Tekil Mesaj gösterimi
Eski 10.09.11, 22:29   #4
Basakca
Yönetici

Basakca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Aug 2009
Konular: 2209
Mesajlar: 13,401
Ettiği Teşekkür: 85359
Aldığı Teşekkür: 82599
Rep Derecesi : Basakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Ruhsuz
Standart Cevap: Türkiye’nin Miladı | Lozan

İlk Karşılaşma



Türkiye için tarihi bir an. İki buçuk aylık kesintiyle birlikte yaklaşık sekiz ay süren görüşmelerden sonra nihayet barış imzalanıyor. İlk imzayı İsmet Paşa atıyor; sonra sırasıyla İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan ve diğer devletlerin temsilcileri.


Delegelerin ilk karşılaşma yeri Mont Benon Gazinosu, Lozan’ın en güzel binalarından biriydi ve konferansın 20 Kasım 1922’deki açılış töreni için gelin gibi süslenmişti. Konferansa İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı ve Japonya temsilcileri katılıyordu. Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan Boğazlarla ilgili müzakerelere katılacaklardı. ABD ise gözlemci olarak bulunacaktı.

Mont Benon’a uzanan yollar kordonlarla kesilmiş, çevreye toplanan halkın meraklı bakışları altında delegeler, danışmanlar, kâtipler, gazeteciler ve davetliler salona alınmıştı. Salona en son ülkelerin başdelegeleri girdi. Yunan Başbakanı Venizelos, İtalya diktatörü Mussolini, Japon diplomat Hayaşi, Bulgaristan diktatörü Stambuliski’nin ardından mağrurların ikinci en büyüğü Fransa’nın dışişleri Bakanı Poincare içeri girdi. Sonra da elinde bastonu ile Lord Curzon göründü. Azametli Lord, “ufak tefek” bir adamın koluna girmişti. O kişi İsmet Paşa idi. Bu iki adamın salona birlikte girişi yadırganmamalıydı; müzakerelerin gerçek tarafları bu ikisi ve temsil ettikleri devletlerdi ne de olsa.



Robert Haab



Açılışı güzel bir konuşmayla İsviçre Konfederasyonu Başkanı Robert Haab yaptı. Ardından kürsüye Lord Curzon çıktı, kısa bir temenni nutku çekti. Açılış töreni böylece bitecekti. Fakat İsmet Paşa söz istedi; kendisi taraftı ve karşı taraf yani Lord Curzon konuştuğuna göre kendisinin de söz hakkı olduğunu düşünüyordu. Amerikalı gözlemci o anı şöyle anlatıyor: “İsmet Paşa yerinden kalktı, tartışmaya açık ve tehdit edici tabiatlı çok talihsiz bir konuşma yaptı... Mussolini’nin yüzünde son derece vahşi bir ifade belirmişti, İsmet’in gırtlağına atılmak ister gibi bakıyordu.”

Paşa bu tavrıyla Türkiye’nin eşit koşullar içinde çalışma kararlılığını vurgulamıştı ama konuşması gerçekten de diplomatik nezaket sınırlarını aşmıştı. Gazeteci Ali Naci Karacan’ın sözleriyle, “Bu bir nutuk değil, Türkiye’nin çektiği ıstıraplardan doğan bir iddianame idi”. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, “Türk milletinin maruz olduğu sonsuz hücumları ve ıstırapları burada hatırlatmaktan kendimi alamıyorum” demiş, Türkiye’yi “mahvetmek ve yıkmak fikriyle muntazaman yapılmış tahribatı” anlatmıştı. Açılış töreni böylece sona erdiğinde anlaşılmıştı ki, Türkiye buraya önüne sürüleni imzalamaya gelmemiştir.


İkinci Adam’ın Doğuşu



İsviçre hükümeti, görüşmeler için Leman Gölü kıyısındaki Ouchy Şatosu’nu tahsis etmişti. 13. yüzyıldan kalma üç katlı, 40 odalı taş bir ortaçağ yapısı olan şato sonradan bir süre otel olarak kullanıldı. Halen otel olarak hizmet veren şatonun iç avlusundaki duvarda, burada yapılan görüşmelere katılan ülkelerin adının yazılı olduğu bir levha asılı. Lozan Konferansı komisyon görüşmelerinin yapıldığı büyük toplantı salonu ise o günkü özelliklerini koruyacak şekilde restore edilmiş durumda.


Muharebe Meydanından Müzakere Masasına

Bu salon aylar süren sert tartışmalara, ince alaylara, zekice esprilere sahne oldu. Diplomatik nezakete ve dostluk gösterilerine, savaş tehditleri eşlik etti. İsmet Paşa için zor bir durumdu. Yabancı dil olarak Fransızca biliyordu ama uluslararası bir konferansın gerektirdiği düzeyde değil. Dediğine göre, “sivil hayat ve diplomasinin merasimli hayatı hakkında hiçbir fikri, hiçbir tecrübesi” de yoktu. Ömrü cepheden cepheye koşmakla geçmişti. Lozan’a vardığındaki durumunu “Çizmeyi ayağımdan çıkarıp ilk defa sivil iskarpin giyiyorum” sözleriyle ifade etmişti. Ama muharebe meydanından henüz çıkıp gelmiş biri olarak, yeni bir muharebe meydanına girdiğini çabucak kavradı; muharebe usullerini tatbik etmeye karar verdi.

Anılarındaki şu anekdot, çok çarpıcıdır:

Görüşmeler sırasında bir delege, galiba İtalya delegesi Montagna, yanına gelip “bir meseleden dolayı protesto ettiğini” bildirir. Sonra aralarında şu konuşma geçer.


“Mösyö, ben protesto bilmem.”
“Ne bilirsin?”
“Böyle protesto ettin mi, ben bir saat sonra muharebeye tutuşuyoruz, deyiveririm.”
“Şimdi muharebe lafını da nereden çıkardın?”
Arkadaşları onu diplomasinin usulleri konusunda da uyarıyorlardı; “şöyle konuş, böyle söyle” diye. Ama o nasıl davranacağını belirlemişti: “Bana bakın sizin usul dediğiniz şey benim tatbik ettiğimdir.”

Gerçekten de görüşmeler başladığında, diplomatik arenanın kurtları –ki en yeteneklileri hiç kuşkusuz İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’du- karşılarında hiç alışık olmadıkları bir rakip buldular. Neredeyse her teklife, her öneriye itiraz ediyor, kendi önerisi ya da fikri sorulduğunda susuyor, tüm tarafların görüşleri masaya serildikten sonra bile kendi görüşünü açıklamak için zaman istiyor, bazen bir kelime üzerinde fırtına koparıyor, bazen en hiddetli saldırıları duymazdan geliyor ama her halükârda kendi kurallarına göre oynuyordu.



İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon



Tabii bazı meseleleri kesinlikle tartışma dışı addediyordu. Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliği mihenk taşıydı. Her müzakere maddesini öncelikle bu açıdan ele alıyor, “Türkiye’nin hükümranlığına” halel getireceğini düşündüğü hiçbir şeyi tartışmaya yanaşmıyordu. Ayrıca elinde bir “müzakere edilemeyecekler” listesi de bulunuyordu: Anadolu’nun doğusunda bir Ermenistan devleti; kapitülasyonlar; ordu ve donanmanın sınırlandırılması; Boğazlar ve Gelibolu Yarımadası’nda yabancı kuvvet bulundurulması. Bu konularda diretilirse görüşmeler kesilecekti. Sınırlar da dahil olmak üzere diğer meselelerde görüşmelerin gidişatına göre bazı tavizler verilebilirdi.

Müttefik devletler de kararlıydılar ve Türkiye’nin direnemeyeceğini düşünüyorlardı. Sadece Müttefikler değil, tüm gözlemciler ve gazeteciler de aynı görüşteydi. Nitekim ilk toplantı 21 Kasım’da açıldığında, gerek sayı bakımından gerekse temsil ettikleri güç bakımından heyetler arasında keskin bir dengesizlik göze çarptı. Bir yanda dünyaya hükmedenler ve onların peykleri; öbür yanda bir başına Türkiye. Tabii konferansın tek hâkimi İngiltere’ydi, Türkiye delegesi Rıza Nur’un deyimiyle “diğerleri dekor ve figüran nevinden. Hepsi İngiltere’nin direktifi mucibince hareket ediyorlar”dı. Doğal olarak tartışma İngiltere ile Türkiye arasında cereyan ediyordu.


__________________
"Ey egosu boyundan büyük insan..
Bir gün ölüp toprak olacaksın. Bir tohum filizlenecek ot olacaksın, bir öküz seni yiyecek ve sıçtığı bok olacaksın.. Yani hep aynı kalacaksın."

Basakca isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
8 Üyemiz Basakca'in Mesajına Teşekkür Etti.