Tekil Mesaj gösterimi
Eski 11.05.10, 02:21   #1
TAN3R
Üye

TAN3R - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2010
Konular: 16
Mesajlar: 69
Ettiği Teşekkür: 183
Aldığı Teşekkür: 244
Rep Derecesi : TAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerde
Ruh Halim: none
TAN3R - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Yunan İşgali | Anadolu'yu sarsan 3 yıl, 3 ay, 24 gün

Yunanistan’ın haksız ve hukuk dışı bir kararla İzmir’de başlayan harekâtı, askeri açıdan Anadolu’daki direnişi kırmak, hatta Ankara’yı ele geçirmek yolunda gelişirken; sosyal-siyasal açıdan da işgal bölgesinde Rum nüfusu temel alan kalıcı bir Yunan egemenliğini hedefliyordu. 26 Ağustos’ta başlayan Türk taarruzu bu planı bozmakla kalmadı; denizden gelen istilacılarla birlikte onbinlerce sivili de denizin diğer yakasına sürdü.


Geldikleri gibi gidemediler

P
ers İmparatorluğu’nun Sard valisi Keyhüsrev (Kyros), MÖ 4. yüzyılda Atina ve Sparta’dan paralı askerlerle oluşturduğu orduyla Sard şehrinden hareket etmiş; Anadolu’yu geçerek Mezopotamya’nın güneyinde, Babil yakınındaki Kunaksa’ya inmişti. Burada ağabeyi, Pers kralı Keykavus’un (Artakserkses) ordusuyla savaşa tutuşan Keyhüsrev ölmüşse de, ordusu zafer kazanmıştı. Keykavus’un Yunanlı komutanları tuzağa düşürüp öldürmesi üzerine, Atinalı Ksenofon (Xenophon) ve dört arkadaşı, sayısı on binden fazla olan Yunan paralı askerlerine rehberlik ederek onları önce kuzeydoğuya götürmüş, ardından Karadeniz kıyılarını takiben Truva’ya getirmişti. Tarihe “Onbinlerin Dönüşü” olarak kaydolan bu yolculuğu Ksenofon “çıkış” anlamına gelen Anabasis adlı eserinde anlatır.

Bu olaydan 2320 yıl sonra, 1919 baharında onbinlerin torunları ya da Yunan Albay Dimitri Ambelas’ın deyişiyle “yeni onbinler”, bu kez Selanik’ten hareket etmiş; 15 Mayıs sabahı İzmir’e çıkarak başlattıkları “Anadolu seferi” yaklaşık üç buçuk yıl sürmüş, ama dedelerininki gibi mutlu bitmemişti. Onbinlerce insanın ölümüne, milyonlarcasının tarifsiz acı ve sıkıntılar yaşamasına neden olan bu sefer, Yunanistan’da “Küçük Asya Felaketi” olarak isimlendirilir.

Neden geldiler?

Bu sorunun yanıtı, genellikle sanıldığı gibi Yunan milliyetçiliği, başka bir deyişle “Megali İdea” öğretisi değildir. Esasen ikisi Yunanistan’dan, diğeri Yunanistan’ın 1. Dünya Savaşı’nda müttefiki olan İngiltere, Fransa ve ABD’den kaynaklanan üç sebep üzerinde durmak gerekir.

1. Egemenlerin horoz dövüşü


Egemen sınıflar arasında ve ülkeyi hem düşünsel anlamda, hem de idari olarak ikiye bölecek olan amansız mücadele, Yunanistan’dan kaynaklanan sebeplerin ilkidir. Bavyera ve Danimarka’dan ithal kralların başında olduğu ve on yıllardır iktidara demir atmış aristokratik oligarşi, 1910 Ağustos’unda yapılan seçimlerde iktidarını Venizelos’un temsilciliğini yaptığı burjuvaziye kaptırmıştı. 1915 Şubat’ında Kral Konstantin, hükümeti kurma görevini Gunaris’e vererek iktidarı aristokrasiye iade etmişse de, 12 Haziran’da yapılan seçimlerde rakiplerini silip süpüren Venizelos yeniden başbakan, burjuvazi de iktidar olmuştu. Ama Konstantin ikinci hükümetini kurduktan sadece kırk beş gün sonra, Venizelos’tan başbakanlığı bırakmasını isteyerek, iktidarı bir kez daha aristokrasiye vermişti. Son seçimi kaybeden ancak iktidarı kaybetmeyen aristokrasinin, kral eliyle gerçekleştirdiği bu ikinci hükümet darbesi üzerine Venizelos Selanik’e gitmiş, Yunanistan’ın kuzeyi ve adalara egemen olacak geçici, ama Zaimis’in başında olduğu Atina’daki hükümete paralel yeni bir hükümet kurmuştu. Yunanlıların “Ulusal Bölünmüşlük” (Ethnikos Dihasmos) dediği bu süreç, İngiltere, ve Fransa’nın desteğini alan Venizelos’un dolayısıyla Yunan burjuvazisinin bir kez daha iktidara gelmesi (Venizelos hükümeti) kurduktan bir gün sonra, 28 Haziran 1917’de Almanya ve müttefiklerine savaş ilan etmişti) ve Konstantin’in Yunanistan’ı terk etmesiyle tamamlanacaktı.

2. İflas etmiş devletin imparatorluk düşü


Boğazına kadar borçlandırılarak kurulan Yunanistan, 1893 yılında iflas ettiğini açıklayınca, alacaklı devletlerin temsilcileri Atina’da toplanmış ve Uluslararası Ekonomik Denetim Kurumu’nu oluşturmuşlardı. Böylece Akdeniz’in diğer geleneksel ekonomilerine; Portekiz, Mısır, Tunus ve Osmanlı Devleti’ne yapıldığı gibi, Yunanistan’a da ekonomik pranga vurulmuş oluyordu. Tuz, alkol, sigara kâğıdı ve petrolü tekeline alan; tütün vergisi ile liman gelirlerini toplayan bu kurum eliyle Avrupa, Yunan sermayesinin sanayiye yatırılmasını engellemekte ve Yunan bankalarına ortak olmak suretiyle ülkenin ekonomik yaşamını denetlemekteydi.

Balkanlar ve Yakındoğu’da yükselen milliyetçilik ve ulusal ekonomi inşasına yönelik uygulamalarının bir sonucu olarak, aynı yıllarda Yunan diasporası da Yunanistan’a sermaye ihracına başlamıştı. Sanayiden çok devlete borç verme, demiryolu ve kapitalist dünya pazarının istemleri doğrultusunda tefecilikte kullanılan bu sermaye; sahiplerinin servetlerini katlamıştı. Eleftheros Tipos gazetesinin, 1919 yılı başında yazdıkları, Yunanistan’ın çaresizliğini ve iktidarın seçeneksizliğini göstermektedir: “Savaşın sırtımıza yüklediği ağır yükten sonra, sınırlarımız tüm Yunan halkını tek bir Yunanistan içinde toplayacak bir şekilde genişletilmezse, ekonomik bakımdan yaşamaya devam edemeyiz”. Tercüme etmek gerekirse Yunan burjuvazisi, ülkenin ancak, kalabalık soydaş nüfusuyla birlikte tarım, ticaret ve madenler bakımından zengin Anadolu’nun batısı ve (Doğu) Trakya’yı almak suretiyle Avrupa sermayesinden ekonomik, dolayısıyla siyasi bağımsızlığını kazanabileceği düşüncesindeydi. Küçük Yunanistan, ulus devletler çağında, Venizelos’un “… dört denizle yıkanan ve kendi penceresinden Karadeniz’i seyreden” diye tanımladığı, büyük bir imparatorluk olmak istiyordu.

3. İtalya zor, Yunanistan kolay lokmaydı


İtalya, İtilaf Devletleri’nden biriydi ve 1917 tarihli gizli bir anlaşma ile, müttefikleri kendisine İzmir ve çevresini de içine alan bir pay vaat etmişlerdi. Söz konuşu anlaşmayı sonradan, “Rusya’nın onayı ile yürürlüğe gireceğine ilişkin hükmü” gerçekleşmediği için tanımayan müttefikler, İtalyan fırsatçılığının sebebiyet vereceği olası kayıplardan endişe ediyorlardı.

Akdeniz’in ikinci büyük gücü olan İtalya’ya söz dinletebilmek kolay değilken Yunanistan, birçok bakımdan İngiltere ve Fransa’nın tercih edebileceği bir ülkeydi. Henüz terhis etmediği ordusu, Akdeniz ve Karadeniz’deki müttefik çıkarlarını koruyabilirdi. Bu küçük ülkenin, bağımsız politikalar izleyemeyeceği açıktı. Müttefikler 6 Mayıs 1919’da Yunanistan’a, Anadolu seferi için vize verirken bunları hesaplamışlardı.

Nasıl geldiler?

Savaşın galibi büyük devletler, 1919 ve 1920 yılında, Avrupa’nın çeşitli kentlerinde topladıkları konferanslarda, savaş değirmenine su taşıyan bir dizi karar aldılar. 18 Ocak 1919’dan beri toplantı halinde olan Paris Barış Konferansı’nın, İtalya’nın hazır bulunmadığı 6 Mayıs tarihli oturumunda alınan, yeni onbinlerin İzmir’e gönderilmesine ilişkin karar da bu bağlamdadır. Mütareke (Mondros) mukavelesinin: “Müttefiklerin emniyetlerini tehdit edecek durum olduğunda, herhangi bir noktayı işgal hakkı olacaktır” diyen 7. maddesine dayandırılan bu haksız ve hukuk dışı karar, ardında onbinlerce ölü ve yaralı; aç ve açıkta milyonlarca göçmen; zarar-ziyan ve etkileri günümüzde bile hissedilen derin acılar bırakan bölgesel bir savaşa neden olmuştu.
Venizelos, İzmir’in işgali görevinin, Yunanistan’ın en seçkin birliği olan 1. Piyade Tümeni’ne verilmesini istemişti. Albay Nikolaos Zafirios’un komutasında üç piyade alayıyla iki topçu taburundan oluşan bu tümen, 12 Mayıs’ta Eleftheron limanında (Selanik yakınlarında) demirlemiş nakliye gemilerine bindirilmişti. Aynı limanda, İngiliz kaptan Gover Granvil’in komuta ettiği üç İngiliz ve dört Yunan torpidosundan oluşan bir filotilla da bulunuyordu. Bu filotillaya nakliye gemilerini İtalyan donanmasından ve olası tehditlerden koruma görevi verilmişti.
13 Mayıs sabahı limandan ayrılan gemiler, İzmir’deki İngiliz Amirali Calthorpe’dan aldığı emir gereği, 14 Mayıs öğle üzeri, Midilli Adası’nın Yera Körfezi’ne demirledi. Leon torpidosuna binen tümen kurmay heyeti, akşama doğru İzmir’e geldi. Averoff ve Iron Duke zırhlısında yapılan görüşmelerde çıkarmanın ayrıntıları belirlendi.

İşgal planı

Plan şöyleydi: Olası bir Türk direnişini kırmak için İzmir kuşatılacak, 1/38 Evzon Alayı güneybatıdan Karantina-Kadifekale çizgisini; Beşinci Alay Kuzeybatıdan Punta (Alsancak)-Kadifekale çizgisini tutarken, Dördüncü Alay Türklerin oturduğu mahalleleri denetim altına alacaktı. Padişah ve hükümetten oluşan merkezi iktidar odağı ile bunun İzmir’deki mülki ve askeri uzantısı olan vilayet ve 17. Kolordu’nun başında bulunanların, kayda değer bir tepki göstermediği çıkarma işlemi; 15 Mayıs 1919 sabahı başlamış, yerli Rumların sevinç gösterileri eşliğinde 1. Piyade Tümeni, Punta İskelesi’ndeki Avcılar Kulübü önüne inmişti. Beraberinde Rumlar olduğu halde, saat 11.00 sularında vilayet konağı önüne gelen Evzon Alayı’nın öncü birliği, kim ya da kimler tarafından sıkıldığı halen tartışma konusu olan kurşunların hedefi oldu. Anlaşılan o ki, sayıca Rumlardan çok olduğunu göstermek için geceyi Maşatlık’ta bir arada geçiren bazı Türkler, yeni onbinleri taşıyan gemilerin gün ışırken körfeze girdiğini görünce, ev veya işleri yerine, vilayet konağı önüne giderek elleri tetikte beklemeye başlamıştı.

İlk kurşun

Bu kurşunların neden olduğu kısa süreli bir paniğin ardından yeni onbinler ve Rumlar, kolordu binası (Sarıkışla), vilayet konağıyla Kemeraltı Caddesi’nin girişi ve civarındaki kahve ve otellere, bir saat boyunca kurşun yağdırdılar. Zafirios, Venizelos’a gönderdiği 25 Mayıs tarihli bir raporda, 15 Mayıs kurbanlarını şöyle tasnif etmiştir: “Yunanlılar: asker 2 ölü, 9 yaralı; sivil 9 ölü, 34 yaralı. Türkler: asker 5 ölü, 8 subay, 8 er ve 41 sivil yaralı ve değişik milliyetlerden 47 ölü. Toplam 163 kişi. “Fransız Başbakanı Clémenceau’ya gönderdiği bir mektupta Venizelos, toplam sayıyı değiştirmezken, Yunan kayıplarını şişirmiştir.

Paris Barış Konferansı’nın 15 Mayıs olaylarını araştırması için kurduğu komisyonun raporunda ise şöyle denmektedir: “İzmir’in işgali sırasında ölen ve yaralananların sayısı kesin olarak bilinmemektedir. Tahminen Yunanlılardan 2 er ölü, 6 yaralı; Türklerden ise, 300 veya 400 ölü ve yaralıdır”.

Türk belgelerine göre “işgalin ilk 48 saati içinde İzmir ve banliyölerinde (Urla Yarımadası ve köyleri dahil) öldürülen Türklerin sayısı 2000’in çok üzerinde” idi. İşgali izleyen Yunanlı gazeteci Mihailidis; sadece 15 Mayıs günü, 4000 Türk’ün (sivil ve asker) tutuklandığını yazmıştı.

Yunan örgütü

Yunan Hükümeti, Mondros sonrası İstanbul ve İzmir’e, bu kentlerde yaşayan Türkler dahil tüm halkları kazanmaları misyonu ve “yüksek komiser” sıfatıyla memurlar göndermişti. 21 Mayıs’ta İzmir’e gelen yeni Yunan Yüksek Komiseri Aristidis Stergiadis’e verilen görev ise, 1914 ilkbaharında doğu Ege adalarına sevk edilmiş Osmanlı Rumlarını evlerine yerleştirmek için gerekenleri yapması ve barış anlaşmasıyla Osmanlı Devleti’nden devralınacak arazide kurulacak Yunan yönetiminin zeminini hazırlamasıydı.

Menderes, Gediz ve Bakırçay’ın yardığı vadileri izleyerek doğuya ilerleyen yeni onbinler; Anadolu’da da İzmir’deki sivil yönetime bağlı olması dışında sürekli değişen ve büyüyen, bu nedenle oldukça karmaşık bir örgütsel yapı kurmuştur.

Bu yapının çatısını, işgal dönemi boyunca resmi ismi ve başkomutanı çok sık (ortalama beş ayda bir) değiştirilmiş Küçük Asya Ordusu Komutanlığı (KAOK) oluşturmaktadır.

26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz başlamadan hemen önce, Tümgeneral Hacianestis’in komutasında on dört tümen, beş alay ve Yüksek Genel Komutanlığa (YGK) bağlı birlikleriyle yaklaşık 200.000 kişiden oluşan bu savaş makinesinin ciddi sorunları vardı.
Boğazına kadar siyasete batan komuta kadrosu (Konstantinist-Venizelist kamplaşması); sürgün niteliğindeki tayinler nedeniyle subayların birliklerini terk etmesi; komünistlerin savaş yılgını erler arasında yürüttüğü “eve dönüş” kampanyası; giderek kötüleşen siper koşulları ve ağır kayıplar bu sorunların başında geliyordu.

Rumların iskânı

Osmanlı Devleti’nin savaştan önce ve savaş sırasında, yeni onbinlerin Anadolu’da işgal ettiği bölgeden “harice sevk ettiği” Rum-Ortodoks cemaatinden uyrukları evlerine yerleştirildi ve arazileri kendilerine iade edildi. 31 Aralık 1920 tarihi itibariyle Anadolu’da iskân edilen Rum göçmenlerin sayısı 126 bindir (daha fazla değil). Hükümet son beş yılı bin bir zorlukla geçirmiş bu insanların durumlarını iyileştirmek için, 1 Aralık 1920 tarihi itibariyle 16.136 göçmene, 17.503.765 Drahmi borç vermiş; gelecek göçmenler için ayrılmış iki buçuk milyon Drahmi’yi yetersiz bularak, beş milyon daha göndermeyi kararlaştırmıştı.
Ayrıca Rum göçmenlere pulluk ve kaliteli tohum dağıtılmış; tarım kursları düzenlenmiş; ev, okul, yol ve kiliseleri onarılmış veya yapılmış; su kuyuları ve pompaları temizlenmiştir. Kuvayı Milliye’nin denetiminde olan bölgeden İzmir’e gelmiş Rum göçmenler, Bahri Baba Parkı’nda kurulan bir kampta toplanmış; bunlara, ekmeğiyle birlikte günde 2.000 kap (1000’i Türk göçmenlere veriliyordu) yemek verebilen bir aşevi açılmıştı.

Göçe zorlama

İzmir ve art bölgesinin işgali sırasında ve sonraki günlerde, Türklere yönelik, ve Rum milislerce de desteklenen öldürme, yaralama, ırza geçme, işkence, dayak, sürgün, gasp, soygun, angarya ve kundaklama başlığı altında toplanabilecek uygulamalar planlıydı ve beklendiği gibi dahile ve beklenmeyen bir şekilde İzmir’e doğru kitlesel bir Türk göçüne neden olmuştu. Anadolu’nun batı sahiline serpilmiş bazı kaza merkezleri dışında, Rum nüfusun çoğunlukta olmadığını bilen Yunanistan böylece, demografik yapısını lehine çevireceği işgal bölgesinin, kendisine bırakılmasını garantilemek istiyordu. 15 ve 16 Mayıs 1919 günü karıştıkları olaylar bilinmesine rağmen, Rum milislerin ısrarla askeri operasyonlara dahil edilmesi bundandır. 1919 Ekim’i itibariyle göç eden Türklerin sayısı, Venizelos’a göre 180.000, Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti’nin bir raporuna göre ise, 300.000’di. 1920 Haziran’ı itibariyle İzmir’de değişik milletlerden 64.500 göçmen bulunuyordu ki, Türklerin çoğu cami ve medreselerde barınmaktaydı.

Sağlık işleri

Ahlaki ve diplomatik boyutları olan gereklilikler ve propaganda amacıyla, özelde İzmir’deki Türk göçmenlere ve genel anlamda işgal bölgesi içinde yaşayan herkese, sosyal yardımlarla desteklenmiş bir sağlık hizmeti sunulmuştur. Hizmete soktuğu aşı istasyonları ve dispanserler eliyle yüz binlerce aşılama, muayene ve tahlil yaptırıp reçete yazdırtan; ihtiyaç sahiplerine ücretsiz ilaç, et, ekmek, süt, sıcak yemek ve yakacak maddeleri dağıtan Yunan yönetimi; işgal bölgesinde yüksek bir halk salığı standardı oluşturmayı başarmıştı. Yunan Kızılhaç’ına bağlı hastane ve dispanserlerle işgal bölgesi içinde çalışmasına izin verilen Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne ait dispanserlerin, bu sonucun alınmasında yaptığı katkı unutulmamalıdır.

Ağır cezalar

Uluslar arası hukuka göre yeni onbinler, barış anlaşması yapılıncaya kadar, işgal bölgesinde geçerli yasa ve yönetmeliklere uymak zorundaydı. Ancak Yunanistan “sıkıyönetim mahkemeleri” (ektakto stratodikio) kurmak suretiyle hukuku delme yoluna gitti. Böylece Rumlar Osmanlı mahkemelerinden kurtarılmış, dolayısıyla Türklerin hak ve hukuk arama şansı ve Osmanlı yargı hakkı yok edilmiş oluyordu. KAOK, 17 Mayıs 1919 günü yayımladığı bir duyuru ile halkı güya 15 Mayıs’ta 15 Mayıs’ta ilan edilmiş sıkıyönetimin gereklerine uymaya davet ederek, sıkıyönetim mahkemelerini meşrulaştıran son adımı da atmıştı. Özellikle Kuvayı Milliye’ye yardım ve yataklık iddiasıyla pek çok Türk’ü 101 yıl hapis ve müebbet kürek gibi ağır cezalara çarptırmış olan mahkemeler, suça göre değil sanığın milliyetine göre cezalar verdi.

Kaçırılan tarih

İşgal yönetiminin Anadolu’ya ait arkeolojik eserleri Yunanistan’a nakletmeyi amaçlayan ilk girişimi 1919 sonbaharında oldu. Sudan bir bahane ile Bergama Müzesi’ne el koyan işgalciler, Osmanlı makamlarının itirazlarına aldırmayarak, buradaki eserleri bir şekilde Atina’ya taşıdı. Atina Arkeoloji Derneği’nden İkonomos ile yine Atina’daki Bizans Müzesi’nin müdürü Sotiriu, Klozemenia (Urla), Efes ve Nisa’da (Aydın/Sultanhisar) başlatıp yürütülen kazılara ekonomik destek vermişti. Bu kazıların amacı başlangıçta, Yunan uygarlığının işgal bölgesine damgasını vurduğunu göstererek, “Enosis’e zemin hazırlamak”tı. Tahrip edilen arkeolojik dokudan alınmış eserler, İzmir üzerinden Atina’ya sevk edildi.

İzmir’de üniversite

Sevr Anlaşması’ndan sonra, bazı Türk okullarıyla medreselere ısınma, kırtasiye, beslenme giderleri ve öğretmen maaşları için bir miktar para aktaran Yunan yönetimi, Rumlara ait ilk ve orta dereceli okullara deyim yerindeyse “yağdırmış” ve İzmir’de bir (Rum) Erkek Öğretmen okulu ile lise açmıştı. Ama işgal yönetiminin eğitim alanındaki en görkemli girişimi, hiç kuşkusuz İzmir Yunan Üniversitesi’ydi. Amaç, Anadolu’dan Yunanistan ve Avrupa’ya yönelen beyin göçünü durdurmak ve Enosis’i geciktirebilecek eksiklikleri (yetersiz üretim ve Yunanca bilmeme gibi) gidermekti.

Kurucu rektörlüğüne Göttingen Üniversitesi’nden matematik profesörü Karatheodoris’in atandığı ve “Doğu’nun ışığı” olması beklenen üniversitenin Fen Bilimleri ve Ziraat; Mühendislik Bilimleri; Doğu Dilleri ve Kültürü; İktisat ve Kamu İdaresi fakülteleriyle Hıfzıssıhha Enstitüsünden oluşması planlanmıştı. İki yıl içinde fiziki altyapısı (şimdi İzmir Kız Lisesi’ne ait binalarda) ve kadroları tamamlanan İzmir Yunan Üniversitesi, sadece kimya bölümünde öğretime başlayabildi (Cumhuriyet döneminde İzmir’de ilk üniversite, Ege Üniversitesi 1955 yılında kurulabildi).

Özerklik girişimi

Anadolu’dan ayrılmadan kısa bir süre önce, 12 Ağustos 1922 günü Yunanistan, kamuoyuna hitaben yayımladığı bir bildiriyle işgal ettiği bölgenin özerkliğini ilan etmişti. İngiltere hükümetinin, Türk ordusu ile Çanakkale Boğazı arasında tampon olacağını düşündüğü için destek verdiği bu girişimiyle Yunanistan, artık kalamayacağını bildiği işgal bölgesini, Rum soydaşları için güvenli kılacak bir idari yapı oluşturmayı amaçlamıştı.

Nasıl gittiler?

26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Türk taarruzu, sansür nedeniyle cephe gerisinde dolayısıyla İzmir’de duyulmamış/duyulamamıştı. İzleyen günlerde trenlerin, daha önce görülmediği kadar çok ölü ve yaralı askeri İzmir’e getirmesi Türkleri sevindirirken Rumları kaygılandırmış olmalıdır. Bu nedenle İzmirli Rumlar, Amalthiya (İzmir) gazetesinin 30 Ağustos tarihli nüshasında, “Düşman saldırısının şiddeti nedeniyle dün Afyonkarahisar’ın tahliyesi emredilmiştir…” diyen 28 Ağustos tarihli askeri bülteni okuduklarında, cephenin çöktüğünü anladılar. O sırada Türk ordusu yönünü İzmir ve Akdeniz’e çevirmişti. Yerli Rumlar da, bulabildikleri her tür araç ve götürebildikleri her şeyle birlikte, Türk ordusunun önünden aynı yöne kaçmaktaydılar.
Adalara geçmek isteyen onbinlerce Rum göçmen, rıhtım ve yolcu gümrüğüne yığılmış durumdaydı. Polis müdürlüğünden alınmış seyahat izni ve pasaport talep ederek, başlangıçta bunların Anadolu’dan ayrılmalarını engellemeye çalışan işgal yönetimi, sonraki günlerde bazı vapurlara el koyup Adalar’a sefer bile yaptırmıştı. Yunanistan’ın İngiliz Hükümeti’nden ateşkes istediği 2 Eylül günü Stergiadis, kıdemli memurlarına arşivlerini toplamaları ve harekete hazır olmaları talimatını verdi. İzmir’de ne ekmek ne de asayiş kalmıştı. Rum milislerin, yerleşim merkezlerini yakıp yıkacağından endişe eden birçok Türk de, İzmir’e gelerek cami, medrese ve okullara sığınmıştı.

Ve 9 Eylül

9 Eylül sabahı Sabuncubeli’nden hareket eden ve Bornova-Mersinli güzergâhını geçen 5. Süvari Kolordusu’nun 2. Tümeni’nden Yüzbaşı Şerafettin Bey’in komuta ettiği öncü birlik, rıhtımdaki binlerce Rum ve yeni onbinlerin döküntüleri arasından geçerek, saat 10.30’da vilayet konağına varmıştı. Boynu ve kolundan yaralı olan Şerafettin Bey, burada bir Türk gencinin verdiği al sancağı gözyaşları içinde konağın balkonundaki göndere çekmişti.

Böylece İzmir, üç yıl, üç ay, yirmi dört gün çektiği hasretin ardından, gerçek sahibiyle kucaklaşmış, Türkiye emperyalizm illetinden kurtulmuştu ama, işgal sürecinde ödediği bedel çok ağırdı.



* * *

Megali İdea nedir?

Yunancada “büyük fikir” demek olan bu kavramı, Başbakan Kolettis ilk kez 14 Ocak 1844’te yaptığı bir meclis konuşmasında telaffuz etmişti. Adriyatik Denizi-İran ekseninde, Yunan soyundan herkesi, başkenti İstanbul olacak bir devletin sınırları içinde buluşmayı hedefleyen bu öğretinin o dönemdeki amacı; topraksızlıktan ötürü sefalet içinde yaşayan Yunan köylüsünün, iflas halindeki hükümeti devirmesini önlemekti. Yunan köylüsü ve emekçisinin enerjisini dış politikaya aktaran Megali İdea: Yunanistan’da ezilen sınıfları hak ve iktidar mücadelesi yapmaktan alıkoyduğu için, egemen sınıfların iktidarını pekiştiren bir araçtı. Venizelos’un savaşçı ve yayılmacı Megali İdea’sı ise, Batı uygarlığının Yunanlılığı yok etmek için aşıladığı bir öğretiydi. Gerçekte Yunan ekonomisinin durumu, hangi sınıf iktidarda olursa olsun Yunanistan’a, Venizelos’un savunduğu Megali İdea dışında bir tercih yapma şansı vermiyordu.

Hasan Tahsin veya Osman Nevres

İzmir’e çıkan Yunan askerlerine ilk kurşunu atan Hasan Tahsin, Selaniklidir ve gerçek adı (Recepoğlu) Osman Nevres’tir. Selanik Feyziye Mektebi’ni bitiren Nevres’in hayatında, okulun o dönemdeki idarecisi, daha sonraları İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en etkili isimlerinden, Maliye Nazırı Cavit Bey’in önemli bir rolü oldu. Nevres, Paris Sorbonne Üniversitesi Siyasi İlimler Akademisi’nin ardından Teşkilat-ı Mahsusa kadrosuna katıldı.

İttihat ve Terakki tarafından 1914’ün Ekim ayında Sofya’ya gönderilen Nevres’in görevi, Bulgaristan’ı Üçlü İtilaf tarafa çekebilmek için orada propaganda yapmaya gelmiş İngiliz parlamenterler Noel Edward ve Charles Roden Buxton kardeşleri öldürmektir. Osman Nevres ikisini de vurur fakat öldüremez. Teşhis edildiği için İttihat ve Terakki yöneticileri kimliğini değiştirerek kendisini İzmir’de saklar. Hasan Tahsin İzmir’de bir şirket kurar ve gazete çıkarmaya başlar. Pasaportuna yazılan “Hasan Tahsin” takma adını ölene kadar kullanır. 15 Mayıs’ta ilk kurşunu attığında, İzmir’de Hukuk-u Beşer (İnsan Hakları) gazetesini çıkarmaktadır ve 31 yaşındadır. Hasan Tahsin’den ilk kurşun, Konak Meydanı’nda Yunan sancağını taşıyan askere gider. Aynı yerde öldürülen Tahsin, işgale karşı halkın simge ismi olur.



Prof. Dr. Engin Berber
__________________
Paylaşımlarımın tamamı internetten derlenmiş alıntıdır.
Ne bir tahsil edipte okul buldum.
Nede bir derviş olup şu sırtıma çul vurdum,
Anlatmak ne haddime anyamadım ben beni,
Kula kulluk yok derken ben kendimi kul buldum..

Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dadı var
Âşık- ı sâdık benim Mecnûn’un ancak adı var
FUZULİ

Ey bir aileye bile hükmedemeyen ilerici ;
üç kıtaya, yedi denize hükmeden ecdadın mı gerici ?
TAN3R isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz TAN3R'in Mesajına Teşekkür Etti.