Tekil Mesaj gösterimi
Eski 11.05.10, 02:23   #1
TAN3R
Üye

TAN3R - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2010
Konular: 16
Mesajlar: 69
Ettiği Teşekkür: 183
Aldığı Teşekkür: 244
Rep Derecesi : TAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerde
Ruh Halim: none
TAN3R - MSN üzeri Mesaj gönder
Lightbulb "Osmanlı tarihinin en eski döneminde" Söylenceler ve Gerçekler Yanyana

Osmanlı tarihinin en eski döneminde

Söylenceler ve Gerçekler Yanyana

“Devrimde olanı defter ettim”

-
Âşıkpaşaoğlu Derviş Ahmet

Kitaplar da şaşırtıcı serüvenler yaşıyor: Pek ünlü bir tarihçi olan Prof. Dr. Halil İnalcık’ın İngilizce bir yapıtının güzel bir çevirisini büyük bir yayın kuruluşu “Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ” adıyla basmıştı. Altı yıl sonra başka bir kuruluş, değerli Profesörün aynı konuyu biraz daha değişik bir düzenlemeyle ele alan “Devleti Aliyye” (Yüce Devlet-Osmanlı Devleti) kitabını basınca beklenmedik bir ilgi uyandırdı, kitap üç ayda 17. basımına ulaştı. Tam o sırada Prof. Halil İnalcık’ın en az 20 yıldır sırası geldikçe yinelediği bir tarihsel olgu yeniden konuşulmaya başladı.

Osmanlı devletinin 1299 yılında
Söğüt’te kurulduğu anlatılmaz mı? Prof. İnalcık Bizanslı tarihçi Georgios Pachymeres’in açıklamasına dayanarak Bizans’a karşı 27 Temmuz 1302’de kazanılmış Yalakova-Hersek zaferini, Osman’ın “Bey” olarak tanınmasının başlangıcı diye gösteriyordu. Değerli profesörün görüşü sanki bugün ortaya atılmış gibi, 2009 yazında bu konu birdenbire beklenmedik yankılar yarattı. TV izlenceleri, açıkoturumlar düzenlendi. Söğüt Belediyesi ile Yalova Büyükşehir Belediyesi konuyu tartışırken Altınova Belediyesi de söz konusu savaşın asıl kendi topraklarındaki Koyunhisar’da (Bafeus) gerçekleştiğini, Yalova’nın Altınova’yı sahiplenmek yerine kendisini öne çıkarmasının haksızlık olduğunu ileri sürdü.

Bu yaşananlar, “tarihçi-kaynakları-meslekten olmayanların tarihe ilgisi…” gibi konuları gündeme getirdi.

Mesleği tarihçilik olmayanların
da tarih çalışmalarını izlemesi, tarih kitaplarını okuması elbette iyidir. 20. yüzyılın başlarında Fuat Köprülü’nün tarih incelemelerini neredeyse tüm aydınlar yakından izliyor, Ahmet Refik’in yayınları çok geniş toplulukların tarihle ilgilenmesini sağlıyordu.

Tarihi en güvenilir kaynaklara dayanarak en gelişmiş yöntemlerle ele alan incelemelerden öğrenmeliyiz. Ya ötekiler? Yüzlerce yıl öncesinin görüşlerini, düşüncelerini yansıtan, olayları onlara göre yorumlayan, eski toplumların sanatına, inançlarına tanıklık eden yapıtlar? Tarihçi onları bilim yöntemiyle denetliyor, ayıklıyor, anlattıkları gerçekleri söylenceden ayırıyor. Acaba eski tarih kitaplarının geçmişte yaşananları, eski insanları hem de kendi dilleriyle duru bir su gibi yansıttığı söylenemez mi?

“Aşıkpaşaoğlu Tarihi” tam da böyle bir yapıttır. Bu hoş kitap, Osmanlı Devletinin kuruluşundan başlayarak Fatih döneminin sonuna doğru uzanır. Yazarın, “Ya İlahi! Büyüklüğün, yüceliğin hakkı için bu söylenceyi okuyana, dinleyene, yazana sen rahmet et!” diye yakarmasından, daha başka benzerleri gibi yeniçeri ocaklarında, halkın toplandığı yerlerde, beylerin konaklarında, tekkelerde topluca okunup dinlendiği düşünülebilir.

Baba İlyas’ın soyundan gelen yazarın büyük babasının babası, eski Anadolu Türkçesiyle tasavvuf içerikli mesneviler kaleme almış Âşık Paşa’ydı. Bir 15. yüzyıl insanı olan, o dönemin inançlarını taşıyan, o inançlara göre yaşayan Âşıkpaşaoğlu Derviş Ahmet dupduru, güzelim Anadolu Türkçesiyle konuşur. Yapıtını 83 yaşındayken yazdığını anlatır. Pek az sonra öldüğü, İstanbul’da kendi yaptırdığı mescidin avlusunda toprağa verildiği düşünülmektedir.

Âşıkpaşaoğlu Osmanlı Devletinin kuruluşunun ilk yüzyılındaki olayların pek çoğunu yaşlılardan dinlemiştir. Şu anlattıkları o dinlediklerindendir:

“Soru: Ey derviş! Sen kendin o cenkte (Ankara Savaşında) birlikte değildin. Ya bu macerayı kimden aktarırsın?

Yanıt: Bursa’nın bir yöneticisi vardı, Koca Naip derlerdi. O Beyazıt Hanın solaklarındandı. Hanı esir ettiklerinde o da Hanla birlikteydi. Beyazıt Han Akşehir’de Tanrının rahmetine vardığında yanındaydı. Fakir dahi ona sordum: ‘Timur, Beyazıt Hanı nasıl saklardı?’ O söyledi: ‘Timur bir tahtırevan yaptırdı kafes gibi, iki at ortasında. Yola çıktıklarında kendi önünde yürütürdü. Konakladıklarında kendi çadırı önünde kondururdu, dedi.”

Âşıkpaşaoğlu’nun yararlandığı önemli bir kaynak
Yahşi Fakih’in günümüze ulaşmayan tarihidir. Bu yapıt Yıldırım Beyazıt dönemine dek gelen dönemi konu ediniyormuş.

Yahşi Fakih ikinci padişah Sultan Orhan’ın imamının oğluydu. Anlattığı olayların önemli bir bölümü o dönemleri yaşamış olan kendi babasının anlattıklarına dayanıyordu. Âşıkpaşaoğlu gençliğinde hastalanarak bir süre Geyve’de Yahşi Fakih’in evinde kalmış. Bu sırada onun yazdığı tarihi okumuş. Yıllar sonra kendi kitabını yazarken gençliğinde Geyve’de okuduklarından yararlanmış.

“Y
ıldırım’ın Akhisar’da Macarlarla yaptığı savaş, Timur’la Ankara savaşı gibi olayları bu savaşlarda bulunanlardan dinleyerek yazmıştır. Rumeli’de akınlara katılmış, 2. Murad’ın Belgrad seferinde, İstanbul’un alınışında, çağrılı olarak Fatih’in şehzadelerinin Edirne’deki sünnet düğününde bulunmuş. Yaşadığı, tanıklık ettiği olaylar yazdığı kitaba ilginç sayfalar kazandırmıştır.

“Gördüm bu cihan garaibin çok
(dünyanın şaşılacak şeylerini gördüm)
Gelmez hesaba, anılmazı yok
Devrimde olanı defter ettim…”
der.

Örneğin 6. Padişah olan 2. Murad’ın uzun saltanat döneminin en yakın tanıklarından olmuş, ordunun seferlerine katılarak olup bitenleri gözleriyle görmüştür.

“Onun saltanat dönemi 31 yıl oldu. Bu savaşların, maceraların topunu, onun yapıp ettiklerinin, söylediklerinin her birini bu ben Âşıki Derviş Ahmet gördüm, bildim. Ama kısalttım. Bu söylencede yazdım. O nedenle kısalttım ki bunun yaptıkları, söyledikleri dille anlatılamaz.”
Âşıkpaşaoğlu okuduklarına, dinlediklerine dayanarak örneğin şunları anlatmaktadır:

Bilecik alınmış, boşalan evlere çevreden gelenler yerleşmiş, kiliseler mescite çevrilmiş. Sultanın adı anılarak Cuma namazını kıldırılmalıdır, bir de kadı görevlendirilmelidir. Bunlar içinse Selçuklu Sultanının izni gerekmektedir. Osman Gazi kararını bildirir: “Bu kenti ben kendi kılıcımla aldım. Buna Sultanın ne katkısı oldu ki ondan izin alayım. Ona sultanlık veren Tanrı bana da savaş yoluyla hanlık verdi. Bağışladığı şu sancaksa ben de sancak götürüp kâfirlerle uğraştım. Eğer o, Selçuk soyuyum derse ben de Gök Alp oğluyum derim. Eğer bu ellere ben onlardan önce geldim derse Süleyman Şah dedem de ondan önce geldi.” der. Dursun Fakı, kadılığa getirilir, Cuma hutbesini de o okur.

Yaşam hareketlenmiş, meydanda kalabalık bir Pazar kurulmaya başlamıştır. Germiyan elinden gelen biri, “Bu pazarın bacını bana satın.” deyince, Osman Bey, “bac”ın ne olduğunu sorar. Germiyanlı, pazara gelenlerden akça toplayıp içinden kendi payını alarak Beye götürecektir! Osman Beyin aklı yatmaz, “Bir kişinin kazandığı başkasının olur mu? Kendi malı olur. Ben onun malına ne kattım ki bana akça ver diyeyim?” diye söylenir. Sonunda aklı yatarak, “Her kişi ki bir yük getire, sata, iki akça versin. Her kim ki satmasa hiç nesne vermesin. Her kişi ki bu kanunumu boza, Tanrı onun dinini ve dünyasını bozsun.” der. Devlet kurumu gelişmeye, böylece yasalar oluşmaya başlamıştır…

Üçüncü padişah Sultan Murat
döneminde Rumeli’deki savaşlarda alınan esirlerin çoğaldığı görülür. Padişaha gazilerin getirdiği esirlerin beşte birini almasının Tanrı buyruğu olduğu anlatılır. Beşten az esiri olan gaziler ellerindeki her esir için 25 akça ödeyecektir. Padişaha verilecek esir sayısı günden güne çoğalınca çocuk yaşta olanlar Türk aileler yanında Müslüman olarak yetiştirilir:

“Sonra kapıya getirdiler. Akbörk (keçe külah) giydirdiler. Adını önceleri ‘çeri’ (asker) iken ‘Yeniçeri’ koydular. Yeniçeri ocağı bunun zamanında kuruldu.”

Yıldırım Beyazıt Anadolu’da birçok yeri ele geçirmiştir. Âşıkpaşaoğlu bu fetihlerin zorla, kan dökerek değil, adalet yoluyla gerçekleştiğini anlatır:

“Ö
nceki beyler halkını zulüm ile incitmişlerdi. Beyazıt Han hangi ile vardıysa halk karşılamaya geldi. Onun adaletinin büyüklüğü nedeniyle kimi yerde halkın beyleri de ona boyun eğdiler.”

Kadılar yolsuzluk yapıyor,rüşvet alıyormuş. Yıldırım tümünün toplatılıp Yenişehir’deki bir eve doldurulmalarını istemiş. Öylesine kızgınmış ki hepsini evle birlikte yaktıracakmış. Padişahın Maskara Arap denen dalkavuğu gelip Bizans’a elçi olarak gitmek istediğini söylemiş. Kadılar ölünce onların yerine geçsin diye keşişleri getirecekmiş:
“Han eyidür (der): ‘Bire it Arap’ der, Kadılığı keşişler verinceye kadar kendi kullarıma versem ya’ der. Arap eyidür: ‘Kulların okumuş değildir’ der, ‘keşişlerse nice yıllar emek vermişlerdir. Okumuşlardır…’ Beyazıt Han eyidür: ‘Ya bire Arap! Çözümü ne olsa gerektir?’… Vezir Ali Paşa padişaha açıklamalar yapar, rüşvetin önünü almak için, kadınların gelirleri yükseltilir!

Anadolu’da büyük bir halk ayaklanmasının öncüsü Baba İlyas’ın soyundan gelen Âşıkpaşaoğlu, kendi çağına daha yakın başka bir halk ayaklanmasına, Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin hareketine hiç sıcak bakmaz. Büyük bir bilgin olan Şeyh’in Serez’de asılmasını anlatırken idam için yalnızca İran’dan yeni gelmiş bir danişmendden fetva alınabildiğini, ancak onun da “Kanı helaldir, ama malı haramdır.” demek zorunda kaldığını aktarır.

“İman ile mi gitti yoksa imansız mı gitti?” sorusuna ise Âşıkpaşaoğlu’nun da kesin yanıt veremediği görülür:

“Yanıt: Allah bilir ancak. Hayatında ve ölümünde bilmeyiz inancı neyin üzerineydi, hem canını dahi o inanç üzerine mi verdi?”

Âşıkpaşaoğlu birbirinden ilginç olaylar anlatır, dönemin yaşamını, inançlarını gösteren ayrıntılar aktarır:

1. Mehmet öldüğünde oğlu Murad’ın Bursa’ya gelip tahta oturmasına dek padişahın ölümü ordudan gizlenmiştir:

İran’dan gelmiş bir hekim vardı, o geldi, ölünün ardına bir oğlan oturttu. Oğlan, ölünün elini hareket ettirir, ölü kendi eliyle kendi sakalını sıvazlar. Hekim, paşalara geldi, sarığını yere vurdu. Eyitti: ‘Komazsınız ki padişah hoş ola, bizim bunca çalıştığımızı yok edersiniz’ dedi. Ve paşalar dahi ağalara eyitti: ‘Hele umudumuz vardır yüce Tanrıdan ki, Tanrı sağlık verecektir’ dediler. Ağalar da padişahın kendi eliyle sakalını sıvazladığını gördüler, vardılar kendi hallerine gittiler. Gene paşalar ve hekimler padişahın koltuğuna girdiler. Aldılar saraya gittiler.

Sultan Mehmed’in ölüsünü 41 gün sakladılar o anlatılan maceralarla. Ondan sonra Sultan Murat geldi. Bursa’da tahta oturdu.”
Yeni padişah bir yandan Bizans’ın desteklediği (amcası?) Düzme Mustafa’yı öte yandan Anadolu beylerinin desteklediği kardeşi şehzade Mustafa’yı karşısında bulmuştu. İlkini alt ettikten sonra Şarabdar İlyas’ın yardımıyla ikincisinden de kurtuldu. Bu adam, şehzadenin yanında görevliydi. Onu kandırarak kendi eliyle ölüme sürükledi. Âşıkpaşaoğlu, Şarabdar’ın, hangi gerekçeyle tutumunu haklı gösterdiğini aktarıyor:

Bilge eyitir: ‘Halkın hayır duaları padişaha hazinedir dedi.’


“Soru:
Şarabdar İlyas’a eyittiler ki: ‘Senin bu Mustafa, efendin oğlu değil miydi ki tuttun onu öldürmeğe verdin?’ dediler.

Yanıt: Eyidür: ‘Görünürde ben günahkâr oldum. Gelgelelim bu ikisi bir ilde olsalar halkın zararınadır. Ve hem bir de budur ki ben bu efendim oğluna yaramaz iş etmedim. Onun için ki, bu dünyanın pisliğine bulaşmadan onu şehit ettirdim. Ve hem herkes rahatta oldular. Ve hem dahi bizden önce gelenler bu kanunu kurmuşlar’ dedi.

Âşıkpaşaoğlu sancak beyi İshak Bey’in yanında katıldığı akında birkaç düşman öldürmüş, beş de esir almış. Onları Üsküp’e getirerek 900 akçaya satmış. 2. Murat’ın Belgrad seferinde bulunmuş: Padişah kendisine savaşta ele geçen esirlerden dokuzunu vermiş, ‘Devletli sultanım, bu esirleri götürmeye at gerektir ve bu yolda akça gerek’ demiş. Padişah da kendisine 5 bin akça ile iki at vermiş. Âşıkpaşaoğlu Edirne’ye gelerek esirlerin kimini 200, kimini 300 akçaya satmış.

Para pul işlerinde pek becerikli görünen derviş-tarihçimiz, padişahların servet biriktirmesini hiç istemez:

“Merhum Yıldırım hünkâr mal topladı. Akça toplanıp hazineye konması için tedbir aldı. Memlekette kıtlık oldu. Sonunda o malı bahtsız Timur yedi. İl, ayak altında kaldı.

Bilgelerden birine sordular:

Padişahlara hazine gerek midir? dediler. Bilge cevap verdi: ‘Bir gerçek hazine vardır, o gerektir.’ Ve sordular ki: ‘Ne, gerçek hazinedir?’

Bilge eyitir: ‘Halkın hayır duaları padişaha hazinedir’ dedi.

Âşıkpaşaoğlu’nun kitabı Osmanlı devletinin Fatih dönemine kadar geçen olaylarını biraz söylencelere, biraz yazarının gördüklerine dayanarak anlatır. Günümüz tarihçileri başka kanıtlarla birleştirerek yapıttan önemli ölçüde yararlanmıştır. Mesleği tarihçilik olmayanlar da o yapıtta yaşamımızın 14-15’nci yüzyıllardaki görüntülerini, insanımızın davranışlarını, düşüncelerini, konuşma dilinden daha uzaklaşılmadığı dönemde yazı dilimizin kıvraklığını izlemektedir.

Konur Ertop
__________________
Paylaşımlarımın tamamı internetten derlenmiş alıntıdır.
Ne bir tahsil edipte okul buldum.
Nede bir derviş olup şu sırtıma çul vurdum,
Anlatmak ne haddime anyamadım ben beni,
Kula kulluk yok derken ben kendimi kul buldum..

Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dadı var
Âşık- ı sâdık benim Mecnûn’un ancak adı var
FUZULİ

Ey bir aileye bile hükmedemeyen ilerici ;
üç kıtaya, yedi denize hükmeden ecdadın mı gerici ?
TAN3R isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
4 Üyemiz TAN3R'in Mesajına Teşekkür Etti.