Tekil Mesaj gösterimi
Eski 20.04.11, 21:56   #2
Basakca
Yönetici

Basakca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Aug 2009
Konular: 2209
Mesajlar: 13,401
Ettiği Teşekkür: 85359
Aldığı Teşekkür: 82599
Rep Derecesi : Basakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Ruhsuz
Standart Cevap: Simone de Beauvoir (1908 - 1986)



E
serlerinden Örnekler




Sessiz Bir Ölüm




Ben her şeye açık, özgür bir çocuktum; sonra sonra, büyüklere bakmış, her birinin özel küçük duvarları arasında kapanarak yaşadığını görmüştüm; annem ara sıra bu duvarda bir gedik açıyor, sonra hemen kapatıyordu onu. Kendine önemli bir eda vererek: ”Kadıncağız bana sırlarını açtı,” diye fısıldıyordu. Ya da dışarıdan, o duvarlarda bir çatlaklığın farkına varılıyordu: ”Her şeyi gizli tutmaya pek meraklıdır; hiçbir şey söylememişti bana, ama anlaşıldığına göre …” İtiraflarladedikodularda beni iğrendiren bir kaçaklık, bir gizlilik vardı; kendi duvarlarımın gediksiz olmasını istedim. Özellikle anneme bir şey açmamaya, sezdirmemeye özen gösteriyordum, şaşkınlığa düşmesinden korkuyordum, bana kınar gibi bakacağı düşüncesi beni yıldırıyordur. Kısa zaman sonra annem bana artık bir şey sormaz oldu. İnansızlığım üzerine yaptığımız kısa, çekişmeli konuşma ikimizin de oldukça büyük bir çaba göstermemizi gerektirdi. Gözyaşları yüreğime dokundu. Ama, içimde olup bitenleri pek düşünmediğini, kendi başarısızlığına ağlamakta olduğunu çabuk kavradım. Dostluk yerine yılgıyı yeğ tutmakla beni büsbütün ürkekleştirdi. Herkesin, ruhum için dua etmesini isteyecek yerde bana biraz güven, biraz yakınlık göstermiş olsaydı, anlaşmamız gene de mümkün olabilirdi. Bunu yapmasını önleyen neydi, biliyorum şimdi. Çok öcü ardı alınacak, çok yarası vardı sarılacak.. Kendini kolay kolay başkasının yerine koyamaz, dünyaya başkasının gözüyle bakamazdı. Yaptığı işlerde, eylemlerinde, özveriyle davranıyordu ama heyecanları kendi çerçevesinden çıkmasına meydan vermiyordu. Hem kendi gönlünde olup biteni görmekten kaçındığına göre beni anlamaya çalışması düşünülebilir miydi? Birliğimizi bozmayacak bir davranış türetmeye gelince, yaşayışında kendisini böyle bir işe hazırlayacak bir şey olmamıştı; beklenmedik olaylar onu şaşkınlıktan yılgınlığa çeviriyordu; çünkü ancak hazır birtakım çerçeveler içerisinde düşünmeye, davranmaya, duymaya alıştırılmıştı.


Günün birinde bana: ”Analar babalar, çocuklarını anlıyorlar.” dedi, ”ama bu karşılıklı oluyor…” Bu yanlış anlaşılmalar üzerine konuştuk ama genel görünümleri üzerinde durduk ancak. Bir daha da bu konuya hiç dönmedik. Kapısını çalardım. Hafifçe sızlandığını, döşeme tahtaları üzerinde terliklerini sürüdüğünü, sonra, iç çekişini işitirdim; bu kez, konuşabileceğimi birtakım konular bulacağıma, bir anlaşma alanı yaratacağıma söz verirdim kendi kendime. Ama daha beş dakika geçmedeni gene yenilmiş olurdum: Ortaklaşa ilgilerimiz o kadar azdı ki. Kitaplarını karıştırırdım: Aynı kitapları okumuyorduk. Onu konuştururdum, dinlerdim söylediklerini, yorumlardım. Ama, annem olduğu için, başka bir ağız söylese daha az dokunacak tatsız cümleleri, bana büsbütün tatsız geliyordu. Yirmi yaşındayken, alışageldiğim beceriksizliğime bir içli dışlılık havası yaratmaya kalktığı zamanlardaki kadar kasılıyordum gene. (”Biliyorum, aklımı beğenmezsin sen. Ama bu canlılığını da, iste isteme, benden almışsın; hoşuma gidiyor.” derdi.) Canlılıktan yana kendisine çektiğimi yürekten söyler, katılırdım bu sözlerine; ama cümlesinin başlangıcı hızımı kesiyordu. Öylelikle, birbirimizi karşılıklı olarak kötürümleştiriyorduk.
Simone De Beauvoir, Sessiz Bir Ölüm
2009 - 4. Baskı (Çv. Bilge Karasu)



Kadınlığımın Hikayesi




Sonbaharın ilk günlerinde, aslında hiç istemediğimiz halde, varlığını bizim dışımızda da sürdüren bir «varoluşçuluk saldırısını» başlatmıştık. Romanımın yayımlanışından iki hafta sonra Sartre Özgürlüğün Yolları isimli eserinin ilk iki cildini yayımladı, onları Temps Modernes dergisi izledi. Sartre «varoluşçuluk bir hümanizma sayılabilir mi?» konulu bir konferans verdi, ben roman ve metafizik konusunda uzun bir konuşma yaptım. Bouchcs Inutilcs isimli piyesim oynanmaya başladı. Yol açtığımız kargaşalık bizi de şaşırtmıştı. Ansızın, tıpkı filmlerde gördüğümüz gibi, resmin dışına taşan bir insan, bir eşya gibi benim yaşantım da eski ve bildik sınırların dışına taşıverdi. Kamuoyu önüne bütün çıplaklığımla çıkarılıverdim. Aslında benim işkembem pek dolu değildi, önemli işler yapmamıştım, fakat adımı Sartre’ın yanına yapıştırmışlardı ve Sartre inanılmaz bir hızla ün yaptı. Gazete ve dergilerde ismimizin geçmediği hafta yoktu. Combat gazetesi özellikle ilgi gösteriyor, kitaplarımızı ve konuşmalarımızı anlayışlı bir dille kamuoyuna tanıtıyordu. Herbert tarafından kurulan ve topu topu dört beş sayı yayımlanan Tene des Hommes dergisi hemen her sayısında, bazen dostça, bazen tatlı sert bir üslûp içinde bizden sözediyordu. Her yerde kitaplarımız ve kişiliğimiz hakkında yorumlar yapılıyordu. Sokağa çıkamaz olmuştuk, gazete fotoğrafçıları yolumuzu kesiyor, insanlar bizi durdurup sor babam soruyorlardı. Flöre kahvesinde bizi görenler uzun uzun bakıp birbirleriyle fısıldaşıyorlardı. Sartre’ın konferansına öyle müthiş bir akın oldu ki; salon tıklım tıklım doldu; dışarda kalanlar arasında birbirini çiğneyenler, yarı baygın götürülenler vardı. Bu kargaşalık, Sartre’ın Tempa Modernes dergisinin Kasım 1945 sayısında, Edebiyatın Devletleştirilmesi başlığı ile sıcağı sıcağına eleştirdiği bir toplum olayını yansıtıyordu; Fransa savaştan ağır yaralar alarak çıkmış, politik alandaki önemini yitirmiş, ikinci sınıf bir devlet durumuna düşmüştü; ihraç edebileceği malları efsaneleştirerek kendi durumunu kurtarmaya çalışıyordu, bu amaçla moda ve edebiyat alanlarında şaşırtıcı bir enflasyon başlatılmıştı. Kendi halinde yazarların eserleri bile büyük gürültüler koparıyor, yazar göklere çıkarılıyordu; yabancılar bu kargaşalığı bir anlam veremiyor, ama körü körüne hayranlık duymaktan geri kalmıyorlardı. Fakat hemen belirteyim; şartlar Sartre’a inanılmaz ölçüde yardım ettiyse, bilin ki bu basit bir rastlantı olmamıştır; daha ilk bakışta, halk kitlelerinin aradığı şeyle, Sartre’ın onlara sunduğu şey arasında büyük bir yakınlık, gerçek bir ortaklık vardı. Onun yazdıklarını okuyan küçük-burjuvalar bile, artık sonsuza giden bir barışın hayaliyle avunmuyorlardı, sakin bir dünyada büyük teknik, gelişmeler içinde yaşayabileceklerini akılları kesmiyordu; Tarih dediğimiz gerçeği en dehşet verici görünüşüyle tanımışlardı. Artık farkına vardıkları bu gerçeklerin tümünü kapsayan bir ideolojiye ihtiyaçları vardı, ama kendi kendilerini doğrulamak için yarattıkları bahanelerin bir çırpıda silinivermesi işlerine gelmiyordu. Varoluşçuluk, tarihle ahlâkı uzlaştırma çabası içindeydi; bu iki kavramı bir geçiş döneminin unsurları olarak görüyor ve insanlara, anlamsız, boş ve vahşet dolu olan her şeye haysiyetlerini yitirmeksizin gerçekçi gözlerle bakmalarını öğütlüyordu.

Simone De Beauvoir, La Force des Clioscs (Kadınlığımın Hikayesi)
5.Basım - Haziran 1997 sf.103





Kadın (İkinci Cins)




Erkeğin elinde tuttuğu ve ta çocukluğundan beri tanıdığı ayrıcalık şudur: insan olma eğilimi, erkeklik yazgısıyla çatışmamaktadır. Erkeklik organıyla aşkınlık özdeş sayıldığı için, toplumsal ya da zihinsel başarılar ona erkeçe bir etki gücü sağlamaktadır. Varlığı birkaç parçaya bölünmemiştir. Oysa kadından, kadın olabilme üzerine kendini hem bir nesne hem de bir av haline getirmesi, yani yüce, egemen bir varlık olma hakkından vazgeçmesi istenmektedir. Erkeğin boyunduruğundan kurtulmuş kadının durumundaki başlıca çelişme budur. Varlığını sakatlamamak istemediği için, kadınlık rolünü benimsemeye yanaşmamaktadır. Oysa kadınlığını reddetmek de varlığını sakatlamaktır. Erkek, cinsi erkek olan bir insanî varlıktı; kadın aynı biçimde cinselliğini kabul etmiş insanî bir varlık olduğu an erkeğe eşit, eksiksiz bir birey olabilir. Kadınlığından vazgeçmek, insanlığın bir yanından vazgeçmesi demektir. Kadın düşmanları, kafalı kadınların “kendilerini ihmal ettiklerini” söylerler; oysa bunu onlara kendileri salık vermiştir. Bizlerle eşit olmak istiyorsanız, yüzünüzü, gözünüzü, tırnaklarınızı boyamaktan vazgeçin demişlerdir. Gerçekte bu öğüt tepeden tırnağa saçmadır. Kadınlık dediğimiz şey, tören ve modalarla yapay bir biçimde belirlendiği için, kadına dışarıdan zorla kabul ettirilmektedir, öyle ki kadınlık ölçüsü en zıt uçları birleştirecek biçimde gelişip erkeklerinkine iyiden iyiye yaklaşmaktadır. (…)

İnsan kadınsal nitelikleri yadsımakla erkek niteliklerine kavuşamaz; erkek gibi giyinen kadın bile erkekleşmez; kılık değiştirmiş bir kadın olara kalır. Eşcinselliğin de, kadın için, kendini göstermenin özel bir biçimi olduğunu biliyoruz: insanın cinselliğinden sıyrılması olanaksızdır çünkü. Hemen her olumsuz tavırda olumlu bir yan vardır. Genç kız, çoğu kez dilediği an bütün eski alışkanlıkları, töreleri küçümseyebileceğini sanır, ama bu tutumuyla kendini göstermiş olur; yüklenmek zorunda kalacağı birtakim sonuçlara yol açacak yeni bri durum yaratır. İnsanoğlu, herkesçe kabul edilmiş yasaların dığına çıktığı an bir başkaldırıcı haline gelir. Göz çarğıcı biçimde giyinen kadın, alçakgönüllü bir tavırla, yalnızca beğenisine ayak uydurduğunu söylerken yalan atmaktadır; salt keyfine göre giyinmenin aşalayıcı olduğunu çok iyi bilmektedir. Buna karşılık, çarpıcı bir görünüş almaktan kaçınan kadın da, genel kurallara uymaktadır. Gerçekten etkili eylemi dile getiremiyorsa, herkese meydan okumak, herkesten başka olmaya özenmek, son derece yanlış bir hesaptır: insan o zaman umduuğundan daha çok vakit ve güç harcar. Herkesin dikkatini üstüne çekmek, toplum içindeki değerini düşürmek istemekteyen kadın, kadınca yaşamalıdır: çoğu kez meslekî başarısı bile buna bağlıdır. Ancak erkek için uyumculuk (conformisme) son derece doğal olduğu halde -bütün âdetler, özerk ve etkin birey olarak onun ihtiyaçlarına göre ayarlanmıştır çünkü- tıpkı onun gibi bir özne, bir etkinlik olan kadının, kendisini edilgenliğe mahkum eden bir dünyada akıntıya kapılıp gitmesi gerekmektedir. Bu, öylesine ağır bir köleliktir ki, kadın dünyasi içine kapatılan kadınların, bu dünyanın önemini alabildiğine abartmışları: süslenmeyi, evişini son derece güç sanatlar haline getirmişlerdir. Erkeğin giyimine kuşamına özenmesi gerekmez; bu giysiler rahat, etkin, yaşama uygundurlar, binbir titizlikle seçilmeleri zorunlu değildir; kişiliğin küçük bir parçasıdırlar, o kadar: ayrıca hiç kimse erkekten üstüne başına bakmasını istemez; iyi yürekli ya da ücetli bir kadın onu bu yükten kurtarmaktadır. Kadınsa, dışardan bakan gözlerin, kılık kıyafetiyle kişiliğini birbirinden ayırmadıklarını bilmektedir: giyim kuşamına göre yargılanmakta, sayılmakta ve arzulanmaktadır. Giysileri daha başından yarı kötürüm etmiştir onu ve çağlar boyunca hep böyle dayanıksız olagelmiştir.

Simone De Beauvoir – Kadın (İkinci Cins)
8.Basım - (Çv. Bertan Onaran) - s. 116-117

__________________
"Ey egosu boyundan büyük insan..
Bir gün ölüp toprak olacaksın. Bir tohum filizlenecek ot olacaksın, bir öküz seni yiyecek ve sıçtığı bok olacaksın.. Yani hep aynı kalacaksın."

Basakca isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
6 Üyemiz Basakca'in Mesajına Teşekkür Etti.