Tekil Mesaj gösterimi
Eski 11.04.12, 11:35   #1
SuLTaN
Fosforlu

SuLTaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2009
Konular: 708
Mesajlar: 4,453
Ettiği Teşekkür: 36956
Aldığı Teşekkür: 24738
Rep Derecesi : SuLTaN karizması günden güne artıyorSuLTaN karizması günden güne artıyorSuLTaN karizması günden güne artıyorSuLTaN karizması günden güne artıyorSuLTaN karizması günden güne artıyorSuLTaN karizması günden güne artıyorSuLTaN karizması günden güne artıyorSuLTaN karizması günden güne artıyorSuLTaN karizması günden güne artıyorSuLTaN karizması günden güne artıyorSuLTaN karizması günden güne artıyor
Ruh Halim: Huzurlu
Standart Tamburî Cemil Bey (1873 - 1916)







Türk Musikisi'nin gelmiş geçmiş en büyük virtüozlerinden biri olan Tamburi Cemil Bey, 1873 yılında İstanbul'un Mollagüranî semtinde dünyaya geldi. Üç yaşındayken babasını kaybeden Cemil Bey, amcası Refik Bey'in himayesinde büyüdü. Çalışkan, Terbiyeli, sessiz bir çocuk olmasına rağmen musikiye düşkünlük gibi o zamana göre tehlikeli sayılan bir merakı vardı. Bu nedenle, yalnız Cuma geceleri annesinin yanında kalmak şartı ile Refik Bey'in konağına alındı. Daha o yaşlarda küçük bir tamburî olarak çevresine ünü yavaş yavaş yayılmağa başlamıştı.

1873 yılında İstanbul'da doğmuştur. İlk müzik bilgilerini orta okul sıralarında ağabeyi Ahmet Bey ve Kemani Aleksan Bey'den almıştır. Müzik aleti çalmaya karşı ilgisi on yaşlarında keman ve kanun ile başlayan Cemil Bey daha sonra başladığı ve ismi ile bütünleşen tambur sazı ile ustalık derecesine ulaşmıştır. Tamburdan başka, klasik kemençe, lavta ve viyolonsel gibi sazları aynı ustalıkla icra ederek başlıbaşına bir ekol sahibi olmuştur. Müzik aleti çalmakta erişilmez bir mertebeye yükselmiş olan Cemil Bey aynı zamanda iyi bir bestekârdır. Yaptığı eserlerle Türk müziği saz icrasına yepyeni ve modern bir tarz ve değişik bir yorum getirerek icracılığın mükemmelleşmesinde en büyük rolü oynamıştır. Özellikle, taş plaklara yapmış olduğu taksim kayıtları makam, üslup ve tavır açısından bir ders niteliği taşımaktadır. 29 Temmuz 1916'da İstanbul'da ölen Cemil Bey sözlü eserlerin yanında birçok saz eseri bestelemiştir. Ayrıca taksimlerinin yanında, pek çok eseri de taş plaklara kaydedilmiştir.



Refik Bey'in evi Tanzimat döneminin getirdiği yeniliklerle doluydu. Amcasının çocukları okuldaki derslerinden başka özel hocalardan Fransızca dersleri alıyor, bir Fransız mürebbi tarafından yetiştiriliyordu. Bu eğitim şekli Cemil'in üzerine de olumlu etki yapıyor, bir yandan rüştiyeye devam ederken, bir yandan da genel kültürünü ilerletiyordu. Bu huzurlu hayat Refik Bey'in ansızın ölümü ile alt-üst olmuş, Horhor'daki konak terkedilerek Bakırköy kaymakamı olan amcazadesi Mahmud Bey'in evine taşınılmıştı. Bu arada parasal sıkıntılar da başladı.


Musikî ile uğraşmasının yasak olduğu ilkokul yıllarında onun asıl hasretini çektiği şey, eline alması yasak olan ağabeyi Ahmed Bey'in tamburu idi. Bu hasretini, yaz aylarında taşındıkları ve ailenin malı olan Anbarlı çiftliğinde giderebildi. Buradaki hizmetlilerden emektar Lenber Ağa, çiftlik evlerinden birinde oturur, boş zamanlarında Tanbur çalar, oralarda dolaşan küçük Cemil de hissettirmeden bunları dinlerdi. Bazen bu eve gizlice girerek bu bakımsız sazı alır, evin yüklüğüne girerek çalmağa ve içini dökmeğe çalışırdı. Bir gün o kadar dalmıştı ki, Lenber Ağa'nın eve geldiğini duymadı bile. Lenber Ağa yüklükten gelen seslere şaşmış, odada ecinnîler var sanmıştı. Bundan sonra bu yaşlı uşak ile sırdaş oldular. Çok geçmeden durum amcasına anlatıldı. Taşkasap'taki eve dönünce ona küçük bir tambur hediye edildi. Bu küçük hediyenin onun çocuk ruhundaki akislerini Mesud Cemil şu duygulu satırlarla anlatıyor:

"... Uzun geceler Cemil bu tamburla koyun koyuna yatmış, rüyalarına dalarken silkinerek uyanmış, göğsünden kopup boğazına ve gözlerine yükselen tükenmez bir hazzın dudaklarına kadar dökülen usaresiyle ıslanmış parmaklarını onun tellerinde gezdirmiş, onu sevmiş, onu öpmüş ve bilmediği bir tarikatın dervişi olan büyük ağabeyi Reşad Bey'den duyduğu bir türkü kulaklarında çınlamıştı:
Engeller koymuyor, yâr sana varsam
Dünyanın zevkini yâr senle sürsem
Hakk'ın divanında, elim elinde
Cennet bahçesine yar senle girsem."


Hakikaten o gece Cemil, engelleri aştıktan sonra Dulcine'si ne onunla kavuştu. Rindane hayatının zevkini sürdü ve bir başka gece de onun elinden tutarak ahret yolculuğuna çıktı.




Mahmud Bey disiplinli, geleneklere bağlı, biraz katı tabiatlı, düzenli yaşamayı seven bir adamdı. Genç Cemil'in ünü gittikçe genişliyor, hatırlı kimseler tarafından mûsikî toplantılarına çağrılıyordu Mahmud Bey yeğenini bu davetlerin çoğuna göndermiyor, pek azına da onunla birlikte gidiyordu. Öğrenimini ihmal etmemesi için dersleri ile ilgileniyor, akşamları sık sık derslerini denetliyordu. Mahmud Bey'in, bir manastır yapımına izin vermediği için, belediye başkanı ile arası açılmış, Bakırköy'den Kartal kaymakamlığına tayin edilmişti. Böylece Cemil Bey iki yıl daha Kartal'da yaşayarak on yedi yaşına kadar Mahmud Bey'in himayesinde kaldı. Onun Humus kaymakamlığına atanması sonucu, annesi Zihniyar Hanım'ın Taşkasap'taki evine döndü. İçkiye bu yıllarda başlamışsa da buna engel olunabilecek bir yol bulunamadı.



Orta öğrenimini tamamladıktan sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne (Mülkiye'ye) kaydoldu. İki yıl devam etmesine rağmen yarıda bıraktı. Burada Mustafa Nezih Albayrak ve Tamburî Ali Efendi'nin oğlu Aziz Mahmud Bey'le sınıf arkadaşıydı. Hariciye Nezareti'nde "Hariciye Umûr-i Şehbenderiye Kalemi"nde memuriyet hayatına atıldı. Uzun yıllar burada çalışmasına rağmen bu memuriyeti benimseyememiş, hariciyeciliği bir meslek olarak kabul edememişti. 1908'de Meşrutiyetin ilânından sonra yapılan kadro kısıtlaması sırasında, Dr. Hamid Hüsnü Bey'in aracılığı ile, Hariciye Umûr-i Şehbenderiye müdürü İsmail Hakkı Bey'i ikna ederek sekiz yüz elli altın lira tazminat aldı, kadro dışında kalarak görevinden ayrıldı.

Annesinin ve yakınlarının ısrarlı isteği üzerine 1901 yılında, Defter-i Hakanî müdürlüğünden Nazif Bey'in kızı Şerife Saide Hanım'la evlerıdi. Şerife Hanım'ın annesi Eflaknur Hanım da, Cemil Bey'in annesi Şehniyar Hanım gibi Adile Sultan'ın saraylılarındcındı. Cemil Bey evlendikten sonra Cağaloğlu Şeref sokağında bulunan yeni bir eve taşındı. Bu iki ayrı dünyaların insanları araısında uyumlu bir evliliğin bulunmadığını Mesud Cemil'in verdiği bilgilerden anlıyoruz. Bir tarafta kendisini sanata adayan ve toplumun malı olmuş bir sanatkar, diğer taraftan bunu bir türlü kabul edemeyen, anlayamayan, kocasına tam anlamı ile âşık bir kadın vardı.Her ikisi de evliliğin kendilerine yükleyeceği bazı külfetlerin ve sorumlulukların farkında değillerdi.



1902 yılının bir kış gününde oğlu Mesud Cemil doğdu. Bundan sonra Cemil Bey'in hayatı evinden çok dostlarının çevresinde sürüp gitti. Memuriyet hayatından çekildikten sonra dostlarının yardımı, plak çalışmalarından elde ettiği gelirler ve öğrencilerinin katkılariyle geçinebildi. Cağaloğlu'ndân Sineklibakkal'a, Katip Musluhiddin mahallesine taşınmışlardı. Son yıllarında çevresinde bulunan insanlardan da uzaklaştı. Evinin bahçesi içinde bulunan "Uzletgâh" dediği ayrı bir evde yaşar olmuştu.

1914 yılında I. Dünya Savaşı başlamış, o da her Türk vatandaşı gibi askere çağrılmış bedel vermişti. Askerlik muayenesi sırasında doktor durumundan kuşkulanmış, bir başka doktora görünmesini salık vermişti. Yapılan muayene sonun da, uzun süren bir soğuk algınlığı sanılan hastalığın "Akciğer Veremi" olduğu anlaşılmıştı. Durum "Ittihat ve Terakki Partisi"nin ileri gelenlerinin kulağına kadar gitti. Mûsikîşinas bir doktor olan ve Cemil Bey'in yakın dostu Hamid Hüsnü Bey aracı edilerek bir sanatoryuma yatırılması teklif edildiyse de buna Cemil Bey razı olmadı. İsviçre'ye gönderilmesi için yapılan tavsiyeyi de kabul etmedi. Hastalık kısa sürede ilerlemiş, önce birinde iken her iki ciğere de yayılmıştı. Nihayet 1916 yılının Temmuz ayının yirmi sekizinci gününü yirmi dokuzuncu günü ne bağlayan gece yarısından sonra eşini uyandırdı:

"Vakit geldi yirmi beş sene rindane yaşadım. Öldüğüme teessüf etmiyorum lakin sizin için bâd-ı i ızdırap oldum. Affediniz kendinize ve Mesud'a iyi bakınız."

diyerek hayata gözlerini yumdu. Pek az kimse ile kaldırılan cenazesi Merkez Efendi mezarlığında toprağn verildi. BunIarın arasında Rauf Yekta Bey'le Columbia plak şirketinin sahiplerinden Herman ve Julius Blumenthol kardeşler de bulunmuştu. Bu mezarın yeri bugün bilinmiyor.

Ölümünden dört yıl sonra, 19 Kasım 1920 tarihinde Kadıköy Moda'daki Apollon Tiyatrosu'nda ve Ali Rifat Çağatay'ın öncülüğünde Şark Mûsikı Cemiyeti bir "Cemil Konseri" düzenlemiş, o zamanın ünlü sanatkarları bu konsere katılmıştı. Bu büyük dehanın ışığı o günden bugüne kadar gerçek sanatkarların ve sanattan anlayanların gönlünde etkisini sürdürdü ve sürdürüyor. Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı onun için şu şiiri yazmıştır:




Kar Mûsikîleri
Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu..



Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı
Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı



Bir Erganun ahengi yayılmakta derinden
Duydumsa da zevk almadım Islav kederinden..



Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta
Tanburî Cemil Bey çalıyor eski plakta...



Birden bire mesudum işitmek hevesiyle
Gönlüm doldu İstanbul'un en özlü sesiyle.



Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık
Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık.


Tamburi Cemil Bey'in Çeçen Kızı (Hüseyni Oyun Havası) adlı bestesi Yunanistan'ın Midilli Adası'nda Taxila adı ile bilinmekte olup oyun olarak oynanmaktadır.





Öğrencileri:

Tanburî Refik Fersan, Fahire Fersan, Ressam Tahsin Bey, Samiye Morkaya (Yazar Burhan Cahit Morkaya'nın eşi. Bir otomobil kazası sonucu sol eli sakatlandığı için sanat hayatı kısa olmuştur. Rahmi Bey'in kızı Nahide hanım, Atıf Esenbel, Şemseddin Ziya Bey, Ziya Hüznî Bey, Ziya Hüznî Bey'in iki kızı Müzeyyen ve Satıa hanımlar, Tanburî ve Kemençeci Kadı Fuad Efendi, Yeğeni Tanburî Hikmet Bey, Tanburî Kadıköylü Fuad Sorguç, Murad Öztorun başlıcalarıdır.

Bütün bunlardan başka her tambur ve kemençe çalan Cemil Bey'in manevî öğrencisi olmuştur denebilir. Hatta, diğer sazları kullananlar bile, o yıllarda ve daha sonra Cemil Bey'in etkisinde kalmışlardır.

Ruhu Şâd olsun...




Eserleri:


1- Taksim, söz ve saz eserleri plakları (Seksen beş adet).
2- Rehber-i Mûsikî: Türk Mûsikîsi'nin Batı Mûsikîsi ile karşılaştırmalı olarak yazıldığı bir nazariyat kitabıdır. Bu biçimde yazılan eserlerin ilkidir. İlk baskısı 1902 (1318)'de İstanbul'da Misak Efendi Mntbaası'nda yapıldı. İkinci baskısını 1925 yılında Şamlı İskender yaptı.
3- Yarı kalmış Kemençe metodu
4- Mûsikî eserleri : Muhtelif makamlardan sekiz peşrev, yedi saz semaisi, iki Longa, iki Zeybek, bir oyun havası. İlk sözlü eserinin "Etmesin avdet melâl-i intizar/Geçme ömrüm, geçmeden nevbahar" güfteli şarkısı olduğu söylenir.





Bestelediği Saz Eserleri


  • Şedd-i Araban Peşrevi
  • Ferahfeza Peşrevi
  • Muhayyer Peşrevi
  • Mahur Peşrevi
  • Hicazkâr Peşrevi
  • Kürdili Hicazkâr Peşrevi
  • Isfahan Peşrevi
  • Neva Peşrevi
  • Bestenigâr Saz Semaisi
  • Suz-i Dilârâ Saz Semaisi
  • Ferahfeza Saz Semaisi
  • Hüseynî Oyun Havası (Çeçen Kızı)
  • Nihavend Sirto
  • Nikriz Sirto

İçerik derlemedir, emeği geçenlere teşekkürler.




SuLTaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
4 Üyemiz SuLTaN'in Mesajına Teşekkür Etti.