Tekil Mesaj gösterimi
Eski 21.05.10, 15:31   #1
TAN3R
Üye

TAN3R - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2010
Konular: 16
Mesajlar: 69
Ettiği Teşekkür: 183
Aldığı Teşekkür: 244
Rep Derecesi : TAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerdeTAN3R Karimasını arttırmak için doğru yerde
Ruh Halim: none
TAN3R - MSN üzeri Mesaj gönder
Lightbulb Bir Osmanlı Padişahı "Hadice Turhan Sultan"

Her şey, saray haremine odalık olarak verilen 12 yaşındaki Rus asıllı Hadice’nin Sultan İbrahim’in dikkatini çekmesiyle başladı. 1642’de IV. Mehmed’i doğuran Hadice Turhan Sultan, 30 yıl imparatorluğu fiilen idare etti. Çanakkale’deki Seddülbahir kalesi ve Kumkale; İstanbul’daki Yeni Camii kompleksi gibi büyük eserleri yaptırttı.


“TURHAN SULTAN”
Bir Kadın Padişah




Turhan Sultan'ın oğlu IV. Mehmed (Avcı)
1687'de annesinin ölümünden dört yıl sonra
tahttan indirildi.

Yakın zamana kadar Osmanlı saray kadınları, yani Osmanlı sultanlarının cariyeleri, kız kardeşleri, eşleri, kızları ve anneleri tarihçilerden çok çekmişti. 16. ve 17. yüzyılda sultanın hareminde yaşayan kadınlar, Cumhuriyet’in ilk yıllarında verilen eserlerde, imparatorluğun çöküşüne yol açan birçok etmen arasında sayılıyordu. Neyse ki Osmanlı İmparatorluğu’nu inceleyen tarihçiler, Kanuni döneminden sonra meydana gelen dönüşümlerin bu derece basit bir yükseliş ve çöküş modeliyle açıklanamayacak kadar karmaşık olduğu görüşündeler. Osmanlı kadınlarını tanımak ve Osmanlı tarihinde ne tür etkileri olduğunu anlamak için arşivleri dikkatle inceleyip, irdeledikçe; bulduklarımız hep Osmanlı kadınlarının lehine.

Saraylı kadınlar da, tıpkı imparatorluk ailesi mensubu erkekleri gibi siyasetle uğraşmış, maiyetleriyle padişah gibi hareket etmiş; Avrupa, Safevi ve Babürlü hanedanlarıyla diplomatik yazışmalar yürütmüş; imparatorluğun farklı köşelerine sık sık ziyaretlerde bulunmuş; ordularına destek olmuş; camiler, hanlar, imaretler, saraylar, kütüphaneler, medreseler, türbeler, çeşmeler ve hisarlar yaptırarak mimarlığa şevkle hamilik etmişlerdir. Kamu yararına üstlendikleri projelerde erkek emsalleri kadar cömert davranmışlar; sadece 16. yüzyılda İstanbul’daki tüm vakıfların üçte birinden fazlasını kurmuşlardı.

Eğer bugünün İstanbul peyzajından uzun bir kesit alacak olursak, bunun ne kadarının Osmanlı kadınları tarafından biçimlendirildiğini, III. Selim’in annesi Mihrişah’ın heybetli ve bugün bile iş gören Eyüp İmareti’nden, Nurbanu ve Mihrimah’a atfedilen Üsküdar’daki geniş Üsküdar külliyelerine; Kösem Sultan’ın Çakmakçılar Yokuşu’ndaki Büyük Valide Hanı’na kadar görebiliriz.

Rengârenk Mısır Çarşısı’na uğradığımızda gezdiğimiz çarşıların çoğu, IV. Mehmed’in annesi Hadice Turhan Sultan’ın Haliç kıyısının bu işlek noktasının tam ortasında gerçekleştirdiği Yeni Valide Külliyesi’ni kapsayan büyük mimarlık projesinden doğmuştur. Kuşkusuz, bu büyüleyici kadınlara çok şey borçluyuz; onların geçmişlerine daha yakından ve daha önyargısız bakmakla bu borcumuzu ödemeye başlayabiliriz.

Bunların en önemlilerinden biri de Sultan İbrahim’in karısı ve Sultan IV. Mehmed’in annesi Hadice Turhan Sultan’dır.

Genç Hadice’nin, köle bulmak amacıyla Rusya steplerine yapılan bir akında Tatarlarca esir alındığını ve İstanbul’da sultanın haremine alınıp “odalık” olduğunda yaklaşık 12 yaşlarında olduğunu biliyoruz. Hadice, önce Sultan İbrahim’in annesi Kösem Sultan’a armağan olarak sunulmuş, çok geçmeden de IV. Murad’ın kız kardeşi Âtike Sultan’a verilmişti. O yaşta henüz dikiş dikmeyi, nakış işlemeyi, şarkı söylemeyi, saz çalmayı ve raks etmeyi bilmiyorduysa da; bu beceriler kendisine belki yeni bir dilde, yani Osmanlı Türkçesiyle verilen derslerle öğretilmiştir. İslamiyet’i yeni benimseyen biri olarak kendisine yeni inancıyla ilgili dersler de verilmiştir.

Hiçbir sanatçıya hareme girip Osmanlı saray kadınlarını resmetme izni verilmediğinden, Sultan’ın haremindeki kadınların ancak hayal ürünü portrelerine sahibiz ve Hadice’nin nasıl göründüğünü bilmiyoruz. Ama Türk tarihçi Kadircan Kaflı 1953’te bu genç Rus köleyi, mavi gözlü, açık tenli ve koyu kumral saçlı, çok güzel bir kadın olarak hayal etmişti. Ne yazık ki, elimizdeki Turhan Sultan’a ait tek gravür yine hayali, yaşamının sonraki dönemlerine ait ve valide sultanı Kaflı’nın hayal ettiği gibi yansıtmayan bir portre.

Osmanlı haremindeki cariyelerin gündelik yaşamları, Gérôme gibi 19. yüzyıl oryantalist Fransız sanatçıların resmettiği egzotik sahnelerdeki gibi değil, kuralları katı bir yatılı okuldaki gibi olmalıdır. 19. yüzyıl başlarında İstanbul’da yaşayan Venedikli tacir Ottaviano Bon, Hadice gibi genç cariyelerin, tıkış tıkış kapatıldıkları harem dairelerinde çocukluklarını geçirdikleri kalabalık odalarından bahsederken, “tıpkı büyük manastırlarındaki rahibeler gibi bir yaşam sürüyorlar. Bu bakireler, kendilerine ayrılan çok geniş odalarda yaşıyorlar ve yatak odalarında neredeyse yüz kadarı bir arada kalıyor” diye anlatıyor.
Gün geliyor Hadice, Sultan İbrahim’in dikkatini çekiyor ve 2 Ocak 1642’de IV. Mehmed’i doğuruyor. Müstakbel sultanın annesi sıfatıyla haremdeki konumu da hemen yükseliyor. Ne var ki bu defa da Hadice’nin oğlunu ve muhtemelen valide sıfatıyla kendi geleceğini, çocuğuna karşı muhtemel suikast entrikalarından, oğulları olan diğer hasekilerden gelebilecek tehlikelerden koruma mücadelesi başlamış oluyor. Bu tehlikeler Ağustos 1648’de İbrahim’in tahttan indirilmesi ve ölmesiyle iyice artacaktır; artık 20’li yaşlarının başındaki Hadice’nin altı yaşındaki oğlu padişah olurken, kendisi de Osmanlı sarayının en nüfuzlu konumuna yükselmiş, Valide Sultan olmuştur.

Ama Hadice Turhan Sultan’ın önünde, Valide Sultan sıfatını aldığından beri hayatını son derece zorlaştıran önemli bir karakter vardı: Kayınvalidesi Kösem Sultan ya da çağının devletlerinin kendisine hitap ettiği sıfatıyla, Valide-i Muazzama. Oğlu İbrahim öldüğünde Kösem Sultan 60’larındaydı. İki oğluna da, hem IV. Murad’a, hem de İbrahim’e validelik yapmıştı. Bu yüzden Kösem Sultan ve saraydaki diğer kişiler, onun yirmi yılı aşkın tecrübesiyle saray siyasetine hizmet ettiğini düşünüyorlardı.

Genç ve yaşlı iki valide arasında haremde süregiden mücadele, iki kadının farklı hiziplerden haremağaları ve yeniçerilerle ittifak kurmasıyla büyük bir entrika ve drama dönüştü. Hadice Turhan ve Kösem arasındaki rekabet, Kösem’in korkunç ölümüyle (Hadice Turhan’ın saraydaki müttefikleri tarafından boğulduğu söylenir) sona erdi. Sarayda müzisyen olarak çalışan ve haremdeki kadınlar arasında muhbirlik yapan Polonya kökenli içoğlanı Bobovius, Büyük Valide’nin suikasta uğradıktan sonra son defa görüldüğü harem dairesinin kapısından “içoğlanların İbrahim’in annesi yaşlı sultanı sürükleyerek çıkardıkları kapı” diye söz ediyor. Kendisine eziyet edilen Kösem Sultan, 1651’de kendi saçlarıyla boğularak öldürüldü.

Hadice Turhan’ın hüküm sürdüğü dönemde karşısına pek çok zorluk daha çıktı; ama artık oğlu Mehmed yaşadığı sürece Valide Sultan sıfatıyla konumu çok daha güvencedeydi. Topkapı Sarayı’nda Valide ve maiyetindeki hizmetkârlarına ayrılan, bir yatak odası, küçük bir ibadethanesi, tavanı kubbeli bir taht/kabul odası, şöminesi ve Haliç manzaralı bir balkonu olan geniş dairelere taşındığını tahmin edersiniz. Dairelerinin hemen bitişiğindeki son derece zarif banyosu, İznik çinileriyle bezenmişti. Sahip olduğu değerli eşyalar (bugün Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonundadır) arasında “Valide-i Gazi Sultan Mehmed Han” yazısı hakkedilmiş sedef bir mühür de vardı.
Bir Avrupa gravüründe, büyük bir at sırtında resmedilen Sultan Mehmed, Osmanlı padişahı olduğunda henüz küçük bir çocuktu ve bir imparatorluk yönetecek deneyimden yoksundu. Dolayısıyla sultanın alması gereken pek çok idari kararı almak, Hadice Turhan’a ve onun çevresindeki başharemağası Süleyman Ağa ve Vezir Köprülü Mehmed Paşa gibi güvendiği kişilere düşmüştü.

Turhan Sultan, sadrazam ya da kaptan-ı derya tarafından dikkatine sunulan çeşitli bunalımlarla uğraşırken yazdığı mektuplarda ve talimatlarda, etki ve meşruiyetini vurgulamak için oğluna genellikle “aslanım” diye hitap etmiştir. Turhan Sultan’ın ilk işi, başkent İstanbul’da ve memlekette düzeni sağlamak ve Osmanlı gemilerine, hacılara ve Osmanlıların Doğu Akdeniz’deki mülklerine saldıran ve Çanakkale Boğazı’nı ablukaya alarak İstanbul’u bir dönem yiyeceksiz bırakan Venedikliler başta olmak üzere imparatorluk sınırlarını saldırılara karşı korumaktı.

Yurtiçinde düzenin (ve başkenti mahvedecek hiçbir yangın çıkmamasının) sağlanması, İstanbulluların eğlencesi olan mükellef ve pek sevilen havai fişek gösterilerinin yasaklanmasını da kapsıyordu. Uzun süren Kandiye Savaşı sırasında, Venediklilerin Akdeniz’de arkası kesilmeyen saldırıları; Hadice Turhan Sultan’ın ilk büyük mimarlık projesini gerçekleştirme gerekçeleri arasındadır. Avrupa kıyısında Seddülbahir, Anadolu kıyısında Kumkale olmak üzere Çanakkale Boğazı’nın girişinde iki kalenin yapımına böylelikle başlandı. Zamanın Osmanlı tarihçileri, hac yolculuğuna çıkan Müslümanların izlediği deniz rotası olmasının yanı sıra, İstanbul limanlarının ve piyasasının da hayatının bağlı olduğu bu stratejik su kanalını koruma arzusunu büyük övgüyle karşıladılar, Valide Sultanı göklere çıkardılar. Fatih Sultan Mehmed’in 15. yüzyıldan kalma Çanakkale, Kilitbahir ve Kale-i Sultaniye (Çimenlik Kalesi) kalelerinin etraflıca onarımını üstlenmesine ek olarak; Çanakkale Boğazı’nın girişinde, içerisinde çifte hamam, bir cami, bir okul (sıbyan mektebi), askerler için kışla ve birkaç dükkân da bulunan iki yeni kalenin, Seddülbahir ve Kumkale kalelerinin inşası için bağışta bulunduğunu Turhan Sultan’ın vakfiyesinden biliyoruz.
Sultan ve maiyetiyle birlikte kaleleri gezen Evliya Çelebi, bize Seddülbahir’in en az 80 gemiyi barındırabilecek kadar büyük bir limanı bulunduğunu ve hendeklerden birinin dibine bakılamayacak kadar ürkütücü bir derinlikte olduğunu anlatır. Seddülbahir ve Kumkale’nin bugün bakımsızlıktan acınacak durumlarıyla, Abdi Paşa’nın büyük coşku içinde “Batı sınırlarının şerefli muhafızları” olduğunu iddia ettiği, “ateş saçan dev ejderleri” andıran toplarıyla Osmanlı Devleti’ni yoluna çıkan tehlikelerden koruyabildiğini hayal etmek zor olabilir; ama 1. Dünya Savaşı ve Çanakkale muharebeleri öncesi iki kale de nispeten iyi durumdaydı.

Valide, Venedik donanmasının yakın tehdidi azaldıktan ve Vezir Köprülü Mehmed Paşa’yı (ve daha sonra da onun oğlu Fazıl Ahmed Paşa’yı) idari çevresine aldıktan sonra, tüm dikkatini İstanbul’a çevirdi ve bu şehre en büyük katkısını teşkil edecek projeye girişti: Eminönü’ndeki Yeni Valide Camii ve Külliyesi, Camiye ek olarak, artık şehrin en kalabalık ticaret merkezinin tam ortasında kalan bu çok ünlü yapının çevresinde bir türbe, Pazar binası (Mısır Çarşısı), ilkokul (sıbyan mektebi), küçük bir saray (Hünkâr Kasrı) ve büyük bir çeşme (sebilhane) bulunuyordu.

Hadice Turhan, kendi büyük cami kompleksini inşa ettirmek için, önceki validelerden, III. Mehmed’in annesi Safiye Sultan’ın yerini seçti. Safiye, oğlunun 1603’te ölümü üzerine “erken emekli” olarak, bir zamanlar Beyazıt’ta bulunan Eski Saray’a geçmek zorunda kalması nedeniyle kendi projesini tamamlayamamıştı. Safiye’nin projesi, Eminönü’nün büyük bir kesiminin, çoğunluğu İstanbul’un eski Karaim Yahudi cemaatine mensup sakinlerinden ve dükkân sahiplerinden istimlak edilmesini gerektirdiği için tartışmalı bir projeydi. Dönemi anlatan Osmanlı tarihçileri, istimlak işlerini dürüst veya adil biçimde yapılmadığını üstü kapalı anlatmaktadır.

1665’te tamamlanan proje büyük çaplı bir istimlak gerektirdi ama, Evliya Çelebi’nin bize anlattığına göre, istimlak doğru düzgün bir biçimde yapıldı; “bir hakkaniyet gösterisi, zulmiye değil adliye gösterisi”. Camideki yazıtların bölümleri ve vakfiyedeki proje tanımlaması, Hadice Turhan’ın Eminönü’ndeki bu inşaat projesini, oğlunun hocası ve Eminönü Camii vaizi olan, tutucu ve hoşgörüsüz Kadızadeli hareketi üyesi Vâni Efendi’nin cesaretlendirmesiyle, başkentin “kâfir” cemaati üzerinde küçük bir fetih olarak tasarladığını gösteriyor.

Hiç şüphe yok ki Külliye için gereken geliri sağlayacak gümrükler ve Haliç limanının ticari potansiyeliyle ilgileniliyordu. Mısır Çarşısı’nın göze çarpan görkemli varlığı da külliyenin ticari yapısını doğruluyor.
Hadice Turhan ve oğlu IV. Mehmed’in gömüldüğü Valide Türbesi dışında, bir de valide ve maiyetinin Ramazan ayında veya cami külliyesini ziyaret etmek istediğinde yerleştiği Hünkâr Kasrı vardı. Ayrıntılı yazıtları, pahalı İznik çinileriyle 17. yüzyıl mimarlık şaheseri olan kasırdan, hem hayata geçirilen projenin görkemli manzarası hem de Mısır Çarşısı’nda satılacak malları getiren gemiler yanaştığında Haliç’in telaşlı koşturmacası izlenebiliyordu.

Hadice Turhan, yaşamının sonuna kadar politikayla ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimiyle aktif olarak ilgilendi. Kandiye 1669 yılında Osmanlı donanması tarafından fethedildiğinde, adada bir Osmanlı kimliği oluşturma çabaları çerçevesinde, ele geçirilen kiliseleri camiye çevirttirdi. Adadaki bazı mimari projeleri destekledi.
Bununla birlikte oğlu IV. Mehmed’i, ataları II. Mehmed ve Muhteşem Süleyman gibi önemli bir savaşçı ve devlet adamı olarak yetiştirme çabaları pek başarılı olamadı. IV. Mehmed’in başkent İstanbul’u sevmediği iyi bilinir; kendisine “Avcı Mehmed” lakabını kazandıran tutkusu nedeniyle, Edirne Sarayı’nda kalıyor ve Rumeli’ndeki avlakları tercih ediyordu.

Turhan Sultan 4 Ağustos 1683’te, Osmanlı birliklerinin talihsiz Viyana Kuşatması için Haziran’da yola çıkmalarından kısa bir süre sonra, 50’lerinin sonlarındayken öldü. Osmanlı Devleti’ne otuz yıl boyunca sağladığı rehberlik ve liderlik sona erince imparatorluğun mali ve askeri durumu bir başka kargaşa ve kararsızlık çağına girdi ve 1687’de sadrazam ve diğerleri kaosa sert bir çözüm önerdiler: Sultan IV. Mehmed’in Osmanlı tahtından indirilmesi.

Osmanlı tarihçisi Silahdar, Hadice Turhan’ın ölümü üzerine, o zamanki Osmanlı tebaasının bu müstesna kadın için kalplerinden geçeni yazmıştır:
“Devletin direği göçtü.”
Turhan Sultan’dan kaptan paşaya muhtıra

“Sultanın mülkünden bir kısmının donanma mühimmatının giderlerini karşılamak üzere harcanması âdettir. Bildiğimiz ve duyduğumuz, önceki sultanların da böyle yaptığıdır. Şimdi, imparatorluk tersanesine ayrılan mülke ne oldu? Bu mülklerin gelirleri doğrudan hazineye mi aktarılıyor, yoksa hukuka göre, imparatorluk tersanesindeki masrafları karşılamak için mi kullanılıyor? Gelirin nereye gittiğinin ve donanmanın neden hâlâ hazır olmadığının anlaşılması için bir araştırma yapılsın. Doğrusu nedir? Tersane idaresinde ne kadar para olduğunu ve bu paranın hangi işlere harcandığını bilmemiz önemli. Tahsis edilen onca gelir nereye kayboldu ki donanmamız hâlâ bu kadar yetersizlik içinde? Etraflıca bir araştırma yürütülmeli. Donanmanın her seferi ne kadara mal oluyor? Seferin her hazırlanışında para gidiyor, değil mi? Herkes kendi istediği gibi yapıyor. Memurların bu kadar korkusuz olması çok hayret verici. Şu andan itibaren, yapmanızı istediğim şeyi yapın ve sonucu bana bildirin. Geliri tersaneye tahsis edilmiş olan mülkün geliri ne kadardır? Bu mülkleri kaydedip bana bilgi gönderin. Duyduğuma göre yelkenlerde kullanılacak bez hakkında bile kanun varmış. Bütün bunları biliyor olmalısınız. Bu konulara dikkat ettiğinizi göreyim. Çok deneyimli olduğunuzdan size güvendik ve bu görevlere sizi tayin ettik. Şimdi size söylediğim gibi devam edin ki Sultanınızın ve Allah’ın huzurunda onurla durabilesiniz.
Yine dualarım sizinledir.”

Valide Sultan
(1656’dan hemen önce)

Bugün Kumkale ve Seddülbahir Kalesi

Valide’nin iki kalesi de, 1997 yılından başlayarak, proje direktörleri Doç. Dr. Lucienne Thys-Şenocak ve Doç. Dr. Rahmi Nurhan Çelik yönetiminde, Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat tarihi Bölümü ve İTÜ Jeodezi ve Fotogrametri bölümünden ortak bir ekip tarafından araştırıldı, incelendi ve belgelendi. Kumkale’deki proje, Yeni Kumkale köyünün sözlü tarihi ve bitişiğindeki Osmanlı mezarlığının eksiksiz dokümantasyonunun yanı sıra, jeodezi ve mimari bir incelemeyi içeriyor. Seddülbahir projesi ise bir dokümantasyon projesi olarak başladı, ama 2005 yılında kaledeki tüm Osmanlı yapılarının üç boyutlu lazer taraması, arkeolojik kazı çalışması ve Seddülbahir köyünde sözlü tarih araştırmasının da yer aldığı bir koruma projesine dönüştü. Projenin Eylül 2008’de koruma kurulu tarafından onaylanmasıyla, en azından Valide’nin Avrupa yakasındaki büyük cömertlik eseri Seddülbahir kalesinin daha fazla bozulmasının önüne geçilmesi bekleniyor.


Çeviren: Emin Dağıstanlı

(Lucienne Thys-Şenocak’ın Ashgate Press’ten
çıkan Ottoman Women Builders: The Architectural
Patronage of Hadice Turhan Sultan adlı kitabı, çok
yakında Kitap Yayınevi’nden Osmanlı İmparatorluğu’nda
Kadın Baniler: Hadice Turhan Sultan adıyla yayımlanacak.)
LUCIENNE THYS-ŞENOCAK
__________________
Paylaşımlarımın tamamı internetten derlenmiş alıntıdır.
Ne bir tahsil edipte okul buldum.
Nede bir derviş olup şu sırtıma çul vurdum,
Anlatmak ne haddime anyamadım ben beni,
Kula kulluk yok derken ben kendimi kul buldum..

Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dadı var
Âşık- ı sâdık benim Mecnûn’un ancak adı var
FUZULİ

Ey bir aileye bile hükmedemeyen ilerici ;
üç kıtaya, yedi denize hükmeden ecdadın mı gerici ?
TAN3R isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
6 Üyemiz TAN3R'in Mesajına Teşekkür Etti.