Tekil Mesaj gösterimi
Eski 26.02.10, 02:30   #1
LaLe
Ne Mutlu Türküm Diyene

LaLe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Jan 2009
Konular: 2490
Mesajlar: 21,832
Ettiği Teşekkür: 88528
Aldığı Teşekkür: 127782
Rep Derecesi : LaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Huzurlu
Lightbulb Geldikleri gibi giderler!






1918 Sonbaharı... Birinci Dünya Savaşı’nın sonu... İttifak cephesi yenilmiş... Emperyalizm Osmanlı Devleti’nin paylaşılmasını gizli anlaşmalara bağlamış. İngiltere "Türkiye'yi mahvedinceye" değin savaşı sürdürmeye kararlı. ABD Başkanı Wilson’a göre "Türkiye haritadan silinmeli.” Irak, Hicaz, Yemen ordularımız teslim olmuş.


Mondros Mütarekesi imzalanıyor. Osmanlı başkenti işgal altında... İngilizler İstanbul ve Çanakkale boğazlarını tutmuş. Fransızlar Senegalli zencileri Galata’ya yerleştiriyor. İtalyanlar Beyoğlu’nu ele geçirmiş, demiryollarına el koymuşlar.

Devleti yönetenler ise, düşman başına!...

Padişah ve Halife Vahdettin; İttifak cephesi çöktüğü halde, ordu ve donanmaya “Savaşa devam” diye bildiri yayınlayacak denli şaşkın. Damat Ferit gibi bir mecnunu en kritik bir dönemde beş kez sadrazamlığa getirecek kadar sorumsuz. Koca bir ulusu “koyun sürüsü” olarak görüyor. Tatlı canının ve sevgili tahtının kaygısında... “Umudunu Allah’dan sonra, İngiltere’ye” bağlamış. İlerde, Damadı Ferit ve şeyhülislamı ile birlikte İngilizseverler Cemiyeti’ne katılacak.

Damat Ferit Paşa; dünyadan habersiz, kara cahil, akılsız bir adam. Günü gelince İngilizlerle işbirliği yapacak. Emperyalist güçlere "Yunan gitsin, sizler gelin" diye yalvaracak kadar onursuz. Ahmet İzzet Paşa, düşmanın “âlicenaplığına ve iyi niyetine” güveniyor.

Enver Paşa; iyi yetişmemiş, acımasız bir megaloman... Yenilgiden daha bir hafta önce bile, savaşı kazanacaklarını söyleyebiliyor. Talat Paşa şaşkınlık içinde... En yakın gelecekten bile habersiz... Yeni askerî birlikler kurarak, müttefikleri kurtarmaktan (!) söz edebiliyor. Cemal Paşa; “Mısır fatihi olacağım” diye, Türk askerlerini Arap çöllerinde eritiyor. Bu son üçlü; bir Alman gemisiyle yurt dışına kaçacak (Daha sonra, Vahdettin de bir İngiliz gemisiyle!..)

Aydınlar!... Kimisi “her şeyin bittiğini, artık yapılacak tek şeyin bir geçim yolu bulmak olduğunu” düşünüyor. Kimisi, İstanbul'un "yurtsever ve milliyetçi" sayılan aydınları, varını yoğunu yitirip tükenmiş bir ülkenin, İtilâf devletlerinin muazzam ordu ve donanmaları karşısında hiçbir şey yapamayacağı düşüncesinde.

Umut yok!.. Bir ulus tarih sahnesinden silinmek üzere...

Kasım ayının 13. günü... Bir özel tren, homurdanarak girer Haydarpaşa Garı’na. Bıyıklarından hâlâ barut tüten, güneş başlı bir kumandan iner o trenden... Rıhtıma çıkar çıkmaz, karşı kıyılardan kulaklarına kiliselerin çan sesleri, azınlıkların sevinç çığlıkları çarpar. Başını çevirir, gördüğü manzara şudur: Düşman zırhlıları, zafer bayraklarını açmış, Boğaziçi’ne giriyor; bordalarındaki topları birer birer Yıldız Sarayı’na, Bâbıali’ye, Türk semtlerine çevirmekte...

Genç kumandan, Mustafa Kemal Paşa, bir süre bakar; kılı kıpırdamaz, yalnızca şu tümce dökülür ağzından: “Geldikleri gibi giderler!”

Bu söz büyük.., bu söz derin.., bu söz anlam yüklü...

Hemen herkes boyun eğmiş; kimi aman dilemiş, kimi sinmiş, kimi köşesine çekilmiş. Yalnız biri, İngiliz ordularını Toros dağlarında durdurmuş, otuzyedisinde bir general; alnı dik, başı yüce, meydan okuyor: “Geldikleri gibi giderler!”

Nasıl olur? Nasıl böylesine kesin konuşur? Geleceği de görür, aynen gerçekleşir söylediği!...

Evet, bu sözün ardındaki giz nedir?

Yanıt zor değil!.. O giz, bir sentez... Yüreği ve aklı tek bir insanda kaynaştıran eşsiz bir sentez!.. Bu sözü söyleyen farklı... Bu sözü söyleyen, -F.R. Atay’ın dediği gibi- yalnız bir “vatan adamı değil, aynı zamanda bir bilim adamı!..”

Evet, bu sözü ancak katıksız bir yurtsever -yaşamını, her şeyini feda edecek derecede- ülke sorunlarıyla ilgilenen, onların üzerinde kafa yoran, onlara çözüm arayan söyler. Bu sözü ancak, can çekişen ulusunu düşünmekten gözleri uyku görmeyen,“Tarih benden görev bekliyor... Neden bir Mustafa Kemal çıkmasın” diyebilen; her koşul altında, cephelerde bile dünyada ve yurdunda olup bitenleri izleyen, ülkesinin geleceğini düşünüp kestirmeye çalışan; atacağı adımları, yapacağı hizmetleri önceden tartıp planlayabilen söyler.

Eğer biri “sorun biz değiliz, sorun vatandır... Şahsımız için değil, ulusumuz için çalışalım” diyebiliyorsa; halkın ve devletin çıkarlarını her şeyin üstünde tutuyorsa; sorumluluk yükünü ölümden de ağır buluyor, görev duygusuyla yatıp görev duygusuyla kalkıyorsa, bu sözü söylemek onun için elbette bir çocuk oyuncağıdır.

Ne var ki yalnızca yurtseverlik bu yükü kaldırmaya yetmez; onun yanı sıra akıl, bilgi ve deneyim sahibi olmak gerekir. Yurtsever olan dışa, topluma döner; hedefini sezer ve özveriyle benimser. Buna karşılık bilgili olan, hedefi ve ona ulaşma yollarını görür. Gerçekçi çözümler, politikalar üretir. Geleceği kurgulayabilir. Görüşündeki kesinlik de bilgiden ileri gelir. Bütün birikimini hedefe yoğunlaştırır; çünkü yurtseverdir.

Ayrıca bilgiyi, bilimsel verileri hedef yönünde organize etmek, sıraya dizmek, karşılaştırmak, sınamak, doğru ve uygun olanları seçmek gerekir. Bu da akılla olur. Öte yandan, bilimsel bilgiden, kendine güven doğar. Çünkü bilimsel birikim; yurtsevere, insanı, toplumu, dünyayı tanıtır; sorunların kaynaklarını, çıkış yollarını, halkını, çalışma arkadaşlarını, onlarda işleyebileceği cevheri, dayanabileceği gücü gösterir. Niyetin eyleme dönüşmesi, bulunan çözümlerin somutlaşması ise, nesnel dayanaklar, güç ve makam gerektirir. Bu nedenledir ki bu sözü ancak akıllı olan, kendine güvenen, yükselme tutkusu olan söyleyebilir.

Tarihin Türk ulusuna ne büyük bir cömertliğidir ki, tam yerinde ve tam zamanında, bir kişide, Mustafa Kemal Paşa’da bütün bu özellikler bir araya gelmiştir: O daha Harbiye’de iken, çok çalışkan, kendini yetiştirme tutkusuyla yanıp tutuşan bir gençtir. Geniş kavrayışlıdır; keskin bir zekâ sahibidir. Beyni “dur durak bilmeden” çalışır. Şaşırtıcı bir belleği vardır. Yaşam kılavuzu daima akıl ve bilim olmuştur. Çok okuduğu, olup bitenleri izlediği ve ülkesinin nereye doğru gittiğini bildiği için kaderci değildir. Hiçbir işi rastlantıya bırakmaz. Olaylara ve koşullara boyun eğmez; bilimsel birikimiyle onları yoğurur, yeniden kurar. “Ufkun ötesini” görür. Elbette tutkusuna da sınır yoktur. Çünkü ne denli büyük görevler alırsa, ulusuna o denli büyük hizmetler yapacağını bilir. Kimsenin göze alamadığı görevleri “Ben yaparım” diyerek üstlenir. Çünkü kendisine güvenir! Adana treninden inerken de Millî Misak’ın ilkeleri, altı ay sonra başlatacağı Bağımsızlık Savaşı’nın planları beynindedir! Her olayı derinliğiyle kavrar, çıkar yolu görüp anında harekete geçebilir.

Bu ona otoritenin yolunu açar. Ulusa hizmet için hedeflediği ilk makam harbiye nazırlığı, o olmayınca 3.Ordu müfettişliğidir. Daha sonra Meclis başkanlığı ve başkumandanlık, en sonra cumhurbaşkanlığıdır!

Bu sözü ancak, işte böyle bir insan söyler.


Yöneticiler?.. Düşman başına!..

Sanki yine umut yok!.. Sanki Türkiye yine yok olmakla karşı karşıya...

Tek noksan o.., tek noksan o ses:

Geldikleri gibi giderler!..




Alıntıdır
LaLe isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
12 Üyemiz LaLe'in Mesajına Teşekkür Etti.