunur. Bulunur da yazılanları anlayanların sayısı gün geçtikçe azalır, deyiverdim.

İş çığırından çıkmıştı artık. Ata’nın dudaklarından, Derne, Şam, Anafartalar, Conkbayırı, Sakarya, Dumlupınar... sözleri çıkıyordu belli belirsiz. Ardından bana hızla döndü ve omuzlarımdan tutu sıkıca. Gözlerimin içine bakarak,

-“Hey On Beşli On Beşliyi, Yemen Türküsünü, Alişimin Kaşları Kara’yı, Yanık Ömer’i bilir misin sen çocuk?” diye sordu.

-“Evet bilir ve söylerim hala Atam” dedim. Elleri omzumdaydı ve bu kez daha sert tuttu, sarstı... Sonra ellerimi tutarak, “ pekala sen ‘Zeybek’, ‘Trakya Kasabı’, ‘Ata Barı’ da oynadın mı hiç?” diye sordu.

-“Oynamaz mıyım Atam, hem de coşkuyla oynarım bunları” dedim. Bunun üzerine ellerini bıraktı ve gözlerini yanımızdaki yola çevirerek, İzmir istikametinden gelip geçen arabaları izledi bir süre. Ardından da İzmir yönüne dikti gözlerini ve derin düşüncelere daldı. Bir ara ‘Atam’ diyecek oldum... Bana bir kez daha baktı ve “gidelim artık geç kalıyoruz çocuk” dedi.


-“Nereye Atam” diye sordum ben de merakla. Yanıtı kısa, net ve aynı zamanda sertti!


-“SAMSUN’A ÇOCUK, SAMSUN’A!...”


DİPNOTLAR:

1-Bak: Yekta Güngör Özden. Atatürk ve Atatürkçülük.
2-Y. Güngör Özden. Atatürk ve Atatürkçülük s347.
3-Ahmet Şerif İzgören. Avucunuzdaki kelebek
4-Bak: Vasfi Bingöl. Atatürk’ün milli eğitimimizle ilgili düşünce ve istekleri
5-Bak: M. Kemal. Atatürk Söylev ve Demeçleri


10 Kasım 2004
Yalçın ÖLMEZ
__________________
Mathematician isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
8 Üyemiz Mathematician'in Mesajına Teşekkür Etti.