Tekil Mesaj gösterimi
Eski 16.12.10, 04:18   #1
OkyanusunKalbi
Müdavim

OkyanusunKalbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Sep 2009
Konular: 616
Mesajlar: 7,992
Ettiği Teşekkür: 27529
Aldığı Teşekkür: 40364
Rep Derecesi : OkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Nasıl Yazar Olunur ?





Nasıl Yazar Olunur ?


Geçenlerde bir okurum, nasıl yazar olunacağını sormuş. İyi bir soru fakat sorulan yanlış. Yazar olmak elbette kolay bir iş değil. Küçücük bir odadan dünyayı görebilmeye çalışmak, aynı anda birbirine zıt düşünce ve inançlara sahip binlerce insana hitap etmek ve kimseyi incitmemek gibi konu başlıklarını sıraladığınızda ortaya çıkıyor zaten zorluğu. Hele de yazılarınız günlük bir gazetede yayınlanıyorsa. Moda ismiyle ‘köşe yazarı’ iseniz.
Ama dediğim gibi sorulan kişi yanlış. Şimdi hiç tevazu göstermek niyetinde değilim. Evet, ben yazabiliyorum. Zaten kendimi bildim bileli bunu yapabilmeyi istedim. İlk defa kitap yazmaya ciddi olarak karar verdiğimde tam dokuz yaşındaydım. O tarihten itibaren hep yazdım. Bazı dergilerde farklı bir isim ile hikayelerim yayınlandı. Fakat hep yapmayı arzuladığım roman yazma işine henüz cesaret edebilmiş değilim. Bunu yapamadığım için kendimi yazar olmuş gibi hissetmiyorum. Şu ana kadar yayınlanan iki kitabım var. Birisi çocuk kitabı, İncir Çekirdeği diğeri bu köşede yayınlanmış yazılarımın toplandığı Kırık Kalpler Sokağı.

Sizin anlayacağınız ben daha hazırlık aşamasındayım. Ama okurumun sorduğu soru benim de kafamı kurcaladı.

‘Nasıl yazar olunur?’


Bunu düşünürken okumaya yeni başladığım bir kitabın kapak arkasına takıldı gözüm. Sanırım aradığımız cevap oradaydı. Kitabın ismi New York Seyir Defteri. Yazarı, benim her zaman ilgi ve beğeniyle okuduğum bir edebiyatçı; Buket Uzuner.

Bakın sayın Uzuner nasıl yazar olmuş.

1955 Sonbaharında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi biyoloji bölümünden mezun oldu. Biyolog olarak gittiği Norveç Bergen üniversitesinde mikrobiyel ekoloji ve sosyoloji, Michigan üniversitesinde toplum sağlığı konularında yüksek lisans çalışmaları yaptı. Tampere Teknik Üniversitesi, su teknolojisi bölümünde (Finlandiya) ve O.D.T.Ü çevre mühendisliği bölümünde araştırmacı olarak çalıştı, ders anlattı.

Avrupa, Amerika ve Kuzey Afrika’nın kuzeyine yayılan bir coğrafyada gezgin, öğrenci ve araştırmacı olarak yaşadı. Yaşadığı ülkelerde garsonluk, çocuk bakıcılığı, çevirmenlik ve aşçılık yaptı.

Akademik yaşamına tam zamanlı edebiyatçı olmak kararıyla son verince bu kararını ekonomik olarak desteklemek üzere sinema, reklam, turizm ve yabancı dil sektörlerinde çalıştı.

Bu sayfa uzayıp gidiyor. Ben sizin için özetini çıkarttım. Görüldüğü gibi insanlar, bir sabah kalkıp ellerine bir kalem ve kağıt geçirerek ‘haydi ben artık yazar olayım’ demiyorlar. Bu işi hakkıyla yapabilmek için yıllarca çalışıp yaşanmışlık biriktiriyorlar.

Buket Uzuner’in hayat hikayesinde benim en çok saygı duyduğum bölüm, onca yıllık akademik kariyere yazmak sevdası ile bir anda noktayı koyabilmesi. Bu, herkesin verebileceği kolay bir karar değil.

Yazmak, her şeyden önce yetenek istiyor, bu doğru. Ama inanın yeterli değil. Bu işe gönül vermiş olan bütün çılgınlara bol şans diliyorum.

Bir de küçük notum var. Özellikle bazı okurlarım son derecede kırıcı fakslar gönderiyorlar. Demokratik bir ortamda yaşıyoruz, göndersinler. Ama bir zahmet korkmadan doğru isim ve numaralarını da versinler ki yanlış bildikleri bazı konularda kendilerine yardımcı olabileyim. Unutmayın demokrasi ve fikir özgürlüğü karşılıklı haklardır.

Nasıl güzel yazılır?

İletişim, kabul edelim ki bu yüzyılın en sihirli sözcüğü olmaya aday... Sınır ve coğrafya farkı tanımayan, meslek ve işkolu ayırt etmeyen bir ihtiyaç.

Bilgi edinim için, güç kazanmak ve kâr etmek için, reklam ve tanıtım için artık bu sözcük özel bir konuma kavuştu. Mesleki ve sosyal hayatta başarının ön şartı oldu.” Bu cümleler Ernst&Young Eğitim Danışmanı Sevi Çetiner’e ait... Gerçekten de, ‘sözel iletişim’deki hüner, sıradan ekonomik gerçekleri sunan konuşma ustalarını ‘guru’ yapıveriyor iş aleminde. ‘Görsel iletişim’de yakalanan karizmatik kıvılcımlar insanların beyinlerini bir anda avuçlarına alıp yönlendirebiliyor, hayran kitleleri oluşturuveriyor.

Ya yazılı iletişim, ya yazı? Görüş ve düşünceleri, araştırma ve incelemeleri, bilgi ve yeni gelişmeleri okuyanların önüne sunan yazılar, raporlar, anılar, görüşler vb...

Eminim sizin de elinizden bırakamadığınız, bir an evvel bitirmek için uykusuz bir gece geçirdiğiniz kitaplarınız olmuştur, bunun yanı sıra hâlâ masanızın üstünde, yatağınızın baş ucunda bekleyen ya da çoktan kütüphaneye kaldırılmış yarım kitaplarınız da vardır.

Sorun ve cevabını şöyle açıklıyor Çetiner: Potansiyel okuyucuya ya da muhataba anlatmak ve aktarmak istediklerimizi yazıya en iyi nasıl dökeriz?


İlham, disiplin ve egzersiz

Bir yazıyla okuyana, onun anlayabileceği kadarını değil de anlatmak istediğimizin tamamını net bir biçimde nasıl aktarırız? Nasıl kavratırız?

  • Güzel bir yazıda size aktarılmak isteneni apaçık görürsünüz. Sözcükler, sessiz okurken bile kulağınızda tını olur. Yazı size ‘Ne kadar da kolay yazılmış’ duygusu verir. Böylesi bir keyifle size sunulan bilgileri bir daha zor unutursunuz.
  • Güzel bir yazı emek, çaba ve disiplin ister.
  • İyi yazı, ilham da gerektirir ama temel şart, egzersizdir.
  • Önce yazı dilinizi iyi öğreneceksiniz. Buna sıkı bir gramer bilgisi, zengin bir sözcük dağarcığı ve güncel tanımlar eklenecek.
  • Her konuda yazacak, gözden geçirip yeniden yazacak, kısaltacak, redakte edecek, yeniden yazacaksınız. Yazı mükemmel hale geldiğinde zaten kendini size tanıtacaktır. Artık ondan tek sözcük bile atamayacak veya ona tek bir ilave sözcük sıkıştıracak bir yerini bulamayacaksınız. Okuyan, hedefinizi anlayacak; anlatmak istediğiniz zorlanmadan okuyanın belleğine, yargısına, bilgi dağarcığına ulaşacaktır.
  • Taklitten kaç!
  • Sürekli yazma ve sıkı çalışma sonucunda artık en uygun sözcüğü seçme arayışı, bir çaba gerektirmeden otomatik hale gelecektir. Düşüncelerinizin kağıda dökülüşündeki kolaylık ve rahatlık sizi de şaşırtacaktır. Zaman içinde yazıdaki benzetmeler daha renkli hale gelecek, gelişen sözcük hazinenizle kendinize göre bir ‘yazılı iletişim’ üslubuna kavuşacaksınız.
  • Başarılı yazabilmek için iyi bir okuyuculuk, titiz bir dil çalışması ve sürekli deneme egzersizleri şart ama yeterli değildir. Özgüven, taklitten kaçınmak, konuyu dağıtmamak ve okuyucuyu etkilemek adına zoraki sözcük kullanımlarında bulunmamak, mükemmellik yolundaki diğer kilometre taşlarıdır.

Çetiner’in de dediği gibi; etkin iletişim, iş hayatında başarının temel öğeleri arasında sayılmaktadır. Bu kapsamda, etkili konuşma ve beden dilini iyi kullanmanın yanı sıra yazılı iletişimdeki ustalık da çok önemlidir. Müşteriye karşı düzgün kaleme alınmış bir mektup, teklif, sözleşme taslağı, eğitim notu, talep vb. sizi onun yanında siz yokken de temsil eden vekilinizdir. Verilecek hüküm sizi doğrudan bağlayacaktır. Yazdıklarınız firmanınız da imajını temsil etmektedir. Yazı çok özen ve dikkat ister. Çünkü yapacağınız hatalar kalıcı olacağı için yazıda, sözel iletişimde olduğu gibi “pardon dilim sürçtü” deme şansınız olmaz.

İyi bir okuyucu ol! Bunun için de;

  • İletilmesi gerekli her türlü bilgi, okuyanın yeniden sorular sormasına, açıklama istemesine en az sebeb verecek şekilde belgede yer almalıdır. Yazılı belge, gereksiz her türlü sözcük kalabalığından titizlikle korunmalıdır.
En önemlisi, iyi yazabilmenin ciddi bir ön şartının da iyi bir okuyucu olmaktan geçtiğini sakın unutmayın. Şimdi alın kağıdı kalemi elinize ya da geçin bilgisayarınızın başına ve yazmaya başlayın. Sevdiğiniz bir şehri, unutamadığınız bir anınızı, duygularınız, öfkenizi kısacası içinizden gelen her şeyi satırlara dökün. “Sakın ben yapamam” demeyin yazı yazmanın iş ve okul başarınız üzerinde de çok olumlu etkileri olduğunu hep aklınızda tutun.


Nasıl yazar olunur?

Türk fikir hayatımızın “yerli” kalemlerinden Ahmet Turan Alkan, Eğitim Bilim dergisinin son sayısında yazarlığın “püf” noktalarını anlatıyor.

Yazar olmak mı istiyorsunuz? Bu işin “püf” noktalarını öğrenmeden nasıl yazacaksınız?

Türk fikir hayatına son yıllarda getirdiği yeni ve yerli entelektüel yaklaşımıyla dikkatleri çeken Doç.Dr. Ahmet Turan Alkan’ın “Eğitim Bilim” dergisinde çıkan “Yazarlık Stajının Bazı ‘Püf’leri” başlıklı yazısında, önemli ipuçları sunuluyor.

Yazısının bir yerinde, “Aşağıda göreceğiniz kestirme tavsiyeler, imla ve gramer bakımından müşkülü kalmamış, yazılı ifadede zorlanmayan ancak hünerini geliştirmek isteyenler için kısmen faydalı olabilecek bazı teknikleri ihtiva ediyor.”

Nasib, emek ve gayretle yazar olunabileceğini belirten Alkan, “püf” noktalarını şu başlıklarla sunuyor:

“Tenkid ediniz, asla hayran olmayınız, tahlil ediniz, alternatif terkipler kurunuz, taklid ediniz, yazınız, zalim olunuz, yırtınız, kendinizi zorlamayınız, makina kullanınız, dua ediniz, moralinizi bozmayınız...

Yazar ne yazar?

Yazarlar ne işe yararlar, hiç düşündünüz mü?
Bütün sermayesi kağıt ve kalem olan; hadi çok çok bir bilgisayar olan bir meslek olabilir mi?

Başka insanlar sabahtan akşama kadar canları çıkarcasına çalışırken yazarlar genellikle keyiflerine bakmakta olurlar.
Mesele de budur zaten. Yazarların, çoğunlukla bakacak keyifleri olmaz. Nefret ederek kabul etmek zorunda olduğum bir gerçektir mutluluktan sanatın çıkamayacağı.

Mutlu olduğunuzda “mutluyum” dersiniz ve biter.
Bunun üzerine söylenecek başka ne vardır? Mutlusunuzdur işte. Açıklanacak bir tarafı yok bunun. Ama mutsuz olduğunuzda saatlerce konuşursunuz.
Kendinize ve başkalarına mutsuzluğunuzun olası nedenlerini anlatmaya çalışırsınız.

Burada kullanılabilecek en doğru kelime “çalışmak”.
Çünkü birilerine bir duyguyu anlatmakta başlar yazarlık. Yani, siz anlattığınızı sanırsınız ama keşfedilmemiş bir yetenek değilseniz ya da muhatabınız fazlasıyla zeki değilse aslında hiçbir şey anlatamıyorsunuzdur. Kelimeleri duygulara tercüman eden ve cümlelerle evlendiren kişidir yazar. Ve bu muhteşem düğün töreninin davetlileridir okurlar.

Yazarlar zannedildiği gibi yalnızca kendi duygularını yazmazlar. Bir gün doğumuna, herhangi bir sokak köpeği ile şahitlik ettiğinde, kendisinden çok köpeğin ne düşündüğüyle ilgilenebilendir.

Hayatı zaten yaşamakta olan diğer şahitlere baştan anlatmaya kalkışacak bir çılgındır. Ve kalemiyle kağıdına ya da her ne ile yazıyorsa, ona bağımlıdır. Patron yazan olmaz. Patron, kalptir. Çünkü yazabilme eylemini gerçekleştiren her ne kadar ellerse de, onları yöneten gönüldür.
Bilmediğiniz bir şeyi anlatamazsınız. Mesela bir erkeğin oturup bebeğin doğum anını anlatmaya kalkışması boşunadır bana göre. Belki renkli hayal dünyası ve tahmin, hatta tecrübeleri ona biraz yardım edebilir ama o acıyı çekmeden tam anlamıyla aktarabilmesi mümkün değildir.

Düz mantıkla hemen karşı görüş üretilebilir.
Mesela “ölümü yalnızca ölenler mi anlatacak” gibi.
Bana göre bu sorunun cevabı da “evet”. Hiçbir şeyi yaşamadan bilemeyiz ve dolayısı ile anlatamayız. Buna ölüm de dahil.

İşte yazar, yazabilmek için başkalarından daha fazla acı çekmeyi göze alan kişidir. Daha fazla acı çektiği için keyif çatıyor zannedilirken sancı çeker. Ve bazıları acı çekmeyi sanat haline dönüştürür. Ve onlara “yazar” denir.

Her yazar yazar mı?

Türkçe’yi güzel ve doğru kullanmanın bir “dert” olduğunu belirten Abdülkadir Akgündüz, yayıncıların seçici davranması gerektiğini hatırlatıyor.

Türkçe’yi doğru ve güzel kullanmak üzerine kaleme yazılarıyla tanınan yazar Abdülkadir Akgündüz, Etiler İstanbul Sanat Galerisi’nde şair ve yazarların da katıldığı bir panelde, çok kitap yayımlamanın marifet olmadığını, aksine kaliteyi düşürdüğünü belirterek, şair Yahya Kemal Beyatlı’nın bütün kitaplarının onun ölümünden sonra basıldığını söyledi.

Günümüzde bazı şair ve yazarların çok kitap sahibi olmakla övündüklerini hatırlatan Akgündüz, önüne gelenin “bakkal dükkanı açar gibi” yayınevi kurduğunu belirterek, “Türkiye’de okuma alışkanlığı ihtiyaç listesinde 222. sırada yer almaktadır. Bunun en önemli sebeplerinden biri kalitesiz kitap yayıncılığıdır. Kalite, bir kitabı lüks kuşe kağıda basmak değil, kitabın asıl kalitesi muhtevada ve dilin kullanılmasındadır” diye konuştu.

Abdülkadir Akgündüz, şuursuzca basılan kitapların SEKA’da oluklu mukavva olmaktan kurtarılması için şu tavsiyelerde bulundu:

“Kişi, ilk önce işletmeci mi, yoksa yazar mı olmaya karar vermeli. Kitaplarla hizmet mi yoksa para kazanmak mı meselesi halledilmeli. Yüzde 5 veya 7 telif ücreti ile kitabınız yayınlanıyor ve bu kitap 3 yılda bir baskı yapabiliyor veya 3 ayda baskısı tükeniyorsa aradaki mağduriyeti çözmelisiniz. Müellif konumundaki yazarların kitabın teknik işleriyle ilgilenmesi de doğru bir davranış biçimi değildir. Merak ve hırs yüzünden kitap baskı adedini arttırmak çok yanlış bir davranıştır. Yayıncılık piyasası maddi getirisi bol olan bir alan değildir. Bu yüzden yayıncıların bastıkları kitaplar ile yayınevi bünyesine kattıkları yazarlar hakkında çok iyi bir tercih yapmaları gerekmektedir. Özetle, kaliteli yazarlıkla, zengin birikimle beraber işletmecilik tecrübesi bulunanlar, yani yıllarca Babıali piyasasında pişenler nasıl adım atacaklarını bildikleri için başarılı olabilirler.”

En iyi yazar kim?

Radikal Gazetesi’nin Genel Yayın Müdürü Mehmet Y. Yılmaz, fırsat buldukça okuduğum; eleştirilerinde hırçınlaşmayan, ölçülü ve ılımlı bir köşe yazarı.
Ne var ki geçtiğimiz günlerde kendisiyle yapılan bir röportajda önce uzanarak poz verişini yadırgadım (Oysa yazarlar da artistik olmağa özenemezler mi?).

Sonra, kesin bir hükümle Türk Basınında gerçek anlamda dört yazar olduğunu söylemesini yadırgadım. Açıkçası hayal kırıklığına uğradım.

Yılmaz’ın “tek seçici” havası içinde bu değerlendirmeyi hangi ölçülere göre yaptığını pek anlayamadım. Birçoklarını kızdırmasına rağmen ben bu meselenin üstünde durmadım. Ta ki Ertuğrul Özkök’ün bir yazısında Pakize Suda’yı bu sıralama doğrultusunda nerdeyse beşinci gerçek yazar ilan eden methiyesini okuyuncaya kadar...

Durdukları yerde bu Genel Yayın Yönetmenlerine ne oluyor böyle? Bir yazara övgüler düzüp onları öne çıkarma gayretleri ne anlama geliyor?

Yazarlar içinde kimin en iyi olduğuna dair gerçek ve son hüküm okuyuculara ait değil midir? Onlar, neden araya girip kesin hüküm cümleleriyle fikir beyan ederek okuyucuyu yönlendirmeye çalışıyorlar? (Bu durum, bana nedense nerde gülünmesi gerektiğini konser ve kahkahalarla vurgulayan Amerikan komedilerini hatırlatıyor.)

Şimdi diyeceksiniz ki bir Genel Yayın Yönetmeni beğendiği yazarları açıklayamaz mı? Elbette açıklayabilir. Ama meslek etiğinin ince nezaket kurallarına uymaya özen göstererek, geneli kaplayan hüküm cümlesi yerine “Bana göre” ifadesini kullanarak, kimseyi incitmeden, üzmeden, hevesleri kırıcı olmadan...

Zaten “yazmak” eyleminin kendisi bir çile; büyük çabalar gerektiren bir sorumluluk... Yazmaya soyunan, bu işi meslek edinen kişi “büyük yazar” olduğu vehmine kapılmadan bu çileye katlanabilir mi? Sahne sanatçısı nasıl ekmek kadar, su kadar alkışa ihtiyaç duyuyorsa yazarın da istediği (hatta tek gıdası) bir parça iltifat değil mi? Bu yolda gelişmenin dürtüsü olan ve “iltifat” adı altında özetleyeceğimiz ilgi ve destek esirgendiğinde yazarın nasıl fikrî ve ruhî kabızlığa düştüğünü bizzat yazı erbabı bilmez mi?

O halde birkaç kişiyi yaldızlarken diğerlerine karşı takınılan bu toptancı tavır neden?

Yaşadığımız “sevgisizlik” toplumunda sanki dünya sadece ve sonsuz kadar kendilerine kalacakmış gibi herkes, kıran kırana bir mücadele içinde. Meslek erbabında tuhaf bir çekememezlik. Kimse, kimseyi anlamıyor, kabullenmiyor, desteklemiyor. Bu durum köşe yazarları arasında da söz konusu. Daha önceden muhkem köşelere çöreklenenler yeni köşe yazarlarını beğenmiyorlar. Hatta küçümsüyorlar. Üstüne üstlük çokluktan şikayet ediyorlar.

Kısacası “ötekiler”, “berikiler” mücadelesi köşelerde de sürüp gidiyor. Bu tahammülsüzlük ve çekememezlik ortamında iltifat, destek, teşvik gibi tavırlar ancak hayal...

“En iyi yazar kim?” meselesine gelince...Bunda kimse ahkam kesmesin. Nasıl olsa zaman ve okuyucu bunu belirleyecek.

Yazarlığa dair

Edebiyat bir dil sanatıdır. Gerçek bir edebiyat dünyasına girmeye hazırlanan yazar, önce okumaya, dili öğrenmeye, anlamaya, dil estetiğinin sırlarına erişmeye adar kendini. Bir kuyumcu titizliğiyle dil hazinesinde kelimeler biriktirir. Sermayesi kelimelerdir onun. Bir altın değerinde olan, bünyesinde nice anlamlar, nice güzellikler, nice renkler barındıran kelimeler...

Yazarın belleğine, hatıralarına, vicdanına yerleşen o kıpır kıpır hayat dolu kelimeler, özgürlükten nasiplerini almak için sınırlarından taşarak dış alemde dolaşırlar; insanların ruhlarına dokunurlar, her çiçekten renk, her canlıdan bir tesir alırlar; ufuklara uzanırlar, denizlerde yıkanırlar; gün olur bir sevinç nidasında mutluluğu tadarlar; gün olur acı dolu ahlarla sarmaş dolaş olarak kederi tanırlar, hüzne selam dururlar; yağmurların nemi, güneşin ışınlarıyla haşir neşir olurlar. Sonra, çiçeklerden binbir çeşit öz toplayan arılar gibi yine yazarın dil hazinesine dönmek için bir işaret beklerler.

Kelimelerin üslup oluşturmada kendilerine düşen görevlerini yapmak için olgunlaşma adına kendilerine özgü gizemli maceralarıdır bu. Yazar, onları günler geceler boyu büyük bir titizlikle seçti; onlarla yatıp kalktı; mahremiyetine kattı; kendine mal etti ya, onlar da bir konu bulmak için bekleyişe geçen yazara vefa borcu ödemek için can atmaktadırlar.

Nihayet beklenilen an gelir; herhangi bir olay, düşünce, hayal ve elektriklenme sonucu yazarın her türlü tesire açık ilham radarında bir titreşim oluverir.

Genellikle bir gece yarısı yazar uykusundan aradığı konuyu bulmanın heyecanı içinde uyanıverir. Artık ihtiyacı kelimeleredir.

Sessiz bir çağrı ıslığı almışçasına ilkin şifre kelime, meçhullerden bir kuş gibi kanatlarını çırparak gelir, yazarın dimağına süzülür, düşünce ve hayal çarkını döndürmeye başlar.

O çark döndü mü, özgürlüklerini doya doya yaşayan bütün kelimeler, ardı ardına gelerek yazarın ustalıklı atkılarıyla tezgâhta kilim dokur gibi konuyu dokumaya başlarlar.

Bir edebi sanat olayının(hikâyenin, romanın, şiirin, tiyatronun vs...) ilk çıkış hamlesidir bu.

Uzun bir hazırlanma süreci isteyen ciddi ve çileli bir iştir yazmak, kelimelerle abideler inşa etmek...

Ama bunu bana “Ben yazar olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?” diyen, üstelik okumaya, dilin sırlarını öğrenmeye o kadar meraklı olmayan onbeş-onaltı yaşlarındaki gence veya bir gecede yazar olmaya karar veren bir mankene veya şarkıcıya bir çırpıda nasıl anlatırsınız?

Haydi, genç safiyetle sordu diyelim. Ötekiler sormaya bile ihtiyaç duymuyorlar. Okuma yok, dil bilgisi ve estetiği yok.
Ama yazıyorlar... Her şey öylesine basitleşti, öylesine ucuzladı ki...

Türkiye’de yazar olamamak

Geçenlerde gazetelere göz atarken Sabah gazetesi yazarlarından İlker Sarıer’in “Türkiye’de Yazar Olmak” başlıklı bir yazısına rastladım. İlgiyle okudum.

Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun hayranı olan Sarıer; “Neden bizim de Coelho’larımız yok?” diye soruyor ve kendince şöyle bir analiz yapıyor: “O kabiliyet, o cevher, o duygu-düşünce dünyası ve bunun için elverişli, mümbit ortam yoksa, ağzınla kuş tutsan Coelho olamazsın. En hafif derecede muhalif, birazcık ırgalayıcı, bir miktar da sorgulayıcı herhangi bir kitabın yazıldığı anda bile, insanın vatan haini olarak damgalanıp, sürüm sürüm sürüldüğü coğrafyalarda Coelho’ların çıkması kolay değil.”

Okuyucularım hatırlayacaklardır, ben de zaman zaman edebiyat vadisinin kuraklığından bahisle neden büyük yazar çıkaramadığımız konusunda yazılar yazarım.

Ben, Sarıer gibi duygu-düşünce dünyası zengin yetenekler bulunmadığı kanaatinde değilim. Ancak, kendilerini geliştirme ve kabul ettirme imkanı bulamadıkları görüşündeyim. Herhalde Sarıer’de mümbit ortam ifadesiyle bunu kastediyor.

Sanatın olmazsa olmaz şartı, özgürlüktür. Sanat cevheri ancak özgürlük ortamında parlar ve gelişir.

Özgürlük, bugün birçoklarının anladığı gibi yalnızca istediğimi yaparım, istediğim yere giderim gibilerden başıboşluk, keyfilik demek değildir; her türlü bağımlılıktan, ön şartlanmalardan, baskılardan azade hür düşünebilme, tarafsız muhakeme edebilme, objektif eleştiri yapabilme tavrını bütün çıkarların üstünde tutabilme, düşüncenin ve duyguların sınırsızlığına kanat açabilme olayıdır.

Türkiye’de sanatın, dolayısıyla yazarlığın gelişeceği böyle bir özgürlük ortamı hiç olmamıştır. Hele sağ-sol ideolojilerin yükselişe geçip toplumu kamplaşmalara zorladığı 70’li yıllardan sonra özgürlük, sanat dünyasından büsbütün el ayak çekmiştir. Beyinleri belli şablonlar çerçevesinde düşünmeye zorlayarak sağcı yazar-solcu yazar tipinin oluşturulduğu bir ülkede dünya çapında yazarların yetişmesi beklenemez. Nitekim ideolojik saplantıların, yazarları, temel özgürlüklerinden soyutlayarak birer katip veya katibe haline getirdiği dönemlerde yazılan; kalıcılık şansı olmayan eserler moda kanunlarına tabi olarak şimdiden unutulup gitmiştir.

Ayrıca, insan gerçeği sağ görüş veya sol görüş gibi dar açılarla anlatılamaz; mutlaka bütüncül bir bakış gerektirir. O bütüncül bakış açısını oluşturmak için de çok zengin bir birikime, geniş bir dünya görüşüne ihtiyaç vardır.
Ehlileştirilmeyen kapitalizmin hakim olduğu günümüzde ise her şeye bir meta gözüyle bakıldığı için ekonomik bir getiri garantisi olmayan (dolayısıyla henüz bir meslek sayılmayan) yazarlık, parlak bir gelecek vaat etmemektedir. Ayrıca, başta televizyon olmak üzere medyanın yanlış yönlendirmeleri yüzünden okumaktan, düşünmekten uzaklaştırılan günümüz toplumunun, eser kitap üretimi konusunda yazarlardan ciddi bir talebi de yoktur.Talep-arz kanunlarına göre işlemeyen hangi iş gelişme gösterebilir ki?

Giderek her şeye hakim olan popüler kültür, edebiyat dünyasını da etkisi altına almıştır. Popülist dalgadan istifade eden reklamcı yazarların, bir gecede yazar olmaya karar verip de kitap yazmağa kalkan (ve yazdıkları alıcı bulan) mankenlerin, dansözlerin, şarkıcıların ortaya yazar olarak çıkmaları bu yüzdendir. Özde yetenekleri olanlar, ancak belli odaklar, çıkar çevreleri geçit ve fırsat verdikleri takdirde ilerleyebilirler.

Esasen gelişmemiş veya az gelişmiş toplumlarda bırakın dünya, ülke çapında bile yazarların yetişip yetişmemesi kimsenin öncelikli kaygısı değildir. İnsanlar gösteri dünyasının sahte yıldızları, yeteneksiz ama sansasyonel şarkıcıları, dansözleri ile vakit geçirirken yöneticiler sadece ekonomiyi geliştirme peşindedir.

Kıyıda köşede kalıp da destek ve fırsat bulamayan nice cevher de parlayamadan (dolayısıyla yazar olamadan) sönüp gider. Hasılı; hal-i pür melallerimizi “sorun” kelimesiyle ifade etmeye alıştığımız şu günlerde en önemli kültür sorunlarımızdan biri Türkiye’de yazar olamamaktır. Dediğimiz gibi bu da kimsenin umurunda değildir.

__________________
ForumGerçek Türkiye'nin Forumu
OkyanusunKalbi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
12 Üyemiz OkyanusunKalbi'in Mesajına Teşekkür Etti.