Tekil Mesaj gösterimi
Eski 13.12.09, 09:51   #1
OkyanusunKalbi
Müdavim

OkyanusunKalbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Sep 2009
Konular: 616
Mesajlar: 7,992
Ettiği Teşekkür: 27529
Aldığı Teşekkür: 40364
Rep Derecesi : OkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Oktay Sinanoğlu Hayatı ve Makaleleri

Oktay Sinanoğlu'nun Hayatı


1935'te doğan Sinanoğlu, 1953’te Atatürk tarafından 1928 yılında kurulmuş TED Yenişehir Lisesini burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya mühendisliği okumak üzere ABD'ye gitti. 1956’da ABD Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliği'ni birincilikle bitirdi.

1957’de Massachusetts Institute of Technology ' yi ( MIT ) 8 ayda birincilikle bitirerek Yüksek kimya Mühendisi oldu. 1960’ta Yale Üniversitesinde "asistant professor" (yardımcı doçent ) olarak çalışmaya başladı.

26 yaşında iken atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı ile "associate professor" (doçent) ve 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırdı ve "aaaa professor" ( profesör ) ünvanını aldı. Bu ünvan ile modern üniversite tarihinin ve Yale Üniversitesi tarihinin en genç profesörü oldu.

1964’te ODTÜ'ye danışman profesör oldu. Yale Üniversitesinde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı. Dünyada yeni kurulmaya başlayan Moleküler Biyoloji dalının ilk birkaç profesöründen biri oldu. (Watson ve Crick sarmal modelindeki dna sarmalının çözelti içinde o halde nasıl durduğunu keşfeden adam - solvofobik kuvvet ) Amerikan Ulusal bilimler akademisine Üye olarak seçildi. Buraya seçilen ilk ve tek Türk oldu.

İki defa Nobel' e aday gösterildi. Defalarca Nobel Akademisinin isteği üzerine Nobel'e adaylar gösterdi. Dünyanın sayısız yerinde sayısız buluşları ve teoremleri ile ilgili sayısız konferans verdi.

26 yaşından beri devam ettiği Yale Üniversitesinde Moleküler biyoloji ve kimya olmak üzere iki kürsüde profesör ve son 7 senedir görev yaptığı Yıldız Teknik Üniversitesinde ise Kimya dalında olmak üzere bir kürsüde Profesör olarak görevini sürdürüyor.

Türkçe'nin Yazılışı, Okunuşu


Eskişehir'e indim; Porsuk Çayı'nın orda, dükkânın adı "Lavash". İstanbul, Beşiktaş yokuşunda kebapçı olmuş "Dönerchi". Allah Allah, bunu yazan zât-ı Avrupaî anlaşılan Batı dilinde "ch" nın "c" değil, "ç" okunduğunun da farkında değil. Ve tabii böyle gülünç (daha doğrusu acınacak) misâlleri artık sıkça görüyorsunuz. Sâdece aşağılık duygusundan, sömürge ruhluluktan mı, yoksa üstüne özenti sıvanmış bir kara câhillikten mi oluyor bunlar dersiniz? Sanmam; işin temelinde "millî eğitim"i 1946'dan beri güdümüne almış yabancı danışmanların (ve tabii onların yerli emir kullarının) kademeli oyunlarından biri yatıyor. Nasıl mı?

Kademeler şöyle:

1. Önce Türkçe ikiye bölündü (yanlış adlarıyla "Osmanlıca", "Öz Türkçe", geçen iki yazımda belirttiğim daha doğru adlarıyla "Eski Türkçe", "Kök Türkçe" diye). Bilim terimleri, Atatürk'ün yolunda bir süre Kök Türkçe'den türetilip bu terimler ortaöğretime yerleşti. Ancak aynı terimleri evrenkentler pek kullanmadığı için tam bir teknik dili birliği oluşmadı. "Solcu" diye bilinen Öz Türkçeciler 1950-1980 arası tedrîcen ana gayeden uzaklaşıp Eski Türkçe'yi tasfiye yoluna girdiler. "Sağcı" diye bilinen Eski Türkçeciler ise bu tasfiyeciliğe aşırı bir tepki olarak bilim için Kök Türkçe'den türetilen terimlere dahî düşman oldular. (Bu konuları son iki yazımda etraflıca işledim). Oluşan boşluğa İngilizce bozuntusu ("Tarzanca") lâflar hücum etti. İki tarafın da saplantılıları, artan "Anglomanlıca" tehlikesine pek aldırmadılar; birbirleriyle "Kelime mi, sözcük mü?", "Millet mi, ulus mu?" diye kavga etmeyi sürdürüyorlardı.

2. İngilizce ile eğitim, önceleri yalnız fen dersleri olmak üzere ilk kez bir Türk okulunda (hem de Atatürk'ün tam tersi gayeyle kurduğu okulda) 1953'te başladı. Kısa sürede bu, devletin birçok okullarına, sonra özel ve cemaatlerinkine bulaştırıldı. 1960'ta gene dış telkinle ilk kurulan İngilizce dilli Türk evrenkentini zamanla birçok yenileri tâkip etti. Bunlarda yalnız fen değil, tüm dersler İngilizce oldu (tarih, edebiyat dâhil). Kamuoyu toptan aldatıldı (Bkz. O.S, "Bye Bye Türkçe" kitabı (Otopsi Yayınları, İst., 25.baskı 2005).

3. 1990'larda "Tarzanca" ile eğitim ilkokullara, anaokullarına kadar indirildi. (Bir ülkenin dilini yok etmenin temel yöntemi).
4. Bir yandan da Türk yazısını bozmak (sonra yok etmek) faaliyetleri yürütülüyordu. 1980 darbesinde, birden Türk yazısındaki inceltme işaretleri (^) kalktı. Tabii bu, "Eski Türkçe" sözcükleri yazılamaz hâle getiriyor, Türkçe'ye de büyük bir karışıklık darbesi vuruyordu. (Örn. "hala" "hâlâ", "kar" "kâr" ikililerindeki gibi.) İşin garibi, tasfiyeciliğe karşı olanlar dâhil "sağ"lı, "sol"lu basın-yayın bunu uyguladı. Kimin başlattığına gelince, iki taraf ta birbirinin üstüne atıyordu. Demek ki, hiçbirinden değil, olay gene yabancı danışmanlardan (yâni "güdücü"lerden) kaynaklanmıştı. [Sanırım aynı sıralarda, okullarda da Türkçe yazım kuralları öğretilmez oldu. Zâten edebiyat (ve târih) dersleri de azaltılıp duruyordu].

5. Atatürk'ün yeni Türkçe yazısı tüm dünyanın imrendiği, bütünüyle diline tam uyan, okunduğu gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir yazıdır. Herkes bu yazıyı birkaç haftada öğrenebilir. İlk defâ karşınıza çıkan bir kelimenin nasıl okunacağı, nasıl yazılacağı diye bir sorun yoktur. "Harf harf söyle" diye sorulmaz. Batı dillerinde, özellikle şu imlâsı tam bozuk "Tarzanca"da ise, biri "Adım Smith" dese, öbürü hemen, "spell it" (harfle) der. Ne gülünç; halbuki "Smith", Türkçe'deki "Mehmet" kadar yaygın bir isim. Türkçe'nin ve yazısının bilgisayar ve bilim için en uygun dil ve yazı olduğu hakkında ise Batılılar da artık yazılar yazıyorlar.

Dili İngilizce olan okullarda çocuklara okuma yazma öğretmek çok zordur. Her sözcüğün okunuşunu yazılışını çocuk ezberleyecek. Kural kaide yok. Nitekim ABD basınına göre orada liseyi bitirenlerin yüzde 60'ı kendi dili İngilizce'yi dosdoğru okuyup yazamıyor. Türkçe'de ise yakın zamana kadar çocuklar heceleme yöntemiyle ve Türkçe'nin güzel kuralları sâyesinde her şeyi hemen okuyabilir, yazabilir konuma ilk yılda gelirlerdi. Derken, Türkçe'yi yok edip yerine 250 kelimelik köle dili İngilizce'yi koymak ana planına uygun olarak, yabancı danışmanların güdümüyle okullarımızda Türkçe okumak yazmak öğretimi yöntemi değiştirilip kelime kelime, her birisinin görüntüsünü ezberleme yöntemi kondu. Sonuçta evrenkentli gençlerin bile imlâsı bozuldu (e-postalarda sık sık görüyoruz). Tabii buradaki dış güdüm gayesi, aslında sâdece İngilizce okumayı öğretmek, Türkçe'yi toptan yok etmek. Ayrıca ilkokulda Türk alfabesi öğretirken "w", "q"yu da katıyorlar.

Yukarıda, bir dizi abuk sabuk, mantıksız gibi görünen olayların, yapılanların arasında nasıl bir temel bağıntı, nasıl bir düşman hedefine doğru adım adım yürüyüş olduğunu göstermeye çalıştık. Umarım durum belirginleşmiştir.

Şimdi Türkçe'nin yazısı konusundaki ilkelerimizi şöyle sıralayabiliriz:

a. Türk yazısında inceltme (^) işaretleri herkes tarafından mutlaka kullanılmalıdır. (Bilgisayarda onları koymak da çok kolay.) Yazarlar, çıkacak yazılarında koydukları inceltme işaretlerinin aynen baskıda da olması için yayınevine, gazete, dergi idâresine (bizim yaptığımız gibi) ısrar etmeli.

b. Okullarda okuma yazma tekrar bizim usul heceleme yöntemiyle öğretilmeli. Türkçe'nin dilbilgisi, ses uyumları, terim türetme kuralları eskiden olduğu gibi çok iyi öğretilmeli.

c. Türk edebiyatı (her dönemdeki) ve târihi dersleri yeniden ihyâ edilip 1980'e kadar olduğu şekle ve miktara rücû etmeli; tarih derslerinde Türk kültür tarihine verilen yer de artırılmalı.

Tabii bütün bunların olabilmesi için her düzeydeki eğitimi düzenleyen devlet kuruluşları artık kesinkes yabancı "danışman"lar hâkimiyet ve güdümünden kurtarılmalı.

Türk gençliğinin, dolayısıyla milletinin geleceğini, kaderini gizli, açık düşmanlar değil, Türk milletinin öz vatansever evlâtları belirleyecektir.



İkiye Bölünmüş Türkçe'ye Çare ve İleri İlkeler

Geçen iki yazımızda sayısı hayli kabarık dilcilerimizin, bazı edebiyatçılarımızın, hattâ Türkçe-severlerimizin, 1950'lerden itibâren, nasıl ikiye bölündüklerini, Türkçe'nin meselelerini, başka hiçbir ülkede ve dilde görülmedik biçimde, dışarıdan üretilmiş "sahte sağ" ve "sahte sol" çatışmalarıyla karıştırdıklarını yazmıştık. Durum öyle bir hâle gelmişti ki, zâtın biri konuşurken "kelime" dese kendisine "faşist", "sözcük" dese "komünist" yaftası yapıştırılıyordu. Dolayısıyla ne diyeceğini şaşıranlar da çoktu. Mantığı rafa kaldıran ipe sapa gelmez bağnazlıklar, saplantılar, milletin her şeyine olduğu gibi Türkçe'ye de zarar veriyordu.

Ama iki taraf saplantılılarının bir kısmı, daha kötüsü, dışarıya hizmet etmeyi kendine şiâr edinmiş maskeli takımının tümü bir konuda iyi anlaşıyorlardı: Türkçe'yi millî eğitimin, bilimin dili olmaktan men etmek, yerine "Tarzanca" ile sömürge eğitimi koymak; hem de, "Eski Türkçe", "Kök Türkçe" şeklinde ikiye bölünmüş Türkçe'nin hiçbir biçimine aslında hassasiyet göstermeyip dilimizi, ona batırılan, yırtık pırtık eden, "Anglomanlıca", "Tarzanca" dediğim İngilizce bozuntusu yabancı sözcük dikenleriyle doldurmak. "Bye Bye Türkçe" (Otopsi Yayınevi, İst., 20.Baskı Mayıs 2005) kitabımızda etraflıca ve tarihî misâllerle anlattığımız üzere, dili de ikiye bölüp yok etmek (dolayısıyla Türk ülkesi ve ulusunu târihe gömmek) aaagâhının sömürgeci dış düşmanlarımız (ve dâhilî bedhahların işbirliğiyle) başlatılmış olup hâlen de desteklendiğini artık herkes idrak edebilmeli (çok şükür idrak edenler de çoğalıyor). Ancak işin kökeni anlaşılıp, özellikle dilcilerimizin, edebiyatçılarımızın, basın-yayın mensuplarının aralarında eski saplantılardan kurtulmamışlar veya olayın mâhiyetini fark etmeyip sâfiyâne Türkçe'ye istemeyerek zarar verenler varsa, onların da artık Türkçe'nin bütünü etrafında birleşmeleri, Türkçe'nin karşısındaki hakikî tehlikelere karşı hep beraber mücadeleye katılmaları gerekiyor.

Türkçe'nin Batı dillerinin (tabii şimdi özellikle günün büyük sömürgecisinin dünya köleleri için revâ gördüğü dil bozuntusunun) hâkimiyeti altında ezilip yok olmaması için yapmamız gerekenlerin bazılarını, zaman zaman yıllar öncesinden beriki bazı yazı ve kitaplarımızda belirttik.

Şimdi çareleri, mücadele unsurlarını toparlayıp ilerisi için Türkçe konusundaki ilkelerimizi sıralayalım:


1. Eski aydın diliyle, halk diliyle, târihî ve günümüz Avrasya lehçeleri ile Türkçe bir bütündür. Tümüyle kullanılmalı, öğretilmelidir. Türkçe'nin bütünü etrafında tüm aydınlarımız birleşmeli, Türkçe, târihimizle geleceğimiz arasında, hem de Avrasya coğrafyasındaki Türk halkları arasında yeniden köprü olmalıdır. Dolayısıyla:

2. Türkçe'nin bölünmesine ve tasfiyeciliğe hayır, zenginleştirmeye evet.

3. Kavramların "eski", "yeni" Türkçe karşılıkları dururken, "Anglomanlıca", "Tarzanca" lâflar kullanmayacağız. Örneğin, "teferruat" ve "ayrıntı" dururken "detay" deme züppeliği de ne oluyormuş?

4. Yeni kavramlara karşılıklar, binlerce yıllık ve halk diliyle de bağdaşık olan "Kök Türkçe"nin matematik gibi terim türetme kurallarıyla karşılanacak; bu kuralları okullarda herkes iyi öğrenecek. [Burada önemli bir yöntem meselesi şu: "Kavram"ları Türkçe'de başka türlü (ve çoğu kez Batı dillerinden daha uygun ve güzel) ifâde ederiz. Batı dili bir kelimeyi Latince vb. tesâdüfen gelmiş kökeninden harfiyen tercüme olmaz; kavrama Türkçe yeni karşılık bulmalıyız. (Meselâ, "üniversite" lâfının eski kökenini değil kavramı çevirerek, vaktiyle "evrenkent" sözcüğünü türettik, "evrensel bilgilerin üretildiği ve öğretildiği yer" anlamına.)

5. Bin yıldır kullandığımız, bazılarını Arapça, Farsça köklerden Türklerin türettiği [özelikle İngilizce ve Fransızca'da Latince, eski Yunanca'dan (Grekçe) türetme yapıldığı gibi, o devir Türkçe'sinde de çok uluslu bir büyük devlet (Batı anlamında, tarzında "imparatorluk" dememeliyiz) olmanın icâbı], çoğu halk diline kadar girmiş "Eski Türkçe" sözcükleri tasfiye etmemeli, onları da kullanmalı ve öğretmeliyiz ki geçmişimizle, atalarımızla, edebiyatımızla bağımız kopmasın.

6. Eşanlamlılar hakkında ilke: Her dilde eşanlamlı gibi başlayan kelimeler zamanla anlam kaymasına uğrar; her biri biraz değişik anlama gelmeye başlar. Bu dili zenginleştirir. (Lâf, söz; kelime, sözcük; bilim, ilim ikililerindeki gibi.) Ayrıca her kelimenin üstünde târih ve kültür birikimini yansıtan bir "çağrışım bulutu" vardır. Tüm bu sebeplerden "Eski Türkçe", "Kök Türkçe" tüm sözcükleri korumalı ve kullanmalıyız. Bir de şu misâle bakın: Türkçe'de "münakaşa", "müzakere", "münâzara" birbirine yakın ama önemli değişik anlamlara gelir. Bunları atıp (tasfiye edip), yerine sâdece, kendisi de çok güzel bir "Kök Türkçe" sözcük olan "tartışma"yı koyarsanız dili fakirleştirir, yaratılan boşluğa "Tarzanca" kelimeler dolmasına yol açarsınız.

7. Eski, yeni her türlü güzel Türkçe'si dururken İngilizce bozuntusu bir lâf paralamanın kökeninde yabancı dille (genelde şimdi "Tarzanca") eğitim yatıyor. Bu sömürge, bu misyoner okulu türü eğitim çocuklara aşağılık duygusu aşılarken, bir yandan da düşünme kabiliyetini köreltmekte, ulusal bilinci de yıpratmaktadır.

8. Garip İngilizcemsi dükkân, işyeri, şirket, renkli, allı pullu, "magazin" türü dergi/mecmua adları salgınının da kökünde aynı aşağılık duygusunu, sömürge ruhunu, ve tabii yabancı dille eğitimi bulabilirsiniz. İlkemiz, "yabancı dille eğitime hayır, mesleğe göre gerekebilecek yabancı dilleri ayrıca, yabancı dil derslerinde, yabancı dil öğretme uzmanı öğretmenlerle öğretmeye evet" olacaktır. [Atatürk'ün "millî eğitim" ilkesi de bu idi.]

9. Her düzeyden okullarımızda "Eski Türkçe", "Kök Türkçe" hepsi çok iyi öğretilecek, son on yıl öncesine kadar olduğu gibi binlerce yıllık edebiyatımızın tümü okutulacak. Gençler, 40-50 yıl önceki bir yazıyı anlamakta zorluk çekmeyecek (hattâ daha öncekileri). Nerede görülmüş? Atatürk'ün "Büyük Nutuk"unu bile "sâdeleştiriyoruz" bahanesiyle tercüme edip anlamını bile kasden değiştiriyor; üstelik ruhunu, üslûbunu, gücünü yok ediyorlar. Peyâmi Safâ'nın sâde dille yazılmış nefis "9. Hâriciye Koğuşu"nu bile "güncel Türkçe'ye tercüme" edip geçenlerde bastılar. Daha önce de "Türk okulları(!)" için o güzel Türkçeli Ömer Seyfettin hikâyelerinin, üstelik, "Tarzanca"larını çıkardılar. Görülüyor ki tüm bu kepazelikler, ahmaklıktan değil, Batı planına göre Türkçe'nin, kimliğiyle, târihiyle Türk milletinin yok edilmesi için aaagâhlanmaktadır. Bunlar kesinlikle engellenecek. Herkes, yazar nasıl yazdıysa aynen öylesini okuyup anlayacak. Yoksa, zâten ne edebiyat kalır, ne yazar.

İkiye bölünmüş Türkçe II: Tasfiyecilik

Gaye bin yıldır halk diline kadar girmiş, bazısı mânevî mânâlar da taşıyan sözcükleri tasfiye etmek, "eski Türkçe"ye "Osmanlıca" diyerek bizi târihimize, atalarımıza yabancılaştırmak, Türk Dünyası'nın o zamana dek mevcut olan ortak Türkçe'sini, ortak edebiyatımızı bertaraf etmek değildi. Ama 1950'ler ve sonrası, bilim/tekniği (kök) Türkçe'yle yapma gayesinden uzaklaşıldığı gibi, mevcut eski Türkçe kelimelerin, halk diline ve edebiyatımıza iyice yerleşmiş olanlarının bile tasfiyesi yoluna gidildi. Oluşan boşluğa vaktiyle "Anglomanlıca" adını taktığım İngilizce bozuntusu, "Tarzanca" sözcükler hücum etti. Bunlar halk diline, edebiyat, basın-yayın diline sokulmak istendi. Ne eski Türkçe, ne Türkçe! Yerine "Anglomanlıca". Bilim/teknik/tıp dilinde de aynı tutum sergilendi; eski Türkçe mevcut terimlerden vazgeçildiği gibi, kök Türkçe'den terim türetme yerine "Tarzanca" ile eğitimle derinden desteklenen yabancı, "Anglomanlıca", terimler salatası yeğlendi.

Tarih ve edebiyatımıza bağlı olan dilcilerimiz, edebiyatçılarımız, halk ve edebiyat dilinin mâruz kaldığı tasfiyeciliğe karşı çıktılar. Ama üç hataya düştüler:

1) O sıralarda başlamış olan sahte sağ-sahte sol bölünmesinin etkisinde kalarak tasfiyeciliği dil konusunda yapılan bir yanlışlık olarak telâkki etmek yerine, bunu "solculuk" (yâni o dönemin dış kaynaklı anlayışıyla "komünistlik"!) saydılar.

2) Tasfiyecilik konusunda gösterdikleri hassasiyeti, dilimize batırılmakta olan yabancı, "Tarzanca" ("Anglomanlıca") lâflara karşı göstermediler. [Bunun izâhı ne olabilir dersiniz? Herhalde "aslan Amerika" nüfuzuyla gelen İngilizce bozuntusu kelimeleri kucaklamak "komünistliğe" karşı durmak mânâsına alınacaktı. Şuur altında bile olsa, bu tavırda olanların "sağcı"lığının milliyetçilikle (kültür ve dil anlamında tabii) bir alâkası kalmadığı sonucuna varılabilirdi.]

3) Tasfiyeci "sol" kesime muhafazakâr kesimin tepkisi hedefini aşıp kök Türkçe'nin tümüne, bu arada kök Türkçe'den türetilen bilim/teknik terimlerine de taştı. Bu kesimden bazı (maalesef kilit noktalara getirilen) kimseler, (herhalde "Azmanistan"a hizmet etmeyi "anti-komünistlik" saydıklarından olacak), yabancı dille, "Tarzanca" ile eğitimin Türkiye'ye yerleştirilmesi için cân-ı gönülden çalıştıkları gibi, buna koşut olarak kök Türkçe bilim/teknik dilinin gelişmesine de karşı durup İngilizce yabancı terimlerin Türkçe'ye bulaşmasına yardımcı oldular.

"ÖZ TÜRKÇE" DERKEN?

Kök Türkçe'den sözcükler türetmekte faal olanların haylisi, bunu âdetâ eski Türkçe'yi yok etmek için kullanıyorlardı; ama bilhassa ilerleyen yıllarda "Tarzanca" istilâsına karşı çalışanlar azdı. [Bu meâlde çok değerli büyük gökbilimcimiz Prof. Abdullah Kızılırmak'ı (Bkz. A.K., "Gökbilim Terimleri Sözlüğü" ((eski) Türk Dil Kurumu yayını, Ankara, 1969); ayrıca çıkardığı "Fen Dergisi"nin ciltleri) rahmet ve şükranla anmayı borç bilirim. Kendisi, 1980 ihtilâli akabinde YÖK'ün kurdurulmasıyla birlikte dünya çapındaki rasathanesinden, yetiştirmekte olduğu doktora öğrencilerinden (Ege Evrenkenti'nde) uzaklaştırılarak, köyüne çekilmek zorunda bırakıldı. Orada kahrından 50 küsur yaşında vefat etti.] Basın-yayındaki "Öz Türkçeci"lerin (tasfiyecilik ağırlıklı olanlarının) çoğu sonradan eski Türkçe'si de, kök Türkçe'si de var ve kullanılmakta olan sözcükler yerine bol bol "Tarzanca"larını kullanmayı mârifet edindiler ( örn.: "ayrıntı" veya "teferruat" yerine şu âdi "detay" lâfı. Başka pek çok örnek için lütfen "Bye Bye Türkçe" kitabımıza bakınız). Üstelik dili yok edici en büyük tehlike olan yabancı dille eğitime karşı durmak bir yana, bizim daha 1953'te başlayan ve yıllarca tek başımıza sürdürdüğümüz mücadeleye de, "sahte sağcı"larla bu konuda pek güzel anlaşarak mâni olmaya çalışıyorlardı. Zâten sağdan da, soldan da kimin sahte, kimin gerçekten millîci, kimin gerçekten "emperyalizme karşı solcu" olduğunu, yabancı dille eğitim konusunu turnosol kâğıdı gibi sürerek hemen anlıyorduk. Bu "deney" sonuçları sonradan da hep doğrulandı. (Örneğin yıllar sonra 1995-2001 arası yabancılara topraklarımızın teslim edilmesi yasalarına hep birlikte sessizce imza basanlara bakın.]

Şimdilerde de eski sağdan da, eski soldan da (veya "dindar" kesimden) olanların bazıları "Tarzanca" kelimeler kullanarak kendilerini (duruma, kesime göre) "Avrupacı" (ne alâkası varsa), "küreselci", "çağdaş", ya da "ilerici" göstermeye çalışıyorlar. (Ama temelde, zayıflayan ulusal bilinç ve de aşağılık duygusu yatıyor.)

SONUÇTA:

Yıllar önce dediğimiz gibi (Bkz. "Bye Bye Türkçe kitabımız); "'Kelime' mi, 'sözcük mü' derken İngiliz atını alan Üsküdar'ı geçiyordu." Ama çok şükür uzun yıllar boyu mücadelemizden sonra halkımızdan, gençlerimizden, öğretmenlerimizden pek çoğunun bilinçlerinin bilenmesiyle yaban atı artık "Üsküdar"ı geçemiyor, geçemiyecek. Gerçi 1960-1980 arası "ara nesil"den bazı saplantılıların "Osmanlıca", "Öz Türkçe" ikilemi, azalarak ta olsa, devam ediyor; Türkçe'nin ikiye bölünüşü marazı geçmiş değil. Bunun tedâvisi, çâresi, bir sonraki yazımızın konusunu teşkil edecek.

Perşembenin gelişi...


Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur." denir ya, buna bir ilâve yapabiliriz:
"Eğer matematik (riyâziye) gibi düşünmeye alışkınsan, olaylar, ülkeler arasında karşılaştırmalar yapıp bağıntılar kurabiliyorsan, o zaman, perşembenin gelişini çarşambadan değil, bir önceki çarşambadan anlayabilirsin."
Son yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde vahim olaylar cereyan ediyor; Afrika'da, Balkanlarda, Orta Asya ve Kafkasya'da, Yakın Doğu'da... Bir bakıyorsun, asırlardır birlikte âhenk içinde yaşamış halklar birbirine düşürülüyor. Katliamlar, yüzbinlerce ölü, aç bilaç, susuz kalan zavallı insanlar, gıdasızlıktan ölen sayısız bebek.

Hani insanlık ilerlemişti; hani Batı, Asya'ya, Afrika'ya uygarlık getirmişti, getiriyordu?
Ne uygarlığı? Aslında Mehmet Âkif doğru söylemiş (ve her geçen gün dediğinin ne kadar doğru olduğu daha iyi anlaşılıyor): "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar." Tabii Rahmetli Mehmet Âkif'in bunu dediği zamanlar, "Uygarlık, medeniyet" denince "Batı" akla geliyordu. Sömürgeci Batı, bizzat kendisi, yağmaladığı, köle etmeye çalıştığı ülkelerde "medeniyet eşittir Batı" sahte formülünü zihinlere kazımakla meşguldu. Uzak Asya, hattâ Sovyetler Birliği teknikbiligteki hamlelerini daha yapmamıştı. Kültürle, insanlık anlayışı ve gönül terbiyesi ile, teknikte gelişme birleştirilmedikçe o maddî gelişmenin insanlığa zarar da getireceği genellikle idrak edilmemişti (tabii istisnâlar var: Örneğin Ziya Gökalp, "hars (kültür)" ile (yanlış olarak "teknik" anlamında kullanılan) "medeniyet" arasındaki fark üzerinde durmuştu). Bizim eski Asya kültürümüzde, gerçek "medeniyet"te ise birkaç bin yıldır, "Âlimin hem maddî bilim, hem mânevi ilimlerde âlim olması gerekir" anlayışı vardı. (Kitaplarımızda onun için "Bilim+Gönül" dedik).
Evet, bir bakıyorsun, düzgün düzgün gideduran bir ülkede birden iç çatışmalar, kavga gürültü, kıyamet. Ülke parçalanıyor; huzur artık bozulmuş, kavganın patırtının sonu gelmiyor. O ara ülkenin her şeyi, kamu tesisleri, altyapısı, hattâ toprakları "küreselci" postuna bürünmüş yabancıların eline geçmiştir. Eskiden refahı yerinde olan halk artık aç kalmaktadır. Toplum dağılmış, ortak değerleri kalmamıştır. Kaçan kaçana; öğrencileri dışarda, ülkenin bin bir meşakkatla yetiştirdiği hekimler dışarıda, mühendisi, bilimcisi dışarıda (gerçeklerine zâten öz yurtlarında hayat hakkı, çalışma sâhâsı yok, hele vatansever iseler). Peki o ülke için, o mazlûm halk için kim çalışacak? Vatansatarlar mı?

Dünyanın dört bir yanında, Avrupa'sı, Amerika'sı dâhil, insanlık duyguları olan, milyonlarca mazlûmun başına gelen felâketlere üzülen, daha insancıl bir dünyanın özlemini çeken insanlar var. Ama, genel kamuoylarının da, onların da, bir ülkenin başına gelen felâketlerden iş işten geçtikten, milyonlarca insan perişan olduktan veya öldükten sonra haberleri oluyor. Neden böyle geç? Çünkü büyük basın-yayın organları, Batı tekelindeki haber ajansları için katliamlar, büyük felâketler haber sayılıyor. Yoksa bir ülkede için için, sessiz sedâsız, uzun süreler devam edebilen baş aşağı gidişat, "haber" sayılmadığı için (zâten melânetleri hazırlamakta olanlar da gizlediği için) duyulmuyor, duyurulmuyor.

Halbuki, işin evveliyatına bakarsanız, o parçalanan, kana bulanan ülkelerde, 30 yıl, 50 yıl, bazen daha uzun yıllar sürmüş bir kuluçka devri boyunca "küreselci" insanlık düşmanlarının, yabancıların, sayısı zamanla artan yerli işbirlikçilerinin arkasına saklanarak, onlara gizli gizli "meşrulaştırma" imzaları attırarak o ülkenin sonunu hazırlamış bulunduklarını göreceksiniz. Araba yolda devrildikten sonra hayıflanmanın, vâveylânın ne anlamı var? Önemli olan, daha yolun başlangıcında, o bineceğin arabanın yolda devrilecek biçimde tasarlanmış olduğunu fark etmek, tedbirini almak, yol üstüne konmuş tuzakları, araba oralara varmadan bertaraf etmek. İşte öyle önleyici tedbirleri almak için, aklı başında, oyuna gelmemiş ülkelerin, "bağışıklık sistemi" dediğim etkin ve etkili "teşkilât-ı mahsusa"ları (Osmanlı Türk Devleti'nde ve Atatürk devri Cumhuriyet'inde olduğu gibi), bağımsız bir millî eğitim ve ulusal kültür siyasetleri, dış dünyada olup bitenleri sürekli araştıran, karşılaştırıp sonuçlar çıkarabilen ve devlete bilgi ve strateji ham maddesi sağlayan evrenkentleri, araştırma kurumları, vatanları için çalışan bilim adamları vardır. Şimdi yurdumuzda da, o nitelikteki faaliyetler yoğunlaşıp etkinleşmeli, son 67 yıl masaya yatırılmalı, olanlar açık seçik anlaşılıp tarihî ve kültürel bağlarımız olmuş ülkelerin başına gelmişlerle karşılaştırılmalı, ona göre tüm vatansever ve yetenekli insanlarımız birlik olmalı, önce yakın, sonra daha uzum vâdeli geleceğimizin kurtarılması için, araba devrilmeden harekete geçmelidirler. Bunları yapmak için herkesten fazla târihî birikimimiz, her dalda iyi yetişmiş, asil, vatansever ruhta bol sayıda insanımız, ve hızla gelmekte olan gençlerimiz var. Başaracağız.
Kitapları
  • 2050'ye 5 Kala Dünyanın 105 Yıllık Tarihi (ISBN 9944090674)
  • İlerisi için (ISBN 9944090611, ISBN 9944090612)
  • Türkçe Giderse Türkiye Gider (ISBN 9944090605)
  • Bye Bye Türkçe / Bir Nev-York Rüyası (ISBN 9752977634, ISBN 9752977631)
  • Büyük Uyanış (ISBN 975841027X , ISBN 9752977669)
  • Hedef Türkiye (ISBN 9758410229 , ISBN 9752977648)
  • Ne Yapmalı / Yeniden Diriliş ve Kurtuluş İçin (ISBN 9752977626)
  • Yeni Bilim Ufukları I (ISBN 9789944090)
  • Yeni Bilim Ufukları 3 Hayatın Örgüsü Elli Yıllık Biyolojinin Temellerini Sarsan Sorular (ISBN 9944090681)
  • Açıklamalı Fizik, Kimya, Matematik Ana Terimleri Sözlüğü (ISBN 9789751619679)

Akademik Kitapları
  • Modern Quantum Chemistry : Istanbul Lectures (Academic Press,1965)
  • Sigma Molecular Orbital Theory (Yale Press,1970)
  • Three Approaches to Electron Correlation in Atoms and Molecules (with K.Brueckner,Yale Press,1971)
  • New Directions in Atomic Physics (with E.Condon,Yale Press,1971)

İlgili Kitaplar
  • Oktay Sinanoğlu, Türk Aynştaynı (hazırlayan: Emine Çaykara) (ISBN 975-297-765-0)
  • Oktay Sinanoğlu, Bir Türk Dehasi (yazan: Ahmet Hakan) (ISBN 9758618342)

__________________
ForumGerçek Türkiye'nin Forumu
OkyanusunKalbi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
14 Üyemiz OkyanusunKalbi'in Mesajına Teşekkür Etti.