Tekil Mesaj gösterimi
Eski 26.04.10, 21:00   #1
OkyanusunKalbi
Müdavim

OkyanusunKalbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Sep 2009
Konular: 616
Mesajlar: 7,992
Ettiği Teşekkür: 27529
Aldığı Teşekkür: 40364
Rep Derecesi : OkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Atatürk’ün Bilinmeyen Hizmetleri

Atatürk’ün Bilinmeyen Hizmetleri




Elli yedi senelik hayatının her gününü Türk milletine ve cihan sulhuna adayan Mustafa Kemal Atatürk, yıkılan bir imparatorluktan yeni bir cumhuriyet çıkarmak, parça parça olmuş insanlardan bir millet meydana getirmek, her insanı ve dolayısıyla toplumu alakadar eden her hususta inkılâp yapmak suretiyle olağanüstü hizmetlere imzasını atmıştır.


Bu büyük işlerinin yanı sıra, hakkında az söz edilen ya da kasten üzeri örtülen bazı hizmetleri vardır ki, onları tane tane araştırıp bir araya getirmek çok önemlidir. Çünkü bir tarihi kişiliği doğru anlamak için, söylediği ve fiilen uyguladığı her şeyi ayrıntılarıyla öğrenmek gerekir.






Renkli Güller
Türkiye’yi ve milletini derin hislerle seven Atatürk, vatanının sadece yönetim şeklinin ve zihniyetinin değil, bahçelerinin bile iyi yönde değişmesini arzu ediyordu.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra 1923 ve 1933 yıları arasında Ankara’da bir orman çiftliği meydana getirmek için kolları sıvadı. Şu an Atatürk Orman Çiftliği’nin bulunduğu bölge o günlerde Karanlık Dere diye anılan, bataklık, sazlık ve çorak bir alandı. Arazinin bir kısmı hazineye, diğer kısmı ise vatandaşlardan bazılarına aitti. Yüce Ata, masrafları ve satın alımları kendi maaşından karşılayarak arazinin tamamını satın aldı. 5 Mayıs 1924 yılında bir hıdrellez günü, bu berbat arazide iki çadır kurulup yanında da iki traktörle iş başlandı.


Birkaç yıl içinde yeşillendirme çalışmaları, hayvancılık, besicilik gibi faaliyetlere geçildi ve yüksek verim alındı.

Çiftliğin bir köşesine de gül bahçesi yapılmasını çok isteyen Atatürk, Profesör Acatay’a emrini verdi. O güne kadar gül denildiği zaman insanların aklına Isparta, Burdur, Denizli yörelerinde bulunan ve sadece yağı için yetiştirilen pembe güller geliyordu.


Atatürk ise daha önceki Avrupa seyahatlerinde gördüğü renkli güllerden Türkiye’de de olmasını istedi.

Bu amaçla hazırlıklar tamamlandı; Almanya ve Hollanda’dan gül fideleri kamyonlarla getirildi. Prof. Acatay ve ekibi bu fidelerin aşılarını ve çoğaltımını tamamladılar. Halka, sefaretlere, park ve bahçelere çok uygun fiyatlara dağıttılar.

Bugün Türkiye’mizin hemen her yerinde gördüğümüz renkli güller, Atatürk’ün getirttiği ve çoğaltımı yapılan güllerin nesilleridir.






Fransa Sözlüğünde Türkler
Fransa’nın meşhur sözlüğü Larousse’de “décapiter” kelimesinin karşılığı ‘boynunu vurmak’ olarak yazıyor. Kelimenin ikinci anlamı olarak da ‘kazığa oturtmak’ deniyor ve bunun ne olduğuna örnek vermek için de bir cümle kullanılıyor: “Türkler bugün bile esirlerini kazığa oturturlar!”

Atatürk bu rezaleti görünce Fransız büyükelçisini yemeğe davet ediyor. Büyükelçi de Ata tarafından köşke davet edildiği için böbürleniyor ve çok seviniyor.

Köşke geliyor ve yemekler yeniyor. Atatürk tabiliğini hiç bozmadan büyükelçiye malum kelimenin manasını soruyor. O da bildiği anlamı söylüyor. Atatürk,“kelimenin ikinci bir anlamı var mı”diye sorunca, büyükelçi “sözlüğe bakmam gerekiyor efendim” diyor.


Atatürk daha önce çalışanlarına tembih ettiği için sözlük hemen önüne konuyor. Elçi, işin nereye varacağından habersiz olarak sözlüğü okumaya başlıyor. Kazığa oturtmak deyimine verilen örneğe gelince cümleyi yarıya kadar okuyabiliyor ve yutkunarak Atatürk’ün yüzüne bakıyor.


Atatürk: “Demek ki biz Türkler bugün de esirlerimizi kazığa oturtuyoruz, öyle mi sayın sefir?”


Elçi, iki iri çivi gibi duran mavi gözlerin kendisine battığını görüyor.

Atatürk devam ediyor: “Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?”

Büyükelçi telaşla sözlüğün önünü arkasını karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak:

“Efendim bu sözlük Katolik Kilisesi'nin matbaasında basılmış, bildiğiniz gibi biz laik bir ülkeyiz. Kilisenin yaptıklarının bizim hükümetimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye karışamayız."


Atatürk: "Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz. Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul'daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum" diyor.


Bunu duyan sefir birden ayağa kalkıyor ve: "Ekselans, protesto ederiz!" diyor.

Bunun üzerine Atatürk: "Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?" diyor ve ilgililere dönerek: "Sefire yolu gösterin" diyerek bir anlamda onu kovuyor.

Sonra olan olaylar çok açık. Milyonlarca insanın evine giren Larousse sözlüğündeki kötü Türk imajı düzeltiliyor ve o cümle Fransız hükümetinin talebiyle çıkartılıyor. Böylelikle Türk milleti, dünya kamuoyu önünde görünümünü ve haklılığını kazanmak yolunda bir adım daha atıyor.






Türk Tarihi Tezi
Ata’nın 1922 yılında meclisten yaptığı konuşma şöyledir:

Efendiler, İnsanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği kadar tarih alanında da bir derinliği vardır! Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef’in oğlu olan kişidir!

Atatürk, “Türkler Anadolu’ya Orta Asya’dan gelmişlerdir” diye başlayan klasik Türk Tarih Tezi ile yetinmemiş ve “Türkler Orta Asya’ya nereden gelmiştir?” sorusu ile yeni bir tarih tezinin kapılarını açmıştır.


Bu hususta araştırma yapmak ve en derin bilgilere ulaşmak için 1930 yılında Türk Tarih Kurumu’nu ve ardından Türk Dil Kurumunu kurmuştur.


Yıl 1932’de ise emekli general Tahsin Mayatepek, Atatürk’ü ziyaret etmiş ve ona Maya dili ile Türkçe arasındaki benzerliklerden söz etmiştir. Mayalar Meksika’da yaşamışlardır, Türkler ise Orta Asya’dan gelmişlerdir.

Aradaki uzaklık Ata’nın da ilgisini çekti ve esaslı bir araştırma yapması için Mayatepek’i Meksika’ya gönderdi.
Mayatepek orada çok ilginç bulgulara, vesikalara ve kitaplara ulaştı. Yaptığı araştırmaları ve en son gelişmeleri Atatürk’e mektup ile bildirdi. Atatürk de onun gönderdiği her türlü belge ve kitabı 60 kişilik bir ekip ile birlikte Türkçeye tercüme ettirdi, kelime kelime dikkatle okudu ve not aldı.


Yapılan araştırmalar sonucunda Türklüğün kökeninin milattan önce 200 bin ile 70 bin arasına dayanan ve bir zamanlar Büyük Okyanus’ta bulunan Mu kıtasına ulaştığını gördü.


Yapılan araştırmalara göre Mu kıtasının iklimi tropikaldi. Geniş ormanlara, çayırlara ve buralarda bulunan büyükbaş hayvanlara sahiplerdi. Hatta fillerin ataları da bu kıta üzerinde yaşamaktaydı. Nüfusu tek bir yönetim altında birleşmiş on ayrı soydan meydana gelen 64 milyon insana sahiplerdi.

Kıtanın temelden çürümesi ve bir göktaşının düşmesi ile felaket hızlandı. Mu’nun kralı da kıtaları tamamen batmadan önce Mısır’a, Hindistan’a, Çin’e ve Orta Asya’ya bilginlerini ve seçkin insanlarını gönderdi.

Orta Asya’ya gelen Mu insanları, sahip oldukları tecrübe ve bilgilerle yeni ve çağdaş kentler kurdular, oradaki yerli halkı eğittiler. Böylece Asya’nın ortasında 12 bin yıl önce yeni bir ırk oluştu. Bu ırkın adı Türk’tür!

Bu tezi doğrulayan pek çok bulgudan birisi de, Mu uygarlığının kalkan ve davulları üzerinde ay-yıldız sembollerinin mevcut olmasıdır.

Ayrıca, Sovyet arkeologlarının 1939 yılında Orta Asya’daki bir mağarada buldukları 150 bin yıllık insan kafatası, bu toprakların altının boş olmadığına bir delil olmuştur.
Atatürk’ün araştırmaları sonucu Türk Tarihi Tezi, Türklerin kayıp kıta Mu’dan geldiğini ve Türk uygarlığı tarihinin en eski uygarlıklardan biri olduğunu söylemektedir.


Bu önemli ve derin araştırma ile sonucunu, Atatürk’ün zekâsına, emeklerine ve doğru yönetimine borçluyuz.

Bu tarih tezi, ne yazık ki, Atatürk’ün vefat etmesiyle kesin bir sonuca ulaşamamıştır. Yapılan araştırmalar, daktilo ile yazılmış belgeler ve kitaplar, şu anda Anıtkabir kitaplığında uyumaktadır.








Türk Milletini Gerçek Giyimine Kavuşturması
Atatürk’ün “Giyim-Kuşam ve Şapka Devrimi”ni herkes bilmektedir. Bu devrimdeki amaç, ancak yıllar sonra kendisini ortaya koyabilmiştir.

Bu devrimdeki temel amaç, Batı’nın giyimini örnek almak, taklit etmek ya da siyasal İslamcıların iddia ettiği gibi “Musevilerin ve Hristiyanların dini giysilerinin, Müslüman Türk halkına zorla giydirilmesi” değildir.


Bu devrimin asıl amacı, köklü bir geçmişi ve kendine özgün kültürü olan Türk milletini, asıl giyim şekline kavuşturmaktır.


Bunu açıklayabilmek ve ispat edebilmek için
üç küçük örnek verilebilir
:

1- Alma-Ata’da 1970’li yıllarda yapılan arkeolojik kazılarda bulunan, bütün dünyanın “Altın Elbiseli Adam” diye bildiği Türk Kağan’ın giydiği giysi bugün giydiğimiz pantolondur, o Türk Kağan’ın ayağına giydiği çizme bugün giydiğimiz çizmedir. Ve üzerinde bulunan ceket, bugün bizim giydiğimiz cekettir. Bütün dünyayı hayretler içinde bırakan, fakat bizlerin bugünkü giyimine sahip Türk Kağan’ı, yaklaşık 2500 yıl önce yani hristiyanlığın doğumundan da uzun yıllar önce, Türk insanının şu anki giyim biçimi olan ceket, gömlek ve pantolon biçimindedir.

2- Dağı eteklerinde 1960’lı yıllarda yapılan kazılarda bulunan, bugün dünyanın en eski halısı olarak bilinen “Pazırık Halısı”, Türk halısıdır. Ve üzerindeki figürlerde, at üzerinde duran, pantolonu ve ceketiyle ve hatta gömleği ile Türk savaşçıları vardır.

3- Bugün Kırgızistan’dan bol miktarda alınan fotoğraflarda görülen odur ki, Kırgızlı kahramanlarımızın başlarında fötr şapka vardır! Bu şapkalar keçeden yapılmışlardır. Bütün Orta Asya Türk coğrafyasında bulunan resimlerde cekete, pantolona ve fötr şapkaya rastlıyoruz.

Ata’nın Giyim-Kuşam Devrimi’ni bilmeyen yoktur; fakat asıl bilinmeyen önemli husus, yani giyim-kuşam üzerinde ısrarla durmasının temel amacı, yıllar sonra ele geçen pek çok önemli bulgu sayesinde, kendisini ortaya koymuştur.
Türk milletini gerçek giyim şekline kavuşturması, bilinenin ardına gizlenmiş bir hizmetidir.






Türk Diline Hizmeti Kazandırdığı Terimler
Konfüçyüs’e “Eğer bir ülkede yönetici olsaydınız, ilk iş olarak ne yapmak isterdiniz?” diye sorarlar; o da: “Kuşkusuz ilk iş dili düzeltirdim!” diye cevap verir.

Atatürk, bu güne kadar gelmiş geçmiş pek çok filozofun ütopyasını gerçek kılmıştır, diyenlerin doğruluğuna küçük bir örnek de yukarıda sözünü ettiğim konuşmadır.

Kültür, bir toplumun miras bıraktığı her türlü eserdir; dil ise, kültürün yapı taşıdır. Bir toplumda ya da bir ülkede “dil” anlayışının zedelenmesi ya da başka dillerin istilasına uğraması, o ülkenin sosyal yapısından hukuk işlerine dek süren yok oluşun başlangıcıdır.

Atatürk de bu durumu çok iyi bildiğinden, yapmayı gerekli gördüğü devrimlerin arasına “Türk Dili”ni de eklemiş ve çalışmaya başlamıştır. Almanca ve Fransızca bilen Ata’mız, tam bir Türkçe aşığı idi. Bu çok sevdiği dil, Türklerin İslam ve Arap kültürü ile tanışması, Selçuklu ve Osmanlıda saray ve bilim dillerinin Arapça ve Farsça olması nedeniyle özünden sapmış bir haldeydi.


Bu sebeple işin reçetesi belliydi:


Türk dili Osmanlıcadan ayıklanacak, uygarlık peşinde iyi fakat sakat niyetle Türk’ün diline 1000 yıl önce yaptığı hata düzeltilecek, Türk dili temiz güzellikle ve kudretine, kendinde var olan kesinlik ve açıklığına kavuşturulacaktı.
Eskiden, İslam’a duyulan sevgi ve saygı nedeniyle Arap harfleri alınmış, fakat Türkçenin sesli harflere dayanan yapısına uymamıştı. Üstelik Türkler arasında Arapça ve Farsça kelimelerin bolca kullanılmasına zemin hazırlamıştı. Bu nedenlerden dolayı, yapılacak tadilat, yeni abece yani alfabe ile başladı.

İslam dini, kalıbı ya da şekli değil, manayı, niyeti ve ifadeyi temel alır. Bu niyetle, manayı ve ifadeyi kolaylaştıracak her değişiklik İslam’ın ruhuna uygundur. Bu niyetle, Arap harfleri yerine Türkçeye tıpatıp uyan yeni Türk harflerinin getirilişi, İslam’ın hassasiyetine bir darbe vurup Frenkçeye sarılmak için değil, Türkün ifadesini, ruhuna dönüşünü kuvvetlendirebilmesi içindir.

Kısa zamanda ilk zaferini kazanan Türkçemiz, kendisini matematik kadar kesinlikle ispat eden ve diğer dillerde az görülür bir kudret ve verimli bir yazıya, yani yeni Türk yazısına kavuştu. Bu Türkçe, Yunus Emre Türkçesi, Karacaoğlan Türkçesi, nerede olursa olsun Türküm diyen her Türkün kolayca anlayıp mesleğinde bile kullanabileceği bir Türkçe idi.

Halkın da bu devrime severek omuz vermesiyle işler tahmin edilenden on kat daha fazla hızlandı. Her türlü basın-yayın organları kademeli bir şekilde Türkçeye dönüştü; levhalar ve panolar Türkçeleşti. Gerekli kılavuz ve alfabeler basılıp millete dağıtıldı.

İlerleyen zamanda Türk dilinin halk tarafından sırtlanıp yükseğe taşınmasıyla, felsefe, gök bilimleri, yer bilimleri, fizik, hayat bilimleri, kimya, ruh bilim, sanat dalları, spor ve oyunların yanı sıra sağlık, askerlik ve teknik alanlarında dil ve terim çalışmalarına başlandı. Bu konuların hemen hepsinde Atatürk bizzat çalışıyor, gününün yaklaşık 3 saatini bu işe ayırıyor ve askerlikte olsun, matematikte olsun, bugün bile kullandığımız pek çok kelime ve terimi Türkçenin derinliklerinden ustaca çıkartıyor ve bizlere armağan ediyordu.


İşte bunlardan bazılarına örnek:


Zaviye = Açı; Zarb = Çarpı; Mazrup = Çarpan; Amudi = Dikey; Ehram = Piramit; İhtisar = Sadeleştirme; Maksumunaleyh = Bölen vb. (Burada tek tek ele almadığım daha nice terimleri mevcuttur.)

Atatürk kendi ürettiği bu terimleri kökleştirmek ve açıklamak için 1937 yılında bir geometri kitabı yazmış ve bastırmıştır. Üzerinde çok az söz edilen bu eseri ve terimler, Ata’nın önemli işlerinden birisidir.

Atatürk ne yazık ki ölüm döşeğindeyken üç gün komada kalmış ve kendine geldiğinde çevresindekilere “arkadaşlara selam, dil çalışmalarını sakın gevşetmeyin” demiş ve söylediği son söz olarak akıllarda bu kalmıştır.

Ne acıdır ki, Atatürk’ün hasta halinde bile gönlünden ve beyninden çıkmayan Türkçe, son yıllarda –kendi sahibi olan millet tarafından- en çirkin dönemini ve yabancı dil istilasını yaşamaktadır.








Kur’an-ı Kerim’i Türkçeye Çevirtmesi
Ata’mızın en bilinen hizmetlerinden birisi de, İslam dinini Kuran’ın dışına çekip örflere ve hurafelere boğanların elinden kurtarmasıdır. Bu konuda çözüm sunmak amacıyla Diyanet İşleri kurumunu oluşturması, tekke ve zaviyeleri kapatması, laikliği inkılâplarının temeli yapması gibi hizmetleri bilinir. Ancak en önemli kararlarından birisi de Kuran-ı Kerim’in Türkçeye çevrilmesini istemesidir.

Çünkü o günlerde, Ata’nın değimi ile, “Hak olan Kuran, haksızlığı kabule vesile yapılmıştır.”


Dönemin en değerli ve iyi niyetli İslam bilgini Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ı meclis kararı ile getirtiyor ve “Kuran’ı Türk diline tercüme ve tefsir edeceksin” diyor.
Elmalılı Hamdi de Atatürk’ten aldığı vazife üzerine dokuz ciltlik dev bir Türkçe tercüme ve tefsir yapıyor. O günkü yoksul Türkiye’de on bin adet basılıp dağıtılıyor. (1935-1936)


Hatta Atatürk, devlet başkanı sıfatıyla, Elmalılı Tefsiri’ni yaptırmakla kalmamış, bu tefsirin telif ve basım harcamalarını da bizzat kendi parasıyla karşılamıştır.
Burada sözü edilen olaylar tefsirin ilk baskılarında da önsöz olarak yer almıştır. Fakat sonradan kötü niyetli kişilerce tefsirin yeni basımlarında yer verilmemiştir.
İslam’ın anayasası niteliğindeki yüce Kuran-ı Kerim’in bir millet tarafından anlaşılmasını ve okunmasını sağlayan Elmalılı Tefsiri, akademik ve ilmi tarafı bir yana bırakılırsa, Atatürk’ün eserlerinden ve az bilinen hizmetlerinden birisidir.

“Atatürk, Hz. Muhammed’den sonra, İslam dini için en büyük hizmetleri yapmış ikinci kişidir!” (Şu Çılgın Türklerin yazarı Turgut Özakman)









Mevlana Dergâhını Müzeleştirmesi
Yıl 1845’tir. 19. yüzyıl tasavvuf hayatının, Osmanlı saltanatı ve irfan adamları tarafından, tartışmasız önderi kabul edilen Kuşadalı İbrahim Efendi vefat etmiştir.

Atatürk’ün henüz dünyada olmadığı dönemde, sufi-bilgin Kuşadalı İbrahim, tekkelerden söz ederken şu şekilde konuşmaktadır:

“Tekkelerde artık hayır kalmamıştır. Bunların kaldırılması lazımdır! Bunlardan artık insanlığa da, İslam’a da hiçbir hayır gelmez. Çünkü, tekkeleri meyhaneye dönüştürdüler.”

Bu durumdan anlaşılıyor ki, daha o günlerde, din öğretisi adı altında açılan tekke ve zaviyeler gerçek amaçlarından sapmış ve İslam’a zarar verir hale gelmişlerdi.

Sene 1923’tür. Cumhuriyet kurulmuştur. Bundan sonra hayat, Türkiye’de, milli eğitimin ve bilimin yolunda aydınlanacaktır. Bu yolda yapılması gereken pek çok hizmetten birisi de, tekke ve zaviyelerin kapatılmasıdır.
Atatürk hazırlıklarını tamamladıktan sonra, dönemin başbakanı İsmet İnönü’yle bizzat görüşmüş, tekke ve zaviyelerin kapatılmasını istemiştir. Fakat Mevlana Dergâh ve türbesinin kapatılmamasını, buranın büyük âlimin kendi eşyası ile birlikte müze olarak düzenlenmesini ve ziyarete açılmasını söylemiştir.

Ata’nın isteği yerine getirildikten sonra, 18 Şubat 1931 günü Konya’ya gitmiş ve orada tam bir gününü Mevlana Müzesi’nde geçirmiştir.

Atatürk müzenin niyaz penceresinde bulunan Farsça rubainin tercümesini yaptırmıştır:

“Ey keremde, yücelikte ve nur saçıcılıkta güneşin, ayın, yıldızların kul olduğu sen. Garip aşklar, senin kapından başka bir kapıya yol bulmasınlar diye öteki bütün kapılar kapanmış, yalnız senin kapın açık kalmıştır.”

Atatürk bu sözleri dinledikten sonra şöyle söyler:

“Mevlana’nın büyüklüğü burada kendini bir kere daha gösterdi. Doğrusu ben, 1923 yılındaki ziyaretim sırasında, bu dergâhı kapatmayalım, müze olarak halkın ziyaretine açalım diye düşünmüş; bir yıl sonra dergâh ve tekkelerin kapatılması kanunu çıkar çıkmaz İsmet Paşa’ya bu isteğimi iletmiştim. Görüyorum ki, şu okuduğumuz rubainin hükmünü yerine getirmişim.”

Tarihçimiz Cemal Kutay’ın ifadelerine göre, o gün Ata’nın yanında bulunan yardımcıları şöyle demişlerdir:

“Paşam, burayı müze haline getirmeniz üzerine halk buraya akın etmeye başladı. Bu bir sakınca doğurmasın…”

Bunun üzerine Atatürk:

“Eğer, Mevlana’yı tanımak ve benimsemek için ziyarete gitmekte olduklarına inansam, öteki dergâhların da açılmasını sağlardım. Çünkü, Mevlana’yı tanımak ve anlamak zaten diğer tüm tehlikeleri de ortadan kaldırmaktır!”

Şu anda Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından ziyaretçi akımına uğrayan Mevlana Müzesi’nin ve günümüze kadar unutulmadan gelen Mevlevi Kültürü’nün altında, Ata’nın bir hizmeti vardır.







Atatürk’ün Vefatından Sonra Hizmetleri
Ulu Önder, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan antlaşmaların, muhataplarını tatmin etmediğini, galip devletlerin çok ileri giderek haklarından fazlasını gasp ettiklerini görüyordu. Özellikle de Almanya’da Adolf Hitler’in başa gelmesi ve savaş sanayisini yükseltmesiyle, ileride ikinci dünya savaşının patlak vereceğini söylemiştir.
O günlerde ülkemizi ve Ata’yı ziyarete gelen hükümet başkanlarını da elçilerini de bu hususta uyarmış, fakat kimseyi inandıramamıştır.

Öngörü ve sezi kabiliyeti çok yüksek olan Atatürk, İsmet İnönü’ye ve devlet erkânına, gerekli uyarılarını yapmış ve patlak vermek üzere olan İkinci Dünya Savaşı’na Türkiye’nin kesinlikle girmemesini vasiyet etmiştir.

Vefatından birkaç ay sonra patlak veren bu kanlı savaş, en zengin ülkelerin bile iktisadını çökertmiş, dünya haritalarını değiştirmiş ve milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur.
Gencecik Türk devleti, eğer bu savaşa bir şekilde girseydi, Ata’nın öngörüsüyle “Birinci Dünya Savaşı’ndan daha kötü bir istilaya ve çöküşe” uğrayacaktı.

İkinci Dünya Savaşı’nın çıkacağını tüm dünyadan önce gören ve bu hususta siyasi ve askeri bir tavır alan genç devletimiz, yürüttüğü akıllıca faaliyetleri Ata’ya borçludur.







Gizli Vasiyetnamesi
Atatürk gibi ömrünü ve tüm enerjisini Türk milletine ve kurduğu cumhuriyete veren bir liderin, sahibi olduğu Türk Cumhuriyetinin ve derin hislerle bağlı olduğu milletinin kıyamete kadar yaşamasını arzu etmesi şaşılacak şey değildir.

Cumhuriyetinin geleceği ile ilgili istek ve öngörüsünü bildirdiği meşhur bir konuşması vardır:


“Benim naçiz vücudum elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır!” der.


Temellerini Atatürk gibi dahi bir önderin attığı cumhuriyetin yaşayacağına ve yaşaması gerektiğine inancımız tamdır. Fakat Atatürk böyle söyledi diye gevşeklik ve gafillik etmenin bir anlamı yoktur.


Devletlerin kökeni ne kadar eski ya da sağlam olursa olsun kötü idare edilmesi ve milletinin gafil olması nedeniyle silinip gittiğini günümüzde de görmekteyiz.

Atatürk kurduğu cumhuriyetin, kendi vefatından sonra da doğru yönetilmesi ve sonsuza dek yaşaması için bir hizmet daha yapar. İkinci Dünya Savaşı konusundaki haklı uyarısının yanı sıra “gizli bir vasiyetname” yazdırır. Kendi vefatından tam 50 yıl sonra açılıp yüce Türk milletine okunması şartını koyar.


Bu gizli vasiyetname Genelkurmay Harp Tarihi ve Stratejisi Dairesi’nde saklanmaktadır. 12 Eylül’den sonra açılıp güncel Türkçeye tercüme edilmiş ve tereke hakimliği tarafından dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren’ e teslim edilmiştir. Kenan Evren vasiyeti okuduktan sonra “açıklanması sakıncalı” diyerek gizli tutulmak üzere Genel Kurmayın malum dairesine göndermiştir.


10 Kasım 1988 yılında cumhurbaşkanı iken vasiyetnameyi okuyan fakat açıklamayan Kenan Evren, kendisiyle Marmaris’te yapılan özel bir görüşme sırasında, böyle bir vasiyetin doğru olduğunu söylemiş ve “konuya artık ben yetkili değilim” diyerek o gün görevde bulunan yetkilileri işaret etmiştir.

Bu olayın hemen arkasından 15 Mayıs 1990 tarihinde Ankara’daki Ziraat Bankası’nda ilginç bir hadise meydana geldi:

Tereke Hakimi M.Aydın, bu bankanın kasasında bulunan Atatürk’e ait özel evrakları ve belgeleri aldı ve hakkında açıklama yapmadı.

Gizli Vasiyetname ve Ziraat Bankası’nın özel kasasından çıkarılan belgelerin içinde ne olduğu bir sır olarak durmaktadır. 7. Cumhurbaşkanı Evren, katıldığı ana haber bülteninde ilginç bir itirafta daha bulundu:

Bir bölümü Çankaya Köşkü’nde, bir bölümü de Anıtkabir’de bulunan “Atatürk’e ait gizli bir kütüphanenin” varlığını açıkladı.

Bültene konuk olan Evren, şunları da ekledi:

“Atatürk’ün okuduğu kitaplar arasında el yazması yazılmış bir kitap bunuyor. Bunu söyleyemem. Gizli. Devlet sırrıdır. Yani söylemem doğru olmaz. Ama Dini konular hakkında bir kitap!”






Muhtevası
Atatürk’ün gizli vasiyetnamesinde ve sonradan bulunan belgelerinde nelerin gizli olduğu hala bir sırdır, ancak muhtevasına yani içeriğine yönelik bazı gerçekçi tahminler yapmayı sağlayan pek çok konuşması ve belgeler elimizde mevcuttur.

Askeri, iktisadi, siyasi ve dini pek çok konuda halkını ilgilendiren önemli vasiyetlerde bulunduğu kesindir. Ancak, en somut halde ele alınacak önemli hususlar şunlardır:
Amerika’nın hızlı yükselişi ve Rusya’nın parçalanması gibi gerçekleşen olayları yıllar öncesinden görebilen ve söyleyen Ata’mızın, ilerleyen senelerde dünyanın alacağı vaziyet karşısında takınmamız gereken iç ve dış siyaset tavrımızı vasiyetinde dile getiriyor.

2000’li yıllara doğru ortaya çıkacak her türlü bilginin ve de arkeolojik çalışmanın ürünlerinden sonra, ilgili kurumların yapması gereken çalışmaları ve basamaklarını anlatıyor.
İslam ülkelerinin bağımsızlıklarını kazandığı, güçlendiği ve birbiriyle yeniden ilişki kurmaya yöneldiği bir dönem için devreye girecek, kurumsallaşmış bir hilafet projesine işaret ediyor.

İslam ülkelerinin güç ve birliğini artıracak kurumsal hilafet projesinin, elbette ki üye olan devletlerin yönetimine, Türkiye’nin de laik yapısına ve yönetim şekline müdahale etmeyecek şekilde oluşmasını diliyordu.

Ata’nın bu öngörüsünü ve geçerliğini Kur-an’ı Kerim’de bulunan Şura suresinin 38. ayetinden esinlenerek doğrulamak mümkünüdür. Bu sure, Müslümanlar arasındaki işlerin toplanmak ve anlaşmak suretiyle hallolunacağını bildirmesiyle bilinir:

“Yine onlar (yani Müslümanlar), Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında (şura) danışma iledir!”

Atatürk’ün pek çok yazısından ve sözünden de anlaşılacağı gibi, gizli vasiyetinde de doğrudan doğruya cumhuriyetini emanet ettiği Türk gençliğine seslenmektedir.

Vefatından 60 yıl sonra bile, bizlere bıraktığı vasiyet ve uyarıları aracılığıyla hizmetini sürdüren Atatürk, öngörü kabiliyetini ve yüceliğini bu gizli tutulan belgelerin açıklanmasıyla yeniden ispat edecektir.

Ata’nın vasiyetini açıklatmak, anlamak, yerine getirmek ve onun çok az söz edilen hizmetlerini öğrenmek bizlere önemli birer vazifedir.
Kaynaklar:
Gizli Yönleriyle Atatürk / Ergun Candan
Atatürk’ün Kehanetleri / Ali Bektan
Atatürk’ten Hiç Yayınlanmamış Anılar / Yurdakul Yurdakul
Atatürk ve Devrim / Enver Ziya Karal
Allah ile Aldatmak / Y.Nuri Öztürk
Baybay Türkçe / Oktay Sinanoğlu
Türk Dili / A.Ü. yayınları
Turgut Özakman Mülakatları
Cengiz Özakıncı Mülakatları
Tumluer Ailesi Arşivleri
__________________
ForumGerçek Türkiye'nin Forumu
OkyanusunKalbi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
14 Üyemiz OkyanusunKalbi'in Mesajına Teşekkür Etti.