Tekil Mesaj gösterimi
Eski 21.11.10, 17:17   #1
Sibel
Ziyaretçi
Sibel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Konular:
Mesajlar: n/a
Rep Derecesi :
Ruh Halim:
Standart Edebiyatın Endazesi

Her milletin, her döneminde; her şeyde olduğu gibi, kültür ve edebiyat alanında da egemen olan unsurlar ile bunları yönetip yönlendiren iktidarlar hep var olagelmişlerdir…

Yönetip yönlendiren siyasal erkin sırtını sıvazladığı kurum, kuruluş, tüzel ve özel kişiler; güncel sanat uçurtmasının ipini ellerinde tutmakla birlikte, geçmiş dönemlerden kendilerince ve dolayısıyla temsil ettikleri siyasal erkin kültür-sanat çizgisine uygun görülen “kültür ve sanat adamları”nı da özele çekip, güncelleştirirler. Bu hizmet, bir bakıma kendilerine gayrı resmî olarak verilmiş bir görev gibidir…

Ondandır ki, kültür ve sanatın her alanında yepyeni “ünlü”ler apansız parlayıverirken; bunlarla birlikte bir dönemin “nisyan” karanlığına gömdüğü, unutulmuş eski(meyen) bir “Üstâd” da yeniden gün ışığına çıkarılır…

Gün ortasına patlatılarak, apansız ışıyan “yeni ünlü”; bazen sipsivri bir çıkış, bazen yamyassı bir yordamla, bazen de siyasal erk eliyle doğrudan güncelin gergefine nakışlanır… Ondan sonrası, “sanat ve edebiyat borsası”(!) marifetiyle, bu “ün”ün bir şekilde pekiştirilip sağlamlaştırılmasına yönelik yöntemlere kalmıştır…

Bu pekiştirme ve “belleklere çakma”; parlatılacak kişiye, üst üste birkaç kurumun ayrı-ayrı vereceği ödüller, basında sağnak gibi olumlu-olumsuz eleştiriler ve (Hikmet-i Hüdâ,) eser(ler)inin bir ayda birkaç baskı yapması gibi yöntemlerle sağlanır… Bunlara, yazılı ve görsel medya eliyle övgü ve övgüye teğelli “tartışma”lar, “yarışma”lar, “eser”lerinden parçaların okul kitaplarına alınması, karşı olan kesimlerin ilgi duygularını gıdıklayacak bazı beşerî zaaflarını ortaya saçmak, uydurma bir suçtan gürültülü yargılanıp hapsedilmesi gibi daha birçok yöntemi eklemek mümkündür…

Eski, eskimeyen ya da fersudeleşmiş olsa bile, siyasilerin seçim afişlerindeki posterleri gibi usta ellerce “civan”laştırılan “Üstâd”lar, yine aynı ellerce gündemin ortasına gönder gibi dikilebilir… Bu da bir ahde vefadır belki. Birilerince üzerlerine ilgisizliğin kapkara şalı örtülenlerin, karanlığa gömülüp unutturulanların; bir zaman sonra birilerince gün yüzüne çıkarılması, belki de zâyi olan hakkının teslimidir…

Eski bir üstâdın güncelleştirilmesinin yöntemleri; genellikle yuvarlatılan ölüm veya doğum yıldönümleriyle, (yüzüncü ölüm, yüz ellinci doğum yıldönümü gibi) o yılın, o “Üstâd”a hasredilmesi gibi, çok da fazla olmayan yöntemlerdir. Ancak, oldukça etkilidir…

Dememiz odur ki, bütün bu etkinlikler, genellikle her dönemde siyasal erkin desteğiyle, “nev-i şahıslarına münhasır” bir “elit” grubun mârifiyle oluşur…
Bu her dönemin siyasal özüne özel “elit/münevver” kişi veya gruplar; bazen bir dinî cemaat, bazen sosyal bir dernek, bazen de uluslar arası bir ticari örgüt olabilmektedir…
Ama ne yazık ki; her dönemin bir süresi vardır… Her dönemde siyasal erkin sanat borsasının parlattıkları, havai fişek veya maytap aydınlığı gibi büyük bir gürültü ve parlaklıkla patlayıp, o dönemle birlikte sessizce sönerek, yeni bir nisyan perdesine bürünmekteler…

Keşke öyle olmasaydı. Menkul kıymetler borsası gibi dıştan ve içten dürtüklemelerle; gerçek edebiyatçılar bir yükseltilip, bir düşürülerek, sanat ve edebiyat borsası(!)nın oyuncağı hâline getirilmemeli. Sanatın ve sanatçının rüzgârına yön verilmemeli. Sanatkârın “eser”i varsa, eser… “Bizim kesimin sanatçısı”na “ödül” yarışını bırakmak gerek artık. Hakkın teslimi ve özendirmek hakça ve komplekssiz olursa ödüllendirmek de iyidir. Ama en önemlisi sanatın ve sanatkârın özgürlüğüdür…

Sanat ve edebiyat, geniş anlamda evrenseldir. Bir portreyi Van Goog da, Çallı İbrahim de boyar önündeki tuvale… Bir kır manzarası karşısında etkilenen şair Mallarme de olabilir, Behçet Necatigil de… Ancak, tuvali boyayan fırçada da, şiiri kâğıda aktaran kalemde de, kendilerini tutan elin sıcaklığı vardır. Yani hüner onları tutan ellerdedir. Resmin de, şiirin de altındaki imzalara bakılmaksızın; ses ve renklerin evrenselliğine rağmen, millî motifler kendini gösterir ve göstermelidir diye düşünüyorum…

Ne acıdır ki, bizde elit sanat ve edebiyatla, halk sanatı ve edebiyatı oldukça kalın çizgilerle birbirinden ayrılırlar… Dün de böyleydi, bugün de böyle…
Osmanlı döneminde de, “elit” veya “münevver” denilen tabakanın şairleri, “baht” yâverliklerine göre, “Taht” Yâverleri’nin korumaları altına alınmışlardır… Zaten Osmanlı Sultanlarının büyük bir kısmı bestekâr ve şairdir. Osmanlı’nın her döneminde, “Sultanü’ş-Şuarâ” veya “Reis-i Şairân” ünvânı alan “Üstâd” şairler; mutlaka o dönemin üstâd bir şairi olan Padişahın “musahib”idir. Padişah da, bu “musahip-şair”ine ya maaş bağlamış, ya da bir “mansıb” ihsân etmiştir…

Ne yazık ki, halkın dilinden söyleyip, halkın gönül teline tezene vuran “Halk Şairleri” aynı itibarı görememişlerdir… Hatta, dönemin siyasal erki ve kendilerini “münevver zümre” olarak niteleyenler, bu halk şairlerinin bir çoğunun yaşadığından bile haberdar olmamışlardır… Bunların içinde asılanlar (Pir Sultan Abdal), haklarında ferman çıkarılıp, otağdan otağa sürgün edilenler (Dadaloğlu) ve İstanbul’a sokulmayan, bir yetkilinin kefil olması sonucunda üç gün kaldıktan sonra Üsküdar’dan yola vurulan (Seyranî) dağ gibi halk şairleri vardır…

Gerçi “Divân Şairleri”nden de bahtı karalar söz konusudur. Kulağı ağır duyduğu ve kalender meşrep olduğu için Sultan mansıbından mahrum kalan (Zâti), dilinin belâsına uğrayıp saray odunluğunda boğularak denize atılan ve mezarı olmayan (Nef’i), onca ihtiras ve gayretine rağmen Şeyhülislâm makamına eremeden göçüp giden (Bâki) divân şairleri de vardır…
Türk Halk Şiiri’nin doruğu olan Karacaoğlan (1606-1689) ile Divân Şairi Neşâtî (?-1674) çağdaştır… Onların yaşadığı dönemde, Osmanlı Saltanat Tahtı’ndan Sultan I. Ahmed, Sultan II. Osman (Genç), Sultan IV. Murad ve Sultan IV. Mehmed gelip geçmiştir…
“Sebk-i Hindî” denen ve bir beyit içinde bir çok anlam içermeyi hedefleyen akımın en önemli temsilcilerinden biri olan Neşâti, bir gazelinde;

“Erdi hengâm-ı safâ fasl-ı bahar oldu yine
Devr-i gül mevsim-i feryâd-ı hezâr oldu yine” yani;
“Geldi zevk-eğlence vakti, bahar mevsimi oldu (geldi) yine,
Gül zamanı, bülbülün feryat (ağıt) mevsimi oldu yine” derken

Karacaoğlan, bir koşmasında şöyle seslenir:

“Evvel bahar yaz ayları gelende,
Lale, sümbül dallanacak zamandır.
Koçyiğitler sılasını arzular,
Yâre nâme yollanacak zamandır.
……………
Karac’oğlan der ki, ben yana yana,
Yârin sitemleri kâr etti cana,
Seherde oturur bülbül figana,
Gayrı kuşlar dillenecek zamandır.”

Er kişi sesi hâlâ Toros Dağları’nın doruklarında yankılanan Dadaloğlu (1785-1868) ile Divân şairi Âkif Paşa da (1787-1845) çağdaştır. Yaşadıkları zaman diliminde, Osmanlı Saltanat Tahtı’nda Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülmecid gibi yenilikçi, münevver padişahlar vardır…

Dadaloğlu, doğduğu Çukurova topraklarından hemen hiç ayrılmadı. Koçaklamalarında Köroğlu’nun, duygusal koşmalarında Karacaoğlan’ın sesi olarak; Toros yaylalarından günümüze doğru esmeye devam etmektedir. Bir ara Sivas dolaylarında zorakî iskân edilmek istendiyse de, mensubu olduğu Afşar boyuyla birlikte yeniden Çukurova’ya, Toros yaylalarına döndü ve orada öldü…

Vezir rütbesiyle Hariciye ve Dahiliye Nâzırlığı ve daha bir çok önemli devlet görevlerinde bulunan Âkif Paşa, önce “tenzil-i rütbe” ile Kocaeli Mutasarrıflığına atandı, sonra da halkın şikâyeti üzerine rütbesi alınarak sürgün edildi. Gözden düştü, uzun süre ilgisizlik cenderesinde bunaldıktan sonra Hacc’a gitti. Dönüş yolunda hastalanarak İskenderiye’de öldü. Mezarı oradadır…
Âkif Paşa, bir gazelinin son beytinde;

“Âkifâ, tarh-ı suver eyledi hiçâ-hiçe
Var mı hâmem gibi bir hendese-pirâ-yı adem?” yani;
“Ey Âkif, temel çizimini yaptı boşluğun,
Var mı kalemim gibi bir yokluk geometrisi uzmanı?” diyerek, hüzün ve nedâmetini ortaya koyarken,..
Dadaloğlu Toros yaylalarından gök gibi gürler:

“Belimizde kılıcımız kirmânî,
Taşı deler mızrağımız temreni,
Hakkımızda Sultan etmiş fermanı,
Ferman Padişahın, dağlar bizimdir!..”

Kültür ve sanatın kalbur üstü ve kalbur altı olmaz. Olmamalı… Birilerinin üzeri ilgisizliğin kara pöstekisiyle bastırılıp örtülürken, birilerinin altına kadife minder sunulmamalı…
Halk, eğitilmeyip cahil bırakılırken; onların omuzlarında yükselip, nasırlı ellerinden alkış beklemek hangi kaba, hangi vicdana sığar?.. Ne demek “elit tabaka edebiyatı?..”

Yapı ve dilini dimağımda eritemediğim, mazmunları her anlama çekilebilen, “mülemmâ”, “terkib-i bend”, “kaside” gibi Arabî-Fârısî; ya da “sonnet” ve “terza rima” gibi Frengî adlarla anılan şiirler elbette sanattır, edebiyattır. O eserlere gözlerinin nurunu, irfan ve ilhamlarını koyan “şuarâ”yı rahmetle anarız. Ama bu eserler gerçekte kimindir, kimler içindir, kime ses verir?..

Bir manzumemizin bir dörtlüğünde;
“Bu saz beni söyler benim sazımsa,
Toprağında ara cevher lazımsa.
Cahil hâlim eğer alın yazımsa;
Yazımı hor gören benden değildir.” demişiz.

Kendilerine “elit”, “aydın” ya da “münevver” diyen bir avuç mutlu azınlığın edebiyatının adı “Divân Edebiyatı” ise; milletin, halkın edebiyatına “Kerevet Edebiyatı” mı diyeceğiz?.. Sanat Müziği, halk müziği,.. Zâdegân marketleri, halk pazarları,.. Halk matinesi, halk ekmeği,.. Ondan sonra da, “Halkalı şeker/Hasiretlik çeker…”

Bu ayrım yapılmamalı. Kültür ve sanat bağlamasında, hakanın da, çobanın da gönül teline aynı tezene vurmuyor ve “vatan” dendiği zaman akan sular durmuyorsa, o kalabalık “millet” olamaz…

Sanatı halkın seviyesine mi indirelim?.. Hayır! Halkı eğitip, lâyık olduğu yere yücelttikten sonra, sanatı halkın seviyesine getirmeye çalışalım… Bu milletin gerçek münevverleri ve gerçek şairleri halktan kopuk değillerdir… Kültür de, edebiyatta halkın malı, milletin gönül peteğinin balıdır…

Halkı anlatmayan, halka yaslanmayan, halkın öz malı olmayan kültürün kilosu ve edebiyatın endâzesi kaç para eder gönül bedesteninde?..


Sadettin Kaplan
  Alıntı ile Cevapla