Tekil Mesaj gösterimi
Eski 15.04.11, 21:40   #1
Kambercan
Üye

Kambercan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Apr 2011
Konular: 21
Mesajlar: 36
Ettiği Teşekkür: 75
Aldığı Teşekkür: 132
Rep Derecesi : Kambercan Karimasını arttırmak için doğru yerdeKambercan Karimasını arttırmak için doğru yerdeKambercan Karimasını arttırmak için doğru yerdeKambercan Karimasını arttırmak için doğru yerdeKambercan Karimasını arttırmak için doğru yerdeKambercan Karimasını arttırmak için doğru yerdeKambercan Karimasını arttırmak için doğru yerdeKambercan Karimasını arttırmak için doğru yerde
Ruh Halim: none
Standart Atatürk'ün Kültür Anlayışı




Atatürk'ün kültür anlayışına değinmeden önce Türkiye'nin ve Türk toplumunun sahip olduğu kültürün yapısı ele alınmalıdır. Bilindiği gibi, coğrafi bakımdan Türkiye iki kıtali, bir başka deyişle hem Asya'da hem de Avrupa'da toprakları bulunması nedeniyle, her iki kıtaya ait olan bir ülke görünümündedir. Ayrıca, yine Türkiye toplumsal yapılanması sebebiyle kültürel kökenler açısından çok kültürlüdür. Şu anda var olan kültürel yapının oluşmasında etken olan üç ana kültürel yapı; geleneksel ve kökenleri Orta Asya'ya kadar uzanan Türk kültürü, dini yönden etki eden İslam kültürü ve Atatürk devrimleri sonrasında gerçek ve doğru anlamıyla topluma etki eden batı kültürüdür.
Türkiye, topraklarının büyük bir bölümünün Asya kıtasına ait olmasına karşın hem coğrafi olarak hem de toplumsal anlamda Avrupa kıtasıyla ilişki içerisindedir. Bu durum ülkemizi ilginç bir kavşak noktası haline getirmektedir. Bir de kültürün kökenleri bağlamındaki ilişkiler de söz konusu edildiğinde, Türkiye'yi kültür-uyarlık özdeşliğini de göz önüne alarak, "uygarlıkların kavşak noktası" olarak nitelendirmek mümkündür.

İşte, dünya kültüründeki yeri ve önemi bu kadar açık olan Türkiye'nin yeni kültürel yapılanmasında birtakım önemli çıkış noktaları saptanmış ve bu noktalarda Türkiye Cumhuriyetinin yeni kültürünün, yapısının temeli meydana getirilmiştir. Atatürk yeni kültürün yapısını şöyle belirler: "Bir ulusun kültür seviyesi üç sahada; devlet, fikir ve ekonomi sahalarındaki faaliyet ve başarıları sonuçlarının toplamıyla ölçülür".

Buna göre, Atatürk'ün kültüre bir yaşam biçimi olarak baktığını ya da yaklaştığını söyleyebilmek mümkündür. Çünkü onun düşüncesinde kültürle uygarlık aynı şeylerdir ve bu anlamda bir bütün meydana getirirler ki bu da, bütün davranışlara şekil vermesi gereken bir unsur olarak kabul edilir. Ancak doğaldır ki, burada ele alınacak ölçütleri de iyi saptamak gerekir. Atatürk bu ölçütleri de şöyle belirler: " . . .Memleketler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir ve bir ulusun ilerlemesi için de bu yegâne uygarlığa katılması gerekir... Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çabamız Türkiye'de çağdaş ve bağlı olarak batılı bir hükümet meydana getirmektir. Uygarlığa girmek isteyip de, batıya katılmamış ulus hangisidir?'

Ayrıca, Atatürk tarafından ortaya konan devrimcilik (inkılâpçılık) ilkesi bir yönüyle, kültürel antropolojide "kültürel değişme" olarak adlandırılan olguyu Türk toplumunun gündemine getirmektedir. Kültürel antropolojinin yaklaşımına göre, kültürel değişme aslında her toplum için kaçınılmazdır. Bir başka deyişle bu değişim her toplumda herhangi bir zamanda meydana gelecektir. Çünkü kültürel değişme bütün toplumların evrensel karakteristiğidir.

Atatürk , "Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür" demiştir. Atatürk'ün inkılâplarının amacı: Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş, bütün anlam ve eşkâli ile uygar bir toplum haline getirmektir. Atatürk'ün kültür anlayışı tahminler üzerine kurulu bir düşünce sistemi değildir. O'nun milli kültür anlayışının özünde, yüce milletimizin bizzat yaşadığı gerçekler ve bu gerçeklerle oluşmuş engin tecrübeler yer alır.

Kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlak çıkarmak, intibah almak, düşünmek, zekâyı terbiye etmek tarzında tarif eden Gazi'ye göre; insan olabilmenin en esaslı unsurunu da, böylece gene kültür teşkil etmektedir. Bunu açıklığa kavuşturmak hususunda ise şunları kaydeder: "Kültür tabiatın yüksek feyizleriyle mesut olmaktır." Bu ifade içinde çok şey yer alır: Temizlik, saflık, yüksekli, insanlık v.s. Bunların hepsi insanlık vasıflarındandır. İşte kültür kelimesini mastar şekline soktuğumuz zaman, tabiatın insanlara verdiği yüksek vasıfları kendi çocuklarına ve geleceğine vermesi demektir.

Edebiyat ve fikir hayatımızda, "Hars" adını verdiği kültür ile medeniyet kavramları etrafında ilk defa ayrıntılı bir şekilde duran Ziya Gökalp; bunların, birleşme ve ayrılma noktaları bulunduğuna temasla şu görüşlere yer verir: "Milli kültür ile medeniyet arasındaki birleşme noktası, ikisinin de bütün sosyal hayatları içine almasıdır. Sosyal hayatlar şunlardır: Dini hayat, ahlaki hayat, hukuki hayat, rasyonel hayat, iktisadi hayat, lisanî hayatı, fenni hayat. Bu sekiz türlü sosyal hayatın bütününe milli kültür adı verildiği gibi medeniyet de denilir. Kültür milli olduğu halde medeniyet milletlerarasıdır. Kültür yalnız bir milletin dini, ahlaki, hukuki, akli, estetik, lisanî, iktisadi ve fenni hayatlarının ahenkli bir bütünüdür. Medeniyet ise, aynı medeniyet dairesine giren birçok milletlerin sosyal hayatlarının müşterek bir yekûnudur. Mesela, Avrupa ve Amerika medeniyet dairesinde bütün Avrupalı milletler arasında müşterek bir Batı Medeniyeti vardır. Bu medeniyetin içinde birbirinden ayrı ve müstakil olmak üzere bir İngiliz kültürü, bir Fransız kültürü, bir Alman kültürü mevcuttur. (...)"

Milli kültüre dâhil olan şeyler ise, usul ile fertlerin iradesiyle vücuda gelmemişlerdir. Suni değillerdir. Bitkilerin, hayvanların organik hayatı nasıl kendiliğinden ve tabii bir surette gelişiyorsa, milli kültüre dâhil olan şeylerin teşekkül ve tekâmülü de tıpkı öyledir. Mesela dil, fertler tarafından, usulle yapılmış bir şey değildir. Dilin bir kelimesini değiştiremeyiz. Onun yerine başka bir kelime icat edip koyamayız. Dilin kendi tabiatından doğan bir kaidesini de değiştiremeyiz. Dilin kelime ve kaideleri ancak kendiliklerinden değişirler. Biz, bu düşünceye seyirci kalırız. Fertler tarafından yalnız bir takım terimler yani lafızlar ilave olunabilir. Yalnız bu lafızlar ait olduğu meslek zümresi tarafından kabul edilmedikçe, lafız mahiyetinde kalarak kelime mahiyetini alamaz. Yeni bir lafız, bir meslek zümresi tarafından kabul edildikten sonra da bir zümre kelimesi mahiyetini alır. Ancak, bütün halk tarafından kabul edildikten sonradır ki, müşterek kelimeler arasına girebilir.

Görülüyor ki, milli kültür ile medeniyeti birbirinden ayıran milli kültürün bilhassa duygulardan, medeniyetin ise bilgilerden mürekkep olmasıdır. İnsanda, duygular usule ve iradeye bağlı değildir. Bir millet başka milletin dini, ahlaki ve estetik duygularını taklit edemez.

Atatürk, Gökalp'ın "hars" ve medeniyet ayrımına karşıdır. Böyle bir ayrımın, toplumumuzun çağdaşlaşmasını durduracağını kabul etmektedir. Atatürk için kültür ve medeniyet ayrılığı yoktur; kültür ve medeniyet birdir. O, bu konuda şunları söyler:

"Medeniyetin ne olduğunu hep başka başka tarif edenler vardır. Bence medeniyeti harstan ayırmak güçtür ve gereksizdir. Bu görüşümü açıklamak için hars ne demektir, tanımlayalım. Hars, insan toplumunun devlet hayatında, düşünce hayatında ve ekonomik hayatta yapabileceği şeylerin toplu sonucudur. Bir milletin medeniyeti dendiği zamanda, hars namı altında saydığım, insan toplumunun devlet, düşünce ve ekonomik olarak üç nevi faaliyetinden başka bir şey düşünülemez."

Bu konuşmadan da anlaşılacağı üzere, Atatürk'ün medeniyeti de içeren bir kültür anlayışı vardı. Şayet Atatürk, Gökalp'ın hars ve medeniyet anlayışını reddetmemiş olsaydı, Gökalp'ın ulusal saydığı alanlarda çağdaşlaşmayı gerçekleştiremezdi. Bu duruma göre, hukuk alanında çağdaş ülkelerden aktarma yapılamazdı. Zira, Gökalp'a göre, hukuk düzeni 'hars'ın bir öğesi sayılırdı. Bu bakımdan ulusaldı ve bu alanda bir inkılâp yapılacak olursa, bu inkılâp toplum için yıkıcı olacaktı.

Atatürk döneminden önce yapılan reformlar, medeniyet ve kültür ayrımının etkisi altında kalarak, sadece teknolojinin taklit edilmesiyle sonuçlanıyordu. Teknolojinin dışında "hars" denilen şeyler aktarılamadığı için, taklitçilikten ileri gidilemiyordu. Oysa çağdaş uygarlığın temel kaynağı, bu teknolojiyi doğuran dünya görüşü, yaşam biçimi ve zihniyetidir. Bunun için de çağdaş yaşayış biçimi benimsenmeden, çağdaş dünya görüşüne sahip olunmadan, toplumun değişmesi ve gelişmesi olanaksızdı.

Atatürk her türlü taklit hareketlerine karşıdır. Çağdaşlaşabilmek için yaratıcı olmak gereklidir. Bu da ancak teknolojiyi meydana getiren zihniyet ve yaşam biçimini elde etmekle gerçekleşir. Atatürk'ün nitelik bakımından medeniyeti kültürden farklı görmemesi ve medeniyeti kültürün özel bir durumu olarak açıklaması, bugün Kültürel Antropolojinin de tartışmasız kabul ettiği bir prensiptir. Atatürk'ün ölümünden sonra çok gelişen Kültürel Antropoloji, Atatürk'ün sağlığında vurguladığı esasları bugün bilimsel bir sonuç olarak kabul etmektedir.

Atatürk, geleneksel kültürden çağdaş kültüre, inkılâpçı atılımlarla geçilebileceği görüşündeydi. Geleneksel kültür unsurlarının yerini, yenilerinin alacağını kabul ediyordu, örneğin, devletin geleneksel yönetim biçimi olan saltanat ve hilafet yerine, cumhuriyet geçmiştir, ikili kültür ve ikili eğitim yerine de, bir tek eğitim yani millî eğitim egemen olmuştur. Böylece, geleneksel kültürün eskimiş unsurları koparılarak yeni unsurlar getirilmiştir. Atatürk'ün bu görüşleri ölümünden sonra çok gelişen Kültürel Antropoloji tarafından bilimsel bir gerçek olarak kabul edilmiştir.

Atatürk, geleneksel Osmanlı kültürüne egemen olan şeriat düzeni yerine yeni unsurların geçebilmesi amacıyla lâiklik sistemini aktarmıştır. Nitekim bugün Türk toplumu, eskisi gibi Müslüman bir toplumdur ama lâik bir devlet yönetimine sahiptir. Atatürk'ün geleneksel Osmanlı kültüründen modern kültüre geçişi ve lâiklik sisteminin bu husustaki büyük yardımı, Türk Toplumunun değişiminde ve gelişiminde etkili olmuştur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk yurttaşlarının çok büyük çoğunluğu, dünyadaki bütün Müslümanlar gibi, dinlerine içtenlikle bağlıdırlar. Fakat bu Müslümanlar inanç ve ibadet bakımından lâik Müslümanlardır. Böylece Müslüman Türkler, eylemsel olarak, lâik devleti kurmuşlardır ve bu devleti sürdürmektedirler. Atatürk, Türk Kültürü ile ilgili çalışmaları:

"Türk milli kültürünün, Türk gençliğinin zihninde ve Türk Milletinin şuurunda daima canlı bir halde tutulması gereğine gönülden inanan Atatürk; bunun, üniversitelerimize ve yüksekokullarımıza düşen başlıca vazife olduğunu söyler. Bunları gerçekleştirmek için de, Türkiye'nin üç büyük kültür bölgesine ayrılmasının; İstanbul'a ek olarak Ankara'ya ve Doğu bölgelerinde (Van'a) kurulacak Üniversitelerle modern bir kültür şehri yaratılmasının gereğine işaret eder.

Milli kültür programlarının, kültürden sanata uzanan bir çizgide ele alınması ile ilgili olarak da: Türk Tarih ve Dil Kurumlarının Türk milli varlığını aydınlatan çok kıymetli ve mühim birer ilim kurumu mahiyetini aldığını görmek, hepimizi sevindirici bir hadisedir.

Türk Tarih Kurumu; yaptığı kongre, kurduğu sergi, yurt içindeki kazılar, ortaya çıkardığı eserlerle şimdiden bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini yerine getirmeye başlamış bulunuyor.

İlk resim galerimizi de bu yıl (1937'de) açmış bulunuyoruz."

Geçen yıl Ankara'da kurulan Devlet Konservatuarının; müzikte sahnede, kendisinden beklediğimiz teknik elemanları süratle verebilecek hale getirilmesi için, daha fazla gayret ve fedakârlık yerinde olur, tarzında memnuniyetini dile getirir.

"Derin ve engin bir geçmişe sahip bulunan Türk milletinin tarihi dönemleri içerisinde, kültür ve medeniyet kavramlarını bir bütün olarak gören ve değerlendiren Atatürk'ün isabetli tespitleri çerçevesinde; Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkı medenidir. Tarihte medenidir, hakikatte medenidir." Ayrıca: "Türkler bütün dünya medeniyet ve insanlığı için bir imtisal (gereğini yerine getirme) örneğidir. Yalnız bu kadar değil; Türkler tarihin çok eski devirlerinde insanlığa karşı yaptıkları vazifeleri yeniden, fakat bu sefer daha iyi bir şekilde yapmaya hazırlanan yüksek bir varlıktır."

Şeklinde, milletimize beslediği büyük takdir ve hayranlık duygularını ortaya koyar. Bunu takiben medeniyetin esasının, özünün ilerleyip, yükselme ve gücünün temelinin de aile hayatında olduğunu vurgular. Bu bakımdan; aileden başlamak ve bütün milleti içine alacak şekilde, medeniyet yolunda yürümenin ve başarılı olmanın hayatın şartı olduğunu dile getirdikten sonra, ulaşılacak hedefleri tam bir kararlılıkla şöyle gösterir.

"Artık duramayız, behemehâl (mutlaka) ileriye gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitmeye mecburuz. Millet vazıhan (açık olarak) bilmelidir; medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona bigâne (ilgisiz) olanları yakar ve mahveder. İçinde bulunduğumuz aile-i medeniyette (medeni dünyada) layık olduğumuz yeri bulacak ve onu muhafaza ve ilan edeceğiz. Refah, saadet ve insanlık buradadır."

İşte bütün bunlar için, medeniyet ve onunla bütünleştiğine inandığı kültür konusunda, şu kesin hükümleri verir:

"Gözlerimizi kapayıp mücerret (her şeyden sıyrılmış halde) yaşadığımızı fark edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile alakasız yaşayamayız. Aksine; ilerlemiş, medeni bir millet olarak medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız."

"Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit (yol gösterici) ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir (sapıklıktır)."

Atatürk'e göre; edebiyat, resim, heykel, müzik, tiyatro, mimari gibi bütün güzel sanatları, kültürün oluşumu içinde ele almak ve değerlendirmek gerekir. O, Edebiyatı askerlik gibi yüksek idealist bir meslek için bile uyandırıcı, hedeflendirici, yürütücü ve nihayet fedakâr ve kahraman yapıcı aktif bir unsur sayarak; her insan cemiyeti ile bu cemiyetin, o gününü ve geleceğini koruyan ve koruyacak olan her kuruluş için en esaslı terbiye vasıtalarından biri kabul eder. Bunun içinde, Milli Eğitim Bakanlığının, edebiyat öğretimine özel bir önem ve değer vermesi gerektiğini belirttikten sonra; ulaşılacak sonucu şu satırlarında hükme bağlar:

"Türk çocuğu konuşurken, onun beyan ve anlatış tarzı; Türk çocuğu yazarken, onun ifade üslubu; kendisini dinleyenleri onun yürüdüğü yola götürebilecek, bu kabiliyeti sayesinde Türk çocuğu kendisini dinleyen veya yazısını okuyanları, peşine takarak yüksek Türk ülküsüne iletebilecek ulaştırabilecektir."

Nihayet, edebiyatı, kültürlü medeni toplumların ayrılmaz bir parçası sayarak, şöyle tarif eder:

"Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri ve okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bunun içindir ki edebiyat; ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi heykeltıraş gibi, bilhassa musiki gibi güzel sanatlardan sayıla gelmektedir."


SONUÇ

Sonuç olarak, Atatürk Türkiye Cumhuriyeti'ni kurup yeni bir kültür yaratmaya çalışmıştır. Atatürk'ün kültür anlayışı, tarihi, gerçekçi, akılcı, bilimci, kavram ve kapsamda bütüncü, evrimci, yenilikçi, çağdaş ve batılı, milliyetçi değil ulusçudur.


KAYNAKÇA

1. İNAN, Afet, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Yayını, 1959, s. 267.

2. KAYNAR, Reşat, "Atatürk'ün Kültür ve Eğitim Anlayışı", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 6, Cilt: II, Temmuz 1986. 3. SAKAOĞLU, Saim, "Atatürk'ün Dil ve Kültür Anlayışı", TÜRK DİLİ Dil ve Edebiyat Dergisi, S 597, Eylül 2001.

4. TEZCAN, Mahmut, Atatürk Ve Eğitim Bilimleri, Anı Yayınları, Ankara, 2000, s.58-60.

5. YÜKSEL, Ahmet Haluk, "Atatürkçü Düşünce Sistemine Dayalı Toplumsal Kültür Anlayışı ve Kültürel İletişim", Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı 4, Ankara, Kasım, 1989, s. 577-593.

[1] Ahmet Haluk Yüksel, "Atatürkçü Düşünce Sistemine Dayalı Toplumsal Kültür Anlayışı ve Kültürel İletişim", Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı 4, Ankara, Kasım, 1989, s. 577-593.

[2] Reşat Kaynar, "Atatürk'ün Kültür ve Eğitim Anlayışı", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 6, Cilt: II, Temmuz 1986.

[3] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Yayını, 1959, s. 267


[4] Mahmut Tezcan, Atatürk Ve Eğitim Bilimleri, Anı Yayınları, Ankara, 2000, s.58-60.

[5] Reşat Kaynar, a.g.m., s.581.

[6] Saim Sakaoğlu, "Atatürk'ün Dil ve Kültür Anlayışı", Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, Sayı 597, Eylül 2001.

__________________
meslek lisesi memleket meselesi
Kambercan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
4 Üyemiz Kambercan'in Mesajına Teşekkür Etti.