Tekil Mesaj gösterimi
Eski 19.06.12, 00:23   #1
Mislina
Süper Üye
Mislina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 458
Mesajlar: 2,989
Ettiği Teşekkür: 4166
Aldığı Teşekkür: 9717
Rep Derecesi : Mislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Füruzan Öykülerinde Koku

Bir süre evi dinlediler.
Açığa çıkan küf kokusunun çağrıştırdığı geçmişteki kederli görüntüleri anımsadılar birlikte.
(“Kış Gelmeden”, Benim Sinemalarım, s. 217)


Füruzan’ın öyküleştirme yeteneğinin zenginliğini yalnızca toplumsal duyarlılığına bağlamak oldukça eksik bir açıklama olur. Füruzan’ı ayrıntıların ustası kılan şeyler, konu seçimleri ve aktarırken dili çok iyi kullanma yetisine sahip olmasının yanı sıra, beş duyu işlevini de öykülerinin içine ustaca yerleştirip, okuyucularına öyküdeki atmosferi olduğu kadar, öyküde olmayan her şeyi de çağrıştırabilmeyi sağlamadaki yeteneğidir.

Füruzan öykülerindeki belirleyici unsurların biri de, öykü dilini kullanırken“duyu”larla ayrıntıların içini ustaca doldurması ve bunu okura farklı etkilerle hissettirmesidir. Bu etkilerden yola çıkarak, okuyacağınız bu incelemede esas odaklanılacak nokta, Füruzan öykülerindeki beş duyu işlevinden, edebiyatta fazlaca kullanılmayan “koku” özelliği ve kokunun öykü içindeki kültürel, sosyal, ruhsal ve kişisel etkilerinin okuyucuya çağrıştırdıkları olacaktır.

Koku, bilindiği üzere yıllarca baskı altında kalmış, geçmişe gömülmüş anıların uyandırılmasına yardım eden faktörlerin başında gelir. Örneğin, yeni pişmiş bir kurabiye ile çocukluk anılarımıza dönebileceğimiz gibi, ekşi bir ter kokusuyla hatırlamak istemediğimiz anılar canlanabilir. Diğer kokuların da kendilerince çağrıştırdıkları, hatırlattıkları hüzün, keder, hoş olmayan durumlar, terkedilmişlik, ölüm, cinsellik, aşk, doğa, özgürlük gibi pek çok kavramla ilişkili oldukları anılar vardır. Yazar diğer duyu işlevlerinde olduğu gibi, öykülerinde kokuyu oldukça fazla kullanarak aslında kendi geçmişinde bastırdığı şeyleri mi fark etmeden gün ışığına çıkarır, yoksa okurlarını çağrışım yoluyla öykünün en derinlerine yollayarak “kendini” bulmalarını mı ister? – gerçekten cevabı oldukça zor bir soru ama bu inceleme boyunca bu noktanın da düşünülmesi gerektiğini biliyoruz.

Bildiğimiz gibi yaşamda koku, duygu dünyamızı etkileyen, insanlarla aramızdaki ilişkinin gelişmesinde önemli rolü olan sosyal bir fenomendir. İnsanlar bunun bilincine daha ilk çağlardan varmış, böylece kokuya farklı kültürler tarafından değişik anlamlar ve değerler yüklenmiştir. Bu değerler ve anlamların başında “çevreyi tanımlama ve keşfetme” ve çağrıştırdıklarıyla dilin “anlatma” özelliğine “gösterme” özelliğini de ekleyerek zenginleştirmesi gelmektedir. Öykü dili, anlatma görevinin yanı sıra gösterme özelliğine de sahip olduğunda, tıpkı Füruzan öykülerinde olduğu gibi, kelimelerle anlatılanların anlam bütünlüğüne pekiştirici bir görev daha üstlenmiş olur.

Koku öğesinin edebiyatta kullanılması çok eskilere dayanmaktadır. Lady Machbet’in söyleminde olduğu gibi, “Arabistan’ın bütün kokuları” diyerek günahı kapatıcı olması istenen kokular gibi, edebiyatta koku unsurunun 16. yüzyılda yaygınlaşmaya başladığını ama en güzel örneklere 18. yüzyıldan sonra rastladığımızı söyleyebiliriz. Anlatıma “görmeyi” de ekleyici bir rol üstlenen “koku”, edebiyatta en güzel örneğini, Proust’un 1932’de yazdığı romanda olduğu gibi, “madeline kurabiyesi ve çay” ile yazarın okuyucularını çocukluk anılarına kokularla ve tatlarla döndürmesi ve geçmişe yolculuk yaptırarak dünü güne taşımadaki ustalığı ile vermiştir (Rememberence of Things Past). Bunu 1986’da Süskind’in yazdığı Perfume’de, Tolkien’in yarattığı kahramanlarda, Aldous Huxley’in 1932’de yazdığı Brave New World gibi örneklerle görebiliriz.

Yazarlar genellikle karakterler arasındaki farklılığı görselliğe dayalı betimlemelerle yaparlar. Koku sinyallerini beyne taşıyan linklerin beyinde dilin oluştuğu bölümle bağlantılı olduğunu düşünürsek, koku ve dil arasındaki sessiz anlaşmayı da rahatlıkla görür, kokunun kelimeleri olmayan bir dil olduğunu anlayabiliriz. Koku duyusunu yazılarında kullanarak betimlemeler yapan diğer yazarlar gibi, Füruzan’ın da sözcükler dünyasına kokuları sokarak kurguya olabildiğince derinlik kattığını görebiliyoruz. Örneğin, “Sabunlu bir ter kokusu sızıyordu üstlerinden” (“Günübirlik Adada”). Ter kokusuyla birlikte okuruna sabun kokusunu ve dolayısıyla ter kokan karakterin sosyal konumunun iyi olduğunu, refahını uzun uzun yazmasına gerek kalmadan vurgulamış olduğunu anlayabiliriz. Yine başka bir öyküsünde (“Çocuk”), “Giderek çevreyi ağır, iç bulandırıcı bir koku sarar, ardından ateşe yemeklerini koyabilmişlerin odalarından sızan yağ, soğan, biber kokusunun da bastırmasıyla, kişiye çaresizlik duygusu veren o garip hava her yana dolardı” diyerek yazar öykü karakterinin daha fakir bir çevreden gelen sosyal betimlemesini en az sözle yapmaktadır.

Füruzan öykülerinde mekân, insanların kullandığı takılar, isimler, farklı kişilikler, çevre, temizlik, renkler, tatlar ve kokular ayrıntılarla verilmiştir. Füruzan’ın öykücülüğünü belirleyen önemli bir unsur da ayrıntılara gösterilen titizlik ve okuyucuyu yormadan verilen bu detaylarla geçmişi ve geleceği koku köprülerinde buluşturabilmesidir. Neredeyse bütün yazma dönemlerinde koku duyusunun öykülerinde bolca kullanılmış olması ve öykü kahramanlarıyla birlikte okuyucuya öyküyü yaşatmasıdır.

Yazarın ilk eseri olan Parasız Yatılı ile başlayan yolculuğumuzda koku ile ve onun insandaki ruh halini belirleyen yanıyla tanışıyoruz.

“Annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına.”
“Hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. Hele o lizol kokusu yok mu, içini üşütüyor insanın.”

Sevgiyi, güven duygusunu ve anne kokusundan sonra karşımıza çıkan lizol kokusu ile hastalığı, yalnızlık ve ölüm kokan ortamı, öykü karakterinin sosyal konumunu gözlerimizin önünde canlandırabiliyoruz.

Daha sonra “Taşralı” öyküsüyle süren koku yolculuğumuzda, bu sefer kokunun öykü atmosferini ve öykünün geçtiği yerlerin betimlemesindeki çağrışımları, hüznü ve özlemi okurlarına ne kadar güçlü bir biçimde aktardığını görüyoruz. Genç kız İstanbul’a okumaya gelmiştir ve çok varlıklı teyzesinin evinde kalacaktır. Kendisini ve annesinin evliliğini küçümseyen teyze ile karşılaşmasını anlatan öyküde kullanılan tüm koku cümleleriyle okura belki bütün öykü özetle verilmiştir.

“Orta Anadolu’nun gecesi soğuktur, arı su kokusu uykuyu bastırır.”
“Uyku büyüklerin odasından anason kokulu taşar sofaya.”
“Alt bahçe öndeki gibi bakımlı değil, ekşimiş bir çöp kokusu geliyordu aşağıdan.”
“Nedense belleğimde geçen yaz gittiğimiz bir çay evi, kokusuyla, sesiyle, havuzuyla…”
“Sokağın toz kokan güneşi hiç yokçasına yitip gitmişti.”
“Dostoyevski’yi okuduğum kireç badanalı çıkmadaki kayısıların sessiz karanlıklarını ve hep su kokusunu arayacağım.”
“Hemen bir kekik kokusu uydurdum uzaktan gelen.”

“Çocuk” öyküsünde koku daha farklı çıkar karşımıza. Öykü karakterlerinin sosyal durumunu ve kokunun belirttiği kültürel vurgulamaları çok net görürüz. Bu sefer yazar, koku ile öykü atmosferini gözler önüne sererken, karakterlerinin ruh durumunu da kokuya dayalı ruhsal ve kültürel betimlemelerle birlikte vererek okurun geçmiş zaman ve öykü zamanına gidiş gelişlerinin resmini çizmekte, çocuğun iç dünyasına yolculuk yaptırmaktadır.

“Evin kokusunu hemen duymuş, evi tanımıştı sanki. (Çünkü burası daha küçük olduğu dönemlerin, salt renklerle belirsiz ışıkların dolup ayrıştığı, bazı seslerin sert ürkütücü patlamalarla çocuk kulaklarını sarstığı öteki yerlerden pek ayrı değildi.)”
“Saatler geçtikçe çişinin, dışkısının içine kayıyor, ağır kokuya belenerek yatıyordu öylece.”
“Has yağ kokusu, ılık mevsimlerin olgun meyvelerinden yapılma reçel kokularına karışarak sanki tahtaların zamanla gevrekleşen gizli köşelerine sinmişti, bunlar çok az ışık almasına karşın odayı öbür odalardan daha güzel yapıyordu. Çocuk odanın her halini, gölgelerini, ışığını, gürültülerini tanıyor, içine çekiyordu.”
“Oğlan nenesinin kara saçlarındaki kabarık gürlüğe ürküntü ile bakar, odayı giderek dolduran tütün kokusunu, annesine özgü o kokuyu içine sindirirdi. Bu ana kokusuydu; onun için güzeldi, yatıştırıcıydı.”
“Giderek çevreyi ağır, iç bulandırıcı bir koku sarar, ardından ateşe yemeklerini koyabilmişlerin odalarından sızan yağ, soğan, biber kokusunun da bastırmasıyla, kişiye çaresizlik duygusu veren o garip hava her yana dolardı.”
“Üstündeki tatlımsı koku dinip silinmişti sanki. Yine de uzun saatler gidiyordu.”
“Günlerce annesinin dönüşlerini bekleyip üstüne sinmiş kokulardan ne yaptığını saptamaya çalışmışsa da başaramamıştı. Yalnız kadın artık kendini iskemleye atmıyor, bacaklarını germiyor, “Yaşamak lazım, işte böyle,” demiyordu.”
“Gün öylesine sıcaktı ki gözlerini arasız kırpıştırıyor, güneşin kuru kokusunu içine çekiyordu.”

“Günübirlik Adada” öyküsü mutfakta başlayıp daha sonra bahçede ve babanın yolcu edildiği bahçe kapısında sonlanan bir süreci kapsar. Bu süreçte de kokular sıkça karşımıza çıkmakta ve yazardan bize aktarılan “kadına has” tüm kokular öykü boyunca okurları sarmaktadır. Bir bohçanın açılmasıyla başlayan lavantalı temizlik kokusu Cennet’i her ne kadar annesine götürdüyse de arkadan gelen “kızarmış et kokusu”, “iyi cins yağ kokusu”, “üç aydır duyduğu sakızlı çam kokusu” gibi ipuçlarıyla detaylar öykünün sosyal ve kültürel özünü belirlemeye devam etmektedir. Yazar öyküsünde kullandığı kokularla okuyucuya çok refah bir ortamı betimlemekle birlikte, “bohçadan dağılan” koku gibi, “Açığa çıkan küf kokusunun çağrıştırdığı geçmişteki kederli görüntüleri” öykü karakterlerine olduğu gibi okuyucularına da hissettirmektedir.

“Birden anasının lavanta çiçeğiyle bastığı bohçalar açıldığında kokladığı temizlik pıtraklanırdı Cennet’in anısında.”
“Kızarmış etin kokusu fırının kapağı kapandığında dağıldı mutfağa, pencerenin açıklığında arı havayla kesişti, çam ağaçlarının ince hışırtılarını aşamadı.”
“Cennet, üç aydır duyduğu sakızlı çam kokusunu iyice soludu.”
“İyi cins yağların iştah bileyen kokusu.”
“Sabunlu bir ter kokusu sızıyordu üstlerinden.”
“Açığa çıkan küf kokusunun çağrıştırdığı geçmişteki kederli görüntüleri anımsadılar birlikte.”
“Tatlıya sıra geldiğinde şeftalilerin ağızdan taşan kokusuna şaştı.”
“Gerçi onlara ayrılanlar biraz dibi tutmuş, bademsizdi ya, yine de olağanüstü görülmedik birer çiçekmişçe inanılmaz bir kokuyla geçiyordu damaklarından.”
“Pencereden içeri koyu bir çam kokusu doldu birden. O yatışınca ardından güllerin ezici baygın havası aldı mutfağı.”
“Güzel kokuların savrulduğu açıklık alabildiğine uzanıyordu önlerinde.”
“Karaya çalar koyuluktaki kızıl karanfilin kokusu keskinleşip dağılıyordu.”
“Bunlar tarçınlı kokularıyla pencerenin önüne dizili dururlardı. Kokuları tutardı burnu.”

“Sabah Eskimişliğin” öyküsünden alıntılanan örnek cümlelerde yazar, kokunun kültür etkisini ve toplumumuzun genel alışkanlıklarını resimleyerek, çok iyi bildiğimiz toplum profilini kısacık ama çok anlam taşıyan cümlelerle okurlara vermektedir.

“Maltızda balık kızartılır mı? diye söyleniyor Güzide Hanım, mahalleyi kokusu tutuyor, yoo ayol ben titiz bir kadınım, Salim Bey’e pastırma yedirmiyorum, ağır vücutlu adam, terlerse yatak yorgana bile siniyor kokusu, o cânım çivitli çarşaflarıma, kalkıyor bunlar tüttürerekten balık kızartıyorlar...”
“Misafir odalarındaki eşyalara yabancınınmış gibi dokunulmaz, birileri gelince temiz bir naftalin kokusu sarar her yanı.”
“Leğene su doldurup bacaklarımı yarıya kadar sokuyorum; ıslak bir toprak kokusu geliyor, şöyle girip yıkanabileceğim kocaman banyolara dalıp gidiyorum; bir buğu sarıyor, ak sabunlarla yıkanmış, tertemiz, kışlık, yer yatağı kabartılmış, çarşafları o sabundan kokuyor. Anne, hani beni küçükken yıkadığın o ak sabunlar nerede?..”

Sonuç
Koku enigmatik özelliğini edebiyatta da sürdürmeye devam etti ve edecek. Kültürel, sosyal, ruhsal ve kişisel boyutuyla kokunun insana çağrıştırdıkları ve yazarı-okuyanı içine sürüklediği durumun önemini Füruzan öykülerinden alıntıladığım cümlelerde birlikte gördük. Aynı öyküden alınmasına rağmen, tek tek anlamsız görünmesi normal sayılan cümlelerin alt alta okunduğunda ne kadar çok detayı içinde barındırdığını ve öyküyü özetleyebildiğini gördüğümüzde kokunun etkisini ve bu etkiyi doğru ve yerinde kullanan değerli yazarımız Füruzan’ın kaleminin gücünü bir kez daha anladık.

Belki akla birkaç soru gelebilir. Füruzan’ın öykülerindeki kokular (yağ kokusu, temizlik kokusu, çiçek kokusu, doğanın kokusu, naftalin kokusu, yiyeceklerin kokusu, vs) neden hep kadınsı özellikler taşıyor? Kötü yağ kokusu ve kaliteli yağ kokusu diyerek farklı öykülerinde farklı refah düzeylerini betimlerken, okurlara çağrışım yaptırırken, kendisi hangi düşünce ve çağrışımların etkisinde kalarak bu kokuları yazılarında kullandı? Kullanmayı düşündü? İnanıyorum ki, bu soruların cevabı, edebiyatta koku konusunda yapılacak başka araştırmalara daha net cevaplar getirecektir.


İncelenen Öykü ve Kitaplar:
Füruzan (1971). Parasız Yatılı, “Parasız Yatılı”, YKY.
Füruzan (1982). Gecenin Öteki Yüzü, “Çocuk”, YKY.
Füruzan (1996). Benim Sinemalarım, “Kış Gelmeden”, YKY.
Füruzan (1996). Benim Sinemalarım, “Günübirlik Adada”, YKY.
Füruzan (2004). Toplu Öyküler, “Sabah Eskimişliğin”. YKY.
Füruzan (1968). Taşralı (Türk Edebiyatında Öyküler, Hazırlayanlar: Enver Ercan-İdil Önemli, İnkilap Yayınevi).


Sayı: 99 Kasım 2006 Şebnem Sema Tuncel
__________________
"Ama gerçek, aziz dostum, can sıkıcıdır."

Mislina isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla