Tekil Mesaj gösterimi
Eski 01.06.12, 11:14   #1
Haziran__
Tam Üye

Haziran__ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 17
Mesajlar: 260
Ettiği Teşekkür: 364
Aldığı Teşekkür: 1409
Rep Derecesi : Haziran__ muhteşem bir gelişmedeHaziran__ muhteşem bir gelişmedeHaziran__ muhteşem bir gelişmedeHaziran__ muhteşem bir gelişmedeHaziran__ muhteşem bir gelişmedeHaziran__ muhteşem bir gelişmedeHaziran__ muhteşem bir gelişmedeHaziran__ muhteşem bir gelişmedeHaziran__ muhteşem bir gelişmedeHaziran__ muhteşem bir gelişmedeHaziran__ muhteşem bir gelişmede
Ruh Halim: Kaygili
Haziran__ - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Hasan Hüseyin Korkmazgil Şiirleri

Hasan Hüseyin O Şiirleri Nasıl Yazdı?



“Bugün size, şair Hasan Hüseyin ile öğretmen Azime’nin tertemiz aşk hikáyesini anlatayım…”


Gazeteci Soner Yalçın, 7 Ekim 2007’de Hürriyet’te yayınlanan yazısına bu sözlerle başlıyor ve kapsamlı yazısının devamında Nazım Hikmet’in ölümünün ardından yolları kesişen iki insanın destansı aşkının ayrıntılarına yer veriyordu.

Hasan Hüseyin Korkmazgil, Öğretmen Azime ve Ağlasun Ayşafağı… Tarihle coğrafyanın, geçmişle bugünün bir nehir şiirde buluşmasının tanıkları…

Öğretmen Azime İle Gecikmiş Buluşma

Azime Korkmazgil adını ilk duyduğumda ve hikayesini dinlediğimde çok etkilenmiştim. Yıllar sonra ortak dostlarımız oldu. Yazları Ağlasun’da yaşadığını öğrenince telefonla arayıp ziyaret etmek istedim ancak bu ziyaret türlü sıkıntılar nedeniyle bir türlü gerçekleşemedi. Kaş’ta buluşma niyetimiz de benzer biçimde hep ertelendi. Aradan üç ya da dört yıl geçti, sonunda Ağlasun’da eşi Hasan Hüseyin Korkmazgil’in bütün arşivini ‘gözü gibi’ koruduğu evinde buluşabildik. ‘Kalp kalbe karşıymış’ derler, yoldayken Azime ablaya telefon açtığımızda “ben de sizi arayacaktım” diyor, ne zamandır ertelenen buluşmanın bir türlü gerçekleşememesinden duyduğu üzüntüyü dile getirerek…



Ağlasun Ayşafağı'nın Doğduğu Coğrafyada

Antalya-Isparta arasında yer alan Ağlasun, daha aşağıdan geçen Dereboğazı yolunun açılmasıyla birlikte eski hareketliliğini yitirmiş. Ancak son yıllarda Sagalassos kazıları bu kadim kentin adını yeniden tüm dünyaya duyurmaya başladı. Önce Sagalassos’u ve yeşiller içindeki Ağlasun’u gezdikten sonra, bir zamanlar dallarına Roma sütunlarından dayanak yapılan meydandaki bin yıllık ulu çınarın altında buluşuyoruz Azime Kormazgil’le. Cumhuriyet’in aydınlık yüzlü öğretmenlerine has bir sevecenlikle karşılıyor bizi. Önce karnımızı doyuruyor Azime abla. Sonra da her köşesinde Hasan Hüseyin’in yaşadığı evinde sıcak çaylar ve anıların gölgesinde ruhumuzu doyuracağı bir söyleşiye başlıyoruz. Her konuda özenli insanlara has bir tavrı var Azime ablanın. Yaşadıklarına ve yaşamına saygının ifadesi yüzüne yansıyor. Şair Ahmet Özer kendisiyle Kıyı Dergisi’nde bir söyleşi yapmış. “Burada sana anlatacaklarımın büyük bölümünü bulabilirsin” diyerek derginin sayfalarından çekilmiş fotokopileri bulup getiriyor Azime abla. Uzun soluklu söyleşide Hasan Hüseyin ile Azime Korkmazgil’in yaşamlarının önemli satırbaşları var. Ağlasun Ayşafağı’nın doğduğu coğrafyadan ayrılırken aldığımız notlar, kayıtlar ve büyük oranda bu söyleşiden yararlanarak bir cumhuriyet ozanı ve öğretmeninin destansı sevgisinin içimizi ısıtan ayrıntılarında dolanıp duruyor, bir nehir şiirin sularına düşüp sürükleniyoruz:

“Yaz gecelerinde bir eski zaman heykelinin direnen yalnızlığıyla dikilip o insan topraklarda dokundum zamanın soğuk etine.
Seslenen kim?
Gelen ne?
Kan mı gelincik mi ateş mi gül mü?
Nedir ayrılık.
Nedir bu som kayalardan geçen bu gölge?
Gölgeler…
Gölgeler…
Ve tuz dağı gözyaşı.
Ağlasun ayşafağı…
Ağlasun ayşafağı…”



Halk Odasından, Hasan Hüseyin'e Giden Yol

Azime Korkmazgil, Burdur’a bağlı bir ilçe olan Ağlasun’da doğmuş. Hepsi de öğretmen olan altı kardeşin en büyüğüymüş. Tam bir Yörük gelini olan ninesinin adını almış. Halkodası kitaplıklarında bağlayan okuma tutkusu onu Türk ve dünya edebiyatı klasiklerini ve 10 ciltlik Hayat Ansiklopedisini su içer gibi okumaya yönlendirmiş. Divan ve halk şiirinin yanında yenilikçi şiire ilgi duymuş. Fuzuli’den Nazım’a ezberinden okuyacak kadar şiire hakim olmuş. Ağlasun’da başladığı eğitim süreci, Gazi Eğitim Enstitüsü’nün edebiyat bölümünde tamamlanmış. Iğdır’dan Uşak’a kadar Anadolu’nun dört bir yanında yıllarca öğretmenlik ve yöneticilik yapan Azime Korkmazgil’in yolu bir yerde Ozan Hasan Hüseyin’le kesişmiş.

‘Yolumun Üstünde Çıkmış En Güzel Rastlantı’


Hasan Hüseyin’i, “yolumun üstüne çıkmış en güzel rastlantı” olarak tanımlayan Azime Korkmazgil, usta şairi ilk kez Dost Dergisi’nde 1959 Şubat’ında yayınlanan ‘Ağustos’ şiiriyle keşfettiğini söylüyor. Ancak ilk iletişim kurmaları 1963 yılında Uşak’ta öğretmenlik yaptığı günlere rastlar. Hasan Hüseyin’in yıllar sonra yayınlanan kitabına adını veren “Haziranda Ölmek Zor” şiirinin yazılmasına neden olan Nazım Hikmet’in yaşama gözlerini yumduğu gün önemli bir karar verir ve bu karar yaşamının dönüm noktası olur. Bu dönemle ilgili ayrıntıları Soner Yalçın’ın çarpıcı yazısından okuyabilirsiniz.

Soluk Soluğa Yaşanan Yirmi Yıl

Türkiye’nin, gelgitlerle dolu savrulma yıllarındaki bu inanılmaz yaşanmışlıkların ardından birbirini tutkuyla seven iki insanın, zaman zaman Ağlasun’da sürecek uzun birlikteliği başlar. Bundan sonrasını Azime Korkmazgil’den dinleyelim: “Biz, 1964’te yaşamlarımızı birleştirdik. Ozan, 1984’te bu dünyadan ayrılıncaya dek, bir anlamda soluk soluğa, kesintisiz bir 20 yıl yaşadık. Diyebilirim ki o 20 yıl, Türkiye’nin de en devingen dönemiydi, eksiğiyle fazlasıyla bugünlerin temeli, belki o dönemde atıldı.”





Sevdiğim Adamın Elinden Tutup Dağ Bayır Gezdirdim


Azime Korkmazgil doğup büyüdüğü Ağlasun’a da tutkuyla bağlıydı. Yaşamını birleştirdiği Hasan Hüseyin’in sıkıntılı günlerinde elinden tutup Ağlasun’a götürür ve tarihle doğanın içiçe geçtiği bu coğrafyadan unutulmaz bir nehir şiirin doğumuna birlikte tanıklık ederler. O günleri, “Ben, Ağlasun’un dile gelmez doğasına ezelden âşık olduğumdan; sevdiğim ve alıp geldiğim adamı, daha ilk günden dağ bayır gezdirmeye başladım” sözleriyle anlatıyor: “Biz Hasan Hüseyin’le birlikte Ağlasun’a ilk kez geldiğimiz zaman, görünümde, ilginç olduğu kadar acıklı bir özellik vardı. Hasan Hüseyin, benim için çoktandır doğal olan çelişkileri ayrımsamakta gecikmedi: Köy; antik kentin eteğinde, o kentten binlerce yıl beride, fakat inanılmaz bir umursamazlık ve gerilik içinde sessiz, ışıksız, bir anlamda insansız, serilmiş yatıyordu. Yeşilin, lacivertin, yağmurların, yıldızların altında, uygarlığın kerpiç aşamasında, lâkin ilkçağ yaratıcılığının hem yanıbaşında, hem çok uzağında!” diye anlatıyor.





(Azime Korkmazgil'in Ağlasun'daki evi bir Hasan Hüseyin Müzesi niteliğinde)




(Hasan Hüseyin'in daktilosu)


Hasan Hüseyin'in Çarpıldığı Coğrafya


Ağlasun’un sırtını yasladığı Akdağ’ın göğsünde kurulan ve bir dönemin ihtişamıyla göz kamaştıran kenti Sagalassos’ta henüz kazılar başlamamış ve kentin şaaşalı günlerine tanıklık eden heykeller, sütun parçaları, tapınak kalıntıları, kemerler, lahitler, gizemli geçitler ve toz toprak içindeki mozayık zeminler, Azime Korkmazgil’in deyimiyle “yerlerde sürünüyor”dur. Vaktiyle o güzel iklimde insan eliyle ne yaratılmışsa, hepsi, her şey sakatlanmış mermer ve seramik kırıntısına dönüşmüştür. Keçi sürüleri ve yoksul insancıklarla, çağın dışında ve kırık dökük yaşamın, hep aynı ilgisizlik ve Müslüman bir boyuneğmişliği karşısında Hasan Hüseyin’in çarpıldığını, daha doğrusu büyük ozanın Anadolu’nun ayrımına yeniden vardığını söylüyor: “Çağlarca sürüklenmiş Küçükasya’nın prototipini gördü Ağlasun’da; bildiklerini bir daha anladı. Ne var ki, gördükleriyle irkilmedi, ürkmedi, canından bir parça gibi sevdi üstelik. Kuşkusuz olan şu; Ağlasun’da, ikimizin buluştuğu bir nokta vardı; o nokta, bizi başlangıçta birbirimize bulduran şeydi: Yurt ve halk aşkı ve kökendeki tarih anlayışı! Bu memlekette, çok eski bir geçmişin kucağında, bu insanlara olan ortak sevgimiz yani! Bir anda Hasan Hüseyin için Ağlasun, Sagalassos oldu, Sagalassos da bütün Anadolu; yeraltıyla yerüstüyle, insanıyla, çeri çöpü güneşi yıldızı, ekmeği suyuyla…




(Sagalassos'tan Ağlasun'un görünümü)


‘Taş, Toprak, Kuş Hasan Hüseyin'in Şiirine Süt Oldu’


Yaşamın tüm alanlarının şiirine açık olan Hasan Hüseyin için, Ağlasun da; tarihi ve coğrafyasıyla, insanı, ve insana bağlı olsun olmasın tüm güzellikleriyle bir şiirsel alan oldu. Daha çok yazları olmak üzere, birlikte o beldeye en az yirmi kez gittik. Taş toprak, yaprak kuş, gördüğü her şey, şiirine süt oldu Hasan Hüseyin’in. Bildiğimiz Ağlasun Ayşafağı’ndan başka, daha pek çok şiirini orada yazdı. Ağlasun’un, Ozanın benimseme anlayışı ve yaratıcılığıyla örtüştüğünü söyleyebilirim. Ozanla, gece gündüz demeden, köy içinde de kırlarda da dolaşırdık. İkimiz de yürümeyi, yürürken söyleşmeyi, köşe bucak demeyip, bulduğumuz yerde sabahlamayı çok seviyorduk. Birkaç kez de, yamaçtaki amfiteatrın basamaklarında uyuduğumuzu, yaşamöyküsünün ikinci cildinde anlatmıştım… Söyleşilerimiz bizi; bu topraklarda birikmiş kültürün öyle bin yıllık beşbin yıllık değil, bilinmeyecek kadar eskilere dayandığı, ve kaynak olarak Anadolu insanlarının, çok katmanlı bir tarihin bilge çocukları olduğu düşüncesine götürürdü…”

Akdağ'ın Yamacındaki Mücizevi Gece

Azime Korkmazgil’in Hasan Hüseyin’in elinden tutup Sagalassos’a götürdüğü günlerden birini, “bu buluşma, ikimiz için, özelimizde bir tansıktı”diye anlatmaya başlıyor, Akdağ’ın yamacındaki o mucizevi geceyi: “O zaman, bugünkü kazılar başlamamıştı, bir anlamda eldeğmemiş bir köşeydi Ağlasun.”

Ormanda Yolu Yitirip Bir Pınarın Başında Geceledik

Sagalassos’da yaşadıkları ve Ağlasun Ayşafağı’na adını veren tablonun, bugünkü gibi gözlerinin önünde olduğunu belirterek anlatmayı sürdürüyor:

“Bir akşam üzeri, ormanlık bir tepeye çıkmış, günbatımını izlemiş, nedense dönüş yolunu yitirmiş, bir pınarın başında gecelemeye karar vermiştik. Kaynağın ayağı, açıklık bir yerde, kimbilir ne zamandır kullanılmayan bir sarnıca doğru bayır aşağı uzanıyordu. Başucunda uzun bir taş vardı. Bu yerleri karış karış bildiğim halde; önümüzde az yüksekte duran şeyin bir lâhit kapağı olabileceği, dikkatimden kaçmıştı. Dehlizleri, kuyuları, tümsekleri, eve benzer bozuntularıyla yamaçlar da, en az çukurlar kadar karmaşıktılar. Ben, fazlaca merak etmeden, bir masalı yaşar gibi büyümüştüm buralarda!





(Sagalassos)



‘Ay Şafağı' Diye Çığlık Attı HAsan Hüseyin

Kayanın üzerinde, yokladıkça, ellerimizin birtakım kabartmaları izlediğini ayrımsadık. Bir yandan gece ilerliyor, ürperten sesleriyle vahşi doğa koyulaşıyordu. Ne kadar zaman geçti, belki bileklerimizde saat bile yoktu! Sıradan biçim verilmiş bir granit sandığımız şeyin üzerine tünemiş, yönümüzü doğuya vermiştik. Aşk içinde, mırıltıyla söyleşiyor, karanlıkta uçuşan yaratıkları izliyor, neyi dinlediğimizi bilmeden, arasıra susuyorduk. Yoksa uyumuş muyduk? Aynı anda kendimize geldik: Bizi dürtülmüş gibi uyandıran, elle tutulacak kadar koyulmuş bir sessizlikti! Sanki ansızın, her şey susmuştu! Elimizde olmadan, Akdağ’ın sol eteğindeki ardıç koruluğunun çevren çizgisinde, ışığa benzemeyen, gene de ışık olabilecek, belli belirsiz bir sarartıya dikmiştik gözlerimizi. Bir şey bizi oraya bakmaya sanki zorluyordu. Saniyeler mi geçti; dakika olamaz: Tanımı güç bir gerilimle gördüğümüz şey, bir bıçağın ucu gibi, parıldayan bir şeydi. En eski Ay’ın en sivri ucu belirmişti! Ay şafağı! diye çığlık attı Hasan Hüseyin. Yoksa benim miydi o çığlık, bilmiyorum!”




(Sagalassos Heron Anıtı)


Öldük, Mermer de ölür ey şarkılar alın bizi..



Hasan Hüseyin, 1970 yılında yayınlanan aynı adlı kitabında, Ağlasun Ayşafağının doğumuna tanıklık ettikleri o anı ve lahit kapağındaki kabartmaların hoyratça kırılmasını şöyle anlatır:

“Ben aşkı oralarda bir gömüt kapağında gördüm de bir gece, çıldırayazdım.
Mermer bir gömüt kapağında oralarda bir sokağın.
Temmuz tozlarında bir gece el ayak çekilmişti.
Selvi uzun meşe bodur çay serin.
Beni unutmayın beni unutmayın diyordu birileri.
Çeşmenin yıkık taşında diyordu birileri.
Yapraklara bulaşmış akşam yalnızlığında.
Seste biri, suda biri, havada birileri.
Beni bırakmayın beni bırakmayın, diyordu yüzlerimiz.
Tek ayak bir balıkçıl boynubüküklüğümüz.
Öfkemiz, umudumuz, ayrılığımız.
Içtim sudan.
Oturdum taşa.
Kaldırdım başımı en yukarlara.
Mermer gömüt kapağında bir çift sevgili.
Akıp giderlerdi alakaranlıkta bir çift su gibi.
Bir çift dere gibi ak mermerin uğultusunda.
Ak mermerin acısında taptaze bedenleri.
Sanki sevişirken vurmuşlar da.
Donmuşlar da taşkesilmişler de.
Ah ben bakamadım bakamadım, gecelerim oynadı, ben bakamadım.
Savaşları salgınları doldurdum yüreğime, kırımları sürgünleri yalnızlıkları.
Gecelerim oynadı ben bakamadım.
Akardı saçları hala sıcacık.
Yanakları bulut bulut, güneşli.
Gözleri suçlar gibi, suçlamaz gibi.
Kıskanıp kırmıştılar kanatlarını.
Dudakları burnu memebaşları.
Damar damar kandı mermer, damar damar gözyaşı.
Ah ben bakamadım bakamadım, gecelerim oynadı, ben bakamadım…
Dönüp de bakamadım ak mermerde tükenişime.
Sulara yapraklara bölünüşüme.
Ah ben bakamadım bakamadım!
Meşenin altı çeşme, arkası yıldız.
Yıldızın altı kerpiç, kerpiçin içi insan.
Düşlerimiz, aşklarımız, umutlarımız.
Kalmışız yalınayak bu insan topraklarda.
Ezgilere, çığlıklara, suçlara bölünmüşüz.
Koparılıp alınmışız, koklanıp atılmışız.
Gül takmışız göğsümüze kankızıl yaralardan.
Ufukta gemi gibi şafaklandı ay.
Göründü karanlık sularımın dip çakılları.
Göründü dizlerimde yatan ölüler.
Göründü tortusu kaç bin yılımın.
Öldük.
Mermer de ölür.
Ey şarkılar alın bizi.”


‘Birlikteliğimizden İlk Kez O Zaman Korktuk’



Azime Korkmazgil, Hasan Hüseyin’in mi yoksa kendisinin mi attığının ayrımına varamadığı çığlığın ardından aynı anda, gecenin tüm seslerinin yeniden başladığını anlatıyor:

“Arkamıza son kez baktık; hiç unutamadığımız bir şey yatıyordu, bizim üzerinde gecelediğimiz o ağır mermerde: Birbirine sarılmış, bir kadınla bir erkek kabartması; meme uçları ve başka sivri noktaları insan eliyle bir bir kırılmıştı; güzel olan ne varsa, sanki hepsinden öç alınırcasına… Biz, birlikteliğimizde, ilk kez o zaman korktuk! Bilisizlikten, bilinmezlikten, bağnazlıktan… Gün doğmadan indik o tepeden. Unutulmaz keskin sınırlanmışlığıyla, incecik eskiay, biz yürüdükçe yol aldı, gözlerimize dola dola…”


‘Ağlasun Dedikleri Bir Yaşlı Çınar’


Azime Korkmazgil’e göre, yamaçtaki deprem yığılımı kalın toprak altında tüm gizleriyle yatan antik kentten, bugünkü Ağlasun çukurunda tek başına direnen bir simge gibi algıladığımız Ulu Çınara; her şey düşündürüyordu Hasan Hüseyin’i, coşkularını çoğaltan çağrışımlarla geceler boyu altüst oluyordu, uykuları bozuluyordu:

…ağlasun dedikleri bir yaşlı çınar
iki kerpiç dağ başında
bir tenha pınar…
Bir yanı göçmüş kerpiç duvarlarda,
…birer altın diş gibi
… ışıldayan kırık mermer parçalarından, topraktaki gömüye takılan çağdaş yoksulluğun göstergesi saban demirinden ve bunca unutulmuşluğa yalnızca şükreden 20. yüzyıl köylüsüne kadar her şey onu çileden çıkarıyordu. Ulu Çınar, Ağlasun’un simgesiydi ama; Ağlasun da, geri kalmışlığımızın, sosyal adaletsizliğin ve açgözlü sömürünün, bir ufacık kesiti…
O yalnızlık, ıssızlık, kimsesizlik, ağrıtıyordu Ozanın yüreğini. Şiirlere dökmese, ölürdü belki: …bir avuç kül oralarda, bırakılmış bir rüzgâr
karışsam ayak seslerine o büyük göçün
selamlasam alnıma vuran yıldızı
ve haykırsam dünyamızın kurtuluşunu…

‘İşlediler Toprağa Sevişir Gibiİ’


Geçmişe,
….ey koca tarih
bir karanlık kalabalık
başsız sonsuz bir uğultu….
diye baktığı gibi; bir yanıyla hayran olduğu Ağlasun’a, acımasız eleştirilerle başkaldırı okları fırlattığı da oluyordu.
:….düşünüyorlar derin
düşünüyorlar kuyu
düşünüyorlar da çözemiyorlar
gözlerine sürme gibi çekilmiş uykuyu!...
Zaman zaman, bugünün insanlarıyla binlerce yıl öncekileri özdeştirmekten haz duyuyordu; takılıyordum kendisine: - Dikkat et; kölelik, o zaman da vardı!
O, kaptırmış kendini, gidiyordu:
….işlediler toprağı sevişir gibi
devşirdiler meyveleri oynaşır gibi
güneşi şarap yapıp içip gittiler
belki de gitmediler şarkılaştılar
belki de hâlâ buralardalar….

Ağlasun Ayşafağa On Yılda Yazıldı


Ağlasun’u ve Sagalassos’u birebir yaşadığınızda o büyülü şiirin yazıldığı toprakların ruhunu daha iyi kavrıyorsunuz. Azime Korkmazgil, Ağlasun Ayşafağı’nın hemen oturulup yazılmış bir şiir olmadığını söylüyor: “son biçimini alışı, on yıl sürdü, ve destanın ikinci basımına Ozan, epeyce ekleme yaptı. Yine de, Halikarnas Balıkçısı’na bir seslenişinde, şöyle demekten kendini alamamıştı:

‘Usta, Ağlasun Ayşafağı’nı yazmadan; seni baştan sona okumuş olsaydım, o şiir daha başka olurdu…’


‘Şiir Bilincin Çocuğudur, Rastlantının Değil!’

Bir yandan, kurmakta olduğu şiir, yıllar içinde kendiliğinden, daha çok da içeriği gereği, bir destana doğru evriliyordu; öte yandan: ‘…vurun çekici kayaya; ama, neyi ortaya çıkartmak istediğinizin bilincinde olun! Çünkü şiir, bilincin çocuğudur, usun çocuğudur; rastlantının değil! Aragon’lar Eluard’lar… şiirin dibini karıştırmak istemişler de, karşılarına ‘işçilik’ çıkmış. Ne demektir işçilik? Bilgisiz, birikimsiz, deneyimsiz bilinçsiz işçilik olmaz! Do demekle do olmuyor; keremce ah çekebilmek için Kerem gibi yanmak gerekiyor! Kumsaldan su çıkartmak, denizi görmeyenler için bir büyü’dür ancak!..’ sözleriyle somutladığı, çok ünlemli vurgularla anlatmaya çalıştığı gibi, sanatta ‘emek’i, bu demek şiir işçiliğini, önündeki malzemeden üstün tutuyordu. Kimi zaman, tek bir sözcüğü yerli yerine oturtmak için, koca bir kümeyi gözden çıkardığı, ya da bölümlere bir dağ, bir köy göçürürcesine yer değiştirttiği oluyordu… Şiirin yapılanışı, öyle önemliydi ki Hasan Hüseyin için; bu yolda hatır gönül tanımazdı!”

Direncin Umuda Dönüştüğü Bir Yaşam
Öğretmen Azime ile Ozan Hasan Hüseyin’in öyküsünden, toplumsal direncimizle birlikte zihinsel masumiyetimizi de giderek yitirmeye başladığımız bugüne dair çıkaracağımız bir çok ders var. Direncin umuda, umudun geleceğe taşındığı gerçek bir aşkın; parça ve bütün arasında somutlanışı gibi. Toplumsal olandan soyutlanmadan, içinde yaşanılan coğrafyayı insanıyla, tarihiyle bütünleyerek kendi varlıklarını ve yaşadıkları zamanı sorgulayarak özümseyen iki insanın anıtsal duruşu… Ozan’ın ‘fiziki’ olarak yaşama veda etmesinin ardından tek başına ama aslında hep ‘birlikte’ bu sevdayı sürükleyen Azime Korkmazgil’in ‘azimle’ ve hala aynı içtenlikle sürdürdüğü yaşamı hepimize örnek olacak türden.

Bu Öykü Vefasızlığı Asla Haketmiyor Ancak hala süren bu öyküde içimizi ısıtan, yaşama dair umut veren bu yaşama sevgisinin yanında canımızı yakan şeyler de var. Ağlasun Ayşafağı gibi onlarca değerli yapıtın yaratıcısı olan Hasan Hüseyin’in arşivinin hala Ağlasun’da bir müzeye dönüştürülmemiş olması, ozanın şiirlerine de yansıyan hoyratlığın hayaletinin hala aramızda dolaştığı gerçeği suratımıza çarpıyor. Azime Korkmazgil, kurumsal olarak üstlenilmesi ve korunarak geleceğe aktarılması gereken Hasan Hüseyin’in arşivini tek başına ve büyük bir sevgiyle sırtlanarak inatla korumayı, kendi yapıtlarının yanında Ozan’ın yaşamına dair yapıtlar üretmeyi sürdürüyor.

Dileriz geç olmadan Ağlasun’da bir Hasan Hüseyin Korkmazgil Müzesi açıldığı haberini duyarız. Çünkü yalnızca Ağlasun çerçevesinde kısaca aktarmaya çalıştığımız bu büyük öykü vefasızlığı asla hak etmiyor. Ağlasun Ayşafağı sizi bekliyor…

Yusuf Yavuz

Alıntıdır.
__________________
Hoş olayım olmayayım
O yâr benim kime ne

Haziran__ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
12 Üyemiz Haziran__'in Mesajına Teşekkür Etti.