Tekil Mesaj gösterimi
Eski 06.08.11, 02:56   #1
Basakca
Yönetici

Basakca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Aug 2009
Konular: 2209
Mesajlar: 13,401
Ettiği Teşekkür: 85359
Aldığı Teşekkür: 82599
Rep Derecesi : Basakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Ruhsuz
Standart Osmanlı Çarşıları | Geleneksel Meslek Örgütlenmeleri ve Anadolu Çarşıları

Osmanlı Çarşıları

Geleneksel Meslek Örgütlenmeleri Ve Anadolu Çarşıları


Safranbolu
Fotoğraf: Metin Keskin



Zanaatkâr sözcüğü, olasılıkla Arapça “sınaat”tan (teknik işler) Türkçeye yerleşmiştir. Maddi gereksinimleri karşılayan her türlü işe deniyordu. Aynı anlamda, Arapça “hırfet” (iş, meslek) sözcüğü de kullanılıyordu. Bu işleri yapanlara da zanaatkâr, hırfetçi (daha eskilerde herif) deniyordu.

İşinin değerine düşkünlük konusunda Müslüman veya gayrimüslim ustalar arasında fark yoktu. Hatta inanç dışında hiçbir farklarının bulunmadığını vurgularcasına, aynı loncaya mensup ayrı inançlardan zanaatkârların giyimleri aynıydı. Her esnaf kesiminin giyim kuşamı meslek, bölge ve geçim koşulları bileşkesinde aşağı yukarı benzese de dikkatle bakıldığında; renk seçiminden, giysi parçalarından mesleğin ipuçları yakalanırmış. Örneğin Ege yöresinin kunduracıları, püsküllü kalpaklarına ince sarık dolar, yollu pamukludan hafif ve uzun entari, kısa mintan, ayaklarına da mest, siyah pabuç giyerlermiş.

Ankaralı tiftik dokuyucusu, başına ince beyaz pamukludan sarık sarar, kırmızı-beyaz-siyah çubuklu yeleğini gelişigüzel ilikler; aynı kumaştan uzun entarisinin bel kesimine şali kuşak sarar; gök mavisi ya da parlak yeşil saltasının üzerine koyu renkli cüppe, ayaklarına da burnu kıvrık kırmızı pabuç giyermiş.

Engürü şalı dokuyanlar, İzmir modası, püsküllü feslerine sarık sarıp kruvaze yakalı tek renk ipek uzun entarileri, yumuşak keçi derisinden lapçinleri (bağcıklı potin); Amasyalı zanaatkârlarsa İstanbul modası mavi püsküllü fesleri; ipek yelek, ince abadan cepken, körüklü şalvarları ile tanınırlarmış.





Kahramanmaraş Çarşısı
Fotoğraf: Cüneyt Öğuztüzün



Bu renkli ve ilginç dünyaların emekçilerinin kendi zanaatlarındaki ilkeleri, yapılageleni en özenli ve temiz üretmeyi sürdürmekti. Aralarında, buluşları, yaratıcılığı, daha yüksek kaliteyi hedefleyenler olmuştur ki bunlar birer sanatkârdı kuşkusuz.

Eski zanaatkâr ve esnaf kesimlerini kendi işlerine ısındıran önemli olgular, çalışma organizasyonlarındaki çarşı, arasta, bedesten, kapalı çarşı gibi rasyonel iş ve ticaret mekânları, bu mekânları kuran, onaran, sürekli ayakta tutan vakıf kurumları, denetleyen meslek ve kamu örgütleri, mesleği sevdiren ve meslektaşlar arası kaynaşmayı sağlayan güzel gelenekler vardı. Dikkate değer bir olgu da vakıf sisteminin zanaatkârlara sağladığı dolaylı destek veya vakıf kurumlarıyla zanaatlarla kent imarları arasındaki uyumlu bağdı. Asıl amacı insanları sürekli iyilik ve hayır kaynağı olacak yatırımlara yönlendirmek olan vakıf kavramının birinci sırada hedefi imardı. Fütüvvet ve Ahiler…






Fütüvvetname denen ve Ahiliğe göre bütün esnaf kesimlerinin uymaları gereken kuralları içeren kitaptan: “... Kalfalığın bir şartı ve kuralı da üstadlarına daima hizmet etmektir. Kalfasına harçlık vermek ve onu namerde muhtaç etmemek de ustasının görevidir. Kalfa ve usta birbirlerine daima tatlı dil ile hitap etmelidir...” , “... Nalbantlık ilmini (zanaatını) Cebrail peygambere, peygamber Hz. Ali’ye öğretmiş, Hz. Ali de bu mesleği mesleğin piri olan Ebu Kasım Simani’ye öğretmiştir. İşte o zamandan beri ustadan ustaya devam edegelmektedir...”



Esnaf ve zanaatkârların ilkeli üretim ve satıcılıklarını, 14. yüzyıldaki kimliği ve disipliniyle 20. yüzyıla kadar sürdürdükleri ileri sürülemez. Devlet yapısında, asker ocaklarında, medrese ve tekkelerde yaşanan olumsuz süreçlere koşut bir durum, esnaf ve zanaatkârlar için de söz konusu olmuştur. Özellikle üretim hilelerinden ve fahiş fiyattan yakınma daima olagelmiştir.

İlk Türkçe Fütüvvetna-me’yi çeviren ve yazan Yahya bin Halil, önsözünde: “Şöyle gördüm ki fütüvvet ehli şaşkın olup yanlışlara saptılar. Aymazlık yolunun yolcuları oldular. Kurtuluşu bırakıp bid’atlere uğradılar ve şehvetleri her şeye üstün geldi. Çok mal ve para edinme yolunda kavgaya ve çekişmelere koyuldular. Gökten inen sofraya haram lokma koydular. Miskinlik yerine benliği, fütüvvet yerine kemliği ve yavuz işe varmayı, ibadet yerine de fesadı koydular.” 15. yüzyıl sonlarına doğru ekonomik darboğazlara girildiğinde, iş ahlakından sapmalarda da artma eğilimi açık. Bir zanaat kolunda çalışanlarla iş kapasitesinin denk olmayışından doğan temel sorunsa geçim darlığıydı ve bu, işkollarının geleneksel dayanışmalarını da kırıyor; sürtüşmeler başlıyor; o zamanların ifadesiyle “marifetin yerine kavgalar ve çekişmeler” oluyordu.




Buğday Pazarı – Elazığ
Fotoğraf: Sinan Çakmak



Çarşı pazar dünyalarını gözlemleyen Evliya Çelebi ise paşmakçı ve tuhafiyeci esnafının müşterileri kandırmak için yeminler ettiklerini, bir pabucu beş akçe kârla satmaya razı olmadıklarını, bir alay bıyığı tıraş, gözleri sürmeli insafsız kavim olduklarını, müşteriye kan ağlatıp her birini şeytan gibi çarptıklarını anlatır.

Loncalar, Gedikler Eski usta ve kalfaların geleneksel üretim kooperatifleri ve dayanışma dernekleri loncalardı. İtalyanca “loggia”dan Türkçeleşen sözcük “loca”yla aynı kökten; ortak anlamları da “oda”dır. Günümüzde “meslek odaları” diyoruz.




Beypazarı
Fotoğraf: Görkem Kızılkayak



Osmanlı Devleti ile ticari ilişkileri olan Venedik, Cenova, Raguza ve Fransa uyruklu tüccarların, Galata’da ve Türk liman kentlerindeki ticari temsilcilikleri loggia ve loca olduğundan onlarla ticari ilişkilerde bulunan, yerli Türk esnaf da lonca adını benimsemiş. Bu sözcüğün geçtiği en eski belge, Bursa esnafıyla ilgili ve 1632 tarihlidir. Eski fütüvvet-ahilik gelenekleri uyarınca her loncayı ilgili esnaf kesiminin seçtiği, “şeyh” denen bir başkan yönetir, şeyhe, yine esnafça seçilen “eski”ler (ihtiyarlar heyeti) danışmanlık ederdi. Daha alt düzeyde de esnafı kontrol eden “yiğitbaşı”lar, “nizam ustaları”, “kethüda”lar bulunurdu. Lonca yöneticileri en çok, “gedik” nizamına yani sabit esnaf ve tezgâh sayısının (kadronun) değişmemesine, kalitenin korunmasına dikkat ederlerdi. Ancak gedik sınırlaması olmayan esnaf kesimleri de lonca oluşturmaktaydı.

Gedikse bir tür tekel hakkı demekti. Her kentteki, mal ve eşya imalatı, bunların pazarlanması o çevrenin gereksinimini karşılayacak sayıda “gedik” yani tezgâh, dükkân/satış yeri ve çalışan sayısı ile ve kadı (yargıç) onayıyla sınırlı tutuluyordu. Kahvecilik, enfiyecilik, tütüncülük, aktarlık dahi gedik nizamına bağlıydı.

Kaynak





__________________
"Ey egosu boyundan büyük insan..
Bir gün ölüp toprak olacaksın. Bir tohum filizlenecek ot olacaksın, bir öküz seni yiyecek ve sıçtığı bok olacaksın.. Yani hep aynı kalacaksın."

Basakca isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
17 Üyemiz Basakca'in Mesajına Teşekkür Etti.