Tekil Mesaj gösterimi
Eski 08.03.10, 18:02   #1
LaLe
Ne Mutlu Türküm Diyene

LaLe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Jan 2009
Konular: 2490
Mesajlar: 21,832
Ettiği Teşekkür: 88528
Aldığı Teşekkür: 127782
Rep Derecesi : LaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Huzurlu
Lightbulb Osmanlı'nın bir devrine adını veren LaLe




Osmanlı'nın bir devrine adını veren Lale

Osmanlı kültüründe bahçe ve çiçek merakı hep vardır. Yabani türlerden elde edilen lalelerin yetiştirilmesi de, Kanuni dönemine dayanır. Ama bütün dönemlerin ve her çiçeğin ötesinde, lale aşkı, bir devre adını verir.



Eski İstanbul'da, mesireyerlerinin yanısıra bağ ve bahçeler de kentin tipik bir özelliğiydi. İstanbul bahçeleri daha çok, çimli setler, sofalar halinde düzenlenirdi. Havuzlar, fıskiyeler ve su sesi bu bahçelerin vazgeçilmezleriydi. Tabii, ağaçlar, özellikle de selvi; bir de çiçekler: Gül, sümbül, karanfil... Ve bu rengârenk tablonun en belirgin figürü de laleydi... İstanbul'da 'lale zamanı' nisan ayının ortalarında başlardı. Haliç ve Boğaziçi kıyılarında renk renk lale tarhları, mayıs ayı boyunca İstanbulluların gözlerini okşardı...



Bu ağaç, çiçek ve bahçe sevgisinin, özellikle de lale tutkusunun doruk noktası, 18. yüzyıl İstanbul'u olmuştur. Öbek öbek lale tarhlarıyla bezenmiş bahçelerde, gündüzleri 'hayattan kâm alınmış' yani zevk aranmış, sefa sürülmüş; geceleri de sırtlarındaki fanuslarda mumlar yanan kaplumbağaların aydınlattığı laleler arası nda, 'şiir ve musiki saatleri' yaşanmıştır. Devir, Padişah III. Ahmed'in devridir; padişahındamadı ve sadrazamı, bürokrat kökenli Nevşehirli İbrahim Paşa da, 1718'deki Pasarofça Antlaşması ile yaklaşık otuz beş yıllık bir savaş dönemine son vererek, yeni bir devir açacaktır. Ancak on iki yıl süren ve 1730'da Patrona Halil İsyanı ile noktalanan bu dönem, bir barış ve yenilenme, iyileştirme, reform dönemidir. 'Osmanlı'nın Rönesansı' diye de adlandırılabilecek ve Türk tarihçilerinin 'Lale Devri' olarak isimlendirdikleri bu dönemde, Avrupa'yı tanımak gerektiği fark edilmiş, İstanbul'daki büyükelçiliklerle düzenli ilişkiler kurulmuş, Avrupa ülkelerine elçiler gönderilmiş; sonuçta, imparatorluğun Batı'ya bakışı değişmiştir.

Osmanlı Lalesi - İstanbul Lalesi



İstanbul'da matbaa da bu dönemde kurulur; başkenti yiyip bitiren yangınlara karşı Tulumbacı Ocağı'nın temeli de, bu dönemde atılır. Minyatür sanatçılarının, özellikle de Levnî'nin, Osmanlı elçisi Mehmed Said Paşa'nın Paris'ten gönderdiğ i tablolar sayesinde Türk minyatür sanatında yeni bir çığır açmaları; yine Paris'ten gelen giysi ve mobilyaların, Osmanlı başkentinde Batı modasını yaymaya başlaması, hep bu dönemin özellikleridir. 'Lale Devri', eğlence kültürünün de, ayrıntılı inceliklerle öne çıktığı dönemdir. Dillere destan Kâğıthane eğlencelerini, buradaki muhteşem 'Sadâbâd' kasrını anımsamak gerekir. Bütün bunların fonunda da, lale vardır; bir sembol gibi... Bu lale merakı, birdenbire nasıl ortaya çıkmıştı? Lale'nin geçmişi neydi? Ana vatanı nerelerdi? Anavatanı tam olarak bilinmese de, süsleme motifleri, lalenin 'Eski Dünya'ya ait olduğ unu ortaya koyar. Laleye, Güney Avrupa'da ve Kafkasya ile İran'da, bir de Anadolu'da rastlanır. Çok yıllık, soğanlı ve otsu bir bitki olan lalenin yabani türleri de, Akdeniz'in kuzey kıyıları, Japonya ve Orta Asya'da ortaya çıkmış motiflerde göze çarpar.


Lale Devri zamanında Levni tarafından yapılmış olan Minyatür



Roma ve Bizans dönemlerinde lale pek tanınmaz: Bir süsleme motifi olarak lale, bu dönemlerin hiçbir eşyasında kendini göstermez. Anadolu'da, laleye ilişkin ilk bilgiler de, Türklerle başlar. Bir süs bitkisi olarak lale, Selçuklulardan beri, gül, karanfil ve nergis ile birlikte, Türk insanının beğenisi kazanır.


Osmanlı Lalesi - İstanbul Lalesi




Lale çiçeği, bir süsleme motifi olarak Anadolu'da ilk kez, 12. yüzyıl'da karşımıza çıkar. Anadolu'da laleyi şiirlerinde kullanan ilk şair de, ünlü düşünür Mevlânâ olur: "Ey lale, gel de şen yanağımdan renk al" diyecektir Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi 1200'lü yılların ortalarında... İran Selçuklularının ve Büyük Selçuklu Devleti döneminin sanat eserlerinde de, 12. Yüzyı l'dan itibaren lale motifine rastlanır. Selçuklu başkenti Konya'da da lale motifi sıkça kullanılmıştır.

Osmanlı Lalesi - İstanbul Lalesi




Osmanlı'ya gelince... İstanbul'da yabani lale türlerinden seçme veya melezleme yoluyla elde edilen ve 'Lale-i Rumi' adı verilen lale çeşitlerinin yetiştirilmesine, Kanuni Sultan Süleyman döneminde başlandığı bilinir. Bu lale çeşidine, 'İstanbul Lalesi' adı verilmiştir. Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinden, 1500'lü yıllarda, İstanbul'da 'Kefe Lalesi' diye anılan bir lale türünün bulunduğunu öğreniriz: Sultan II. Selim döneminde, saray bahçeleri için, Kırım'ın güneyindeki Kefe'den, üç yüz bin adet lale soğanı getirtilmiştir.

Patrona Halil İsyanı




Osmanlı kültüründe, zaten genelde çiçek merakı vardır: Sultan İbrahim'in (1615-1648) emriyle, Sarı Abdullah Efendi, 'Ser Şükufeciyan-ı Hassa' yani 'Çiçekçi Başı' tayin edilmişse, Sultan IV. Mehmed (16411692), 'Çiçek Encümen-i Danişi' adı altında bir 'Çiçek Akademisi' kurdurmuşsa, bu merakın öyle pek de 'amatör' bir merak olduğunu düşünmek, doğru değildir! Ama bütün çiçeklerin ötesinde, lale aşkı, bambaşka bir tutkuydu, bir dönemin, yani "Lale Devri'nin Osmanlı insanı için... Bu dönemin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, yalnızca başkenti imar etmemiş, İstanbul'un doğal güzelliğini de bahçelerle zenginleştirmişti. Bu bahçelerin göze batıcı süsü laleydi. Üstelik bu dönemde lale, saraylardan konaklara, sadece İstanbul'un en güzel bahçelerini, süslemiyordu; lale yetiştirmek için, özel bahçeler düzenleniyordu. Yani lale, bir araç değil, bir amaç haline gelmişti! 18. Yüzyı l'da laleye ilginin olağanüstü bir biçimde artması, ünlü lale soğanlarını elde etme isteği, lale soğanı fiyatının çok yükselmesine yol açtı. Osmanlı yönetimi, bu fiyat artışlarının önüne geçmek için, 1725 yılında lale soğanlarının fiyatlarına narh koydu: Bir narh defteri düzenlendi ve lale soğanlarının defterdeki liste fiyatından satılması kararlaştırıldı; bu fiyatların üstünde satış, yasaklandı... Bu narh defterindeki listelere bakıldığında, en yüksek lale soğanı fiyatının, 'Nize-i Rummani' adlı tür için 50 kuruş olduğu, yani günümüz ölçüleriyle, tam 7,5 Cumhuriyet Altını ettiği ortaya çıkar. Bu narh defteri düzenlendikten bir yıl sonra, yani 1726'da İstanbul'da, rekor bir rakamla, tam 839 tür lale yetiştirilecektir. Bunlardan biri de, efsanevi 'İstanbul Lalesi'dir.





Bugün 'İstanbul Lalesi' diye adlandırdığımız bu tür, biçim olarak, günümüz lale biçimlerinden çok farklıdır. Çiçeği badem; yaprakları ise, hançer biçimindedir. Yapraklarının uçları ince ve tığ gibi sivridir. Kendi döneminde, 'Cennet Nuru' adıyla anılan bu lale türü, 1730'un Eylül günlerinde, Patrona Halil İsyanı sırasında yok olur. Gül İrepoğlu, 'gerçekler üzerine hayaller kurarak' yazıldığını söylediği 'Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde' adlı romanını (Doğan Kitap, Aralık 2003) anlatırken vurgular: Lale Devri, "Tıpkı bir masal gibidir, ama alışıldığı gibi, mutlu sonla bitmeyen bir masal"... Lalelerin sonu da öyle olur; Patrona Halil isyancılarının ayakları altında ezilirler... Ancak isyan gelip geçecektir; İstanbul'da lale zamanı ise, hep yaşanacaktır. Tek ama önemli eksiklik, ünlü İstanbul Lalesi'nin, efsanevî bir tür olarak, sadece minyatürlerde kalmış olmasıdır... Fakat kim bilir, belki bir gün o da ortaya çıkar!..

Alıntıdır

LaLe isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
8 Üyemiz LaLe'in Mesajına Teşekkür Etti.