Tekil Mesaj gösterimi
Eski 22.06.12, 16:17   #1
Mislina
Süper Üye
Mislina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 458
Mesajlar: 2,989
Ettiği Teşekkür: 4166
Aldığı Teşekkür: 9717
Rep Derecesi : Mislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Tezer Özlü (1943 - 1986) - Kalanlar

Tezer Özlü (1943 - 1986)







Tezer Özlü (d. 10 Eylül 1943, Simav, Kütahya - ö. 18 Şubat 1986, Zürih, İsviçre), Türk yazar. Özellikle Çocukluğun Soğuk Geceleri ve Yaşamın Ucuna Yolculuk olmak üzere az sayıda kitabıyla tanınır. Yazar Demir Özlü ile yazar ve çevirmen Sezer Duru'nun kardeşidir.





Yaşamı




Simav'da doğdu. Çocukluğu anne babasının görev yaptığı Simav, Ödemiş ve Gerede'de geçti. İstanbul'a on yaşındayken geldi. Avusturya Kız Lisesi'ne gitti; ancak mezun olmadı. 1961'de yurt dışına çıktı. 1962 - 1963 yıllarında otostopla Avrupa'yı gezdi. Paris'te tanıştığı tiyatrocu ve yazar Güner Sümer'le 1964 yılında evlendi. Birlikte Ankara'ya yerleştiler. Sümer'in AST'ta çalıştığı bu dönemde Özlü Almanca çevirmenlik yaptı. AST'ta 1963-64 sezonunda Sümer'in yönettiği Brendan Behan'ın Gizli Ordu oyununda oynadı. Sümer'den ayrılarak İstanbul'a yerleşti. Geçirdiği rahatsızlık nedeniyle kesintili olarak 1967 - 1972 yılları arasında İstanbul'da farklı hastanelerin psikiyatri kliniklerinde kaldı. Çocukluğundan başlayarak yaşadıklarını ve klinikte kaldığı bu dönemleri Çocukluğun Soğuk Geceleri kitabında yazdı.


1968 yılında yönetmen Erden Kıral'la evlendi. Bu evlilikten 1973'te kızı Deniz doğdu. Bir burs alarak 1981'de Berlin' e gitti. Bu arada Kıral'dan ayrıldı. Kanada'da yaşayan İsviçre asıllı sanatçı Hans Peter Marti ile tanıştı ve 1984'te Marti'yle evlenerek Zürih'e yerleşti. Göğüs kanseri nedeniyle 1986'nın 18 Şubat'ında burada öldü. Mezarı Aşiyan Mezarlığı'ndadır.

Özlü, eski eşi Erden Kıral'ın Yol filminin çekimi döneminde yaşananları anlattığı filmi Yolda'da Yelda Reynaud tarafından canlandırıldı.




Eserleri





İlk kitabı 1963'ten itibaren dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşan Eski Bahçe'dir. Kitap ilk kez 1978'de basıldı. 1980'de ilk romanı olan Çocukluğun Soğuk Geceleri yayımlandı. Kendisini derinden etkilemiş üç yazar olan Svevo, Kafka ve Pavese'nin izinden giderek yazdığı ikinci romanı 1983'te Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde) adıyla yayımlandı. 1983 Marburg Yazın Ödülü'nü kazanan kitap, yazar tarfından Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla Türkçe olarak bir anlamda yeniden yazıldı ve bu haliyle 1984'te basıldı. İlk öykü kitabı Eski Bahçe ölümünün ardından, daha sonra yazdığı öykülerle birlikte Eski Bahçe - Eski Sevgi 1987'de okurla buluştu. Gergedan Dergisi 13. sayısında yazar anısına bir "fotobiyografi" yayımladı. Günce ve anlatılarından bazı parçalar ise Kalanlar (1990) adlı küçük bir kitapçıkta bir araya getirildi. Bu kitapta yer alan çoğu Almanca yazılmış metinlerin çoğu, Sezer Duru tarafından Türkçe'ye çevrildi. Özlü'nün yayımlanmamış senaryosu Zaman Dışı Yaşam da 1993'ten itibaren yazarın tüm yapıtlarını yayımlayan YKY tarafından basıldı. Bu seride, yazarın dostu Leyla Erbil'e yazdığı mektuplardan oluşan Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar (1995) da bulunmaktadır.





Eserleri


Eski Bahçe (1978), Öykü
Çocukluğun Soğuk Geceleri (1980), Roman
Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde 1983),Roman
Yaşamın Ucuna Yolculuk (1984), roman
Eski Bahçe - Eski Sevgi (1987), öykü
Kalanlar (1995), deneme
Zaman Dışı Yaşam (2000), senaryo





Kalanlar




Haykırmak istediğim çok şey var. Büyük kayıplar yıkacak değil bizi. Açıkça birbirimizle konuşamıyorsak ben ağlamak, bağırarak ağlamak için bahçenin yeşillikleri gerisindeki odama geçiyorsam, biliyor musun, ne güzel ağıtlar içinde uyuyakalmak?"

Ağıtlar içinde uyuyakalmak... Her gece yaptığımız da bu değil mi aslında? Kanayan ve durmadan atan bir yürekle yalvarmak, yakarmak. Sevginin, insan sevgisinin, Tanrı sevgisinin ve aşkın, aşkın kendisine ağıtlar yakmak, ağlamak değil mi? Birbirimize haykırmak istediklerimizi böyle gecelerde haykırmıyor muyuz kendimize? Ağlamaktan yorgun gözler ve ferah bir yürekle uyuyakalmak, düşüncelerden sıyrılmak ve karanlığa gömülmek, anlık hiçliğe... Tıpkı bir çocuk gibi. Üzüntülerinden kaçmak için kendi ağıtları arasında uyuyakalan çocuklar gibi. Dünyayı saf ve masum bilen çocuklar gibi arınmak, bu bağırmalar, ağlamalar ve ağıtlar arasında. Yürekteki bütün kirleri, kasveti dökmek ortaya. Mutluluklarımızı bizden alan bu kasveti. Neden biz de kalabalıklar arasındaki gülümseyen, neşeli insanlar gibi olamıyoruz?

"Gülüyorlar. Bulurlar hep gülecek bir şeyler."

Bir derdin bittiği yerde değil miyiz şimdi? Ve yeni bir derdin başlayacağı yer. Neden hiç susmuyor bu zihin, bu yürek? Neden hep geçmişteki acılar, anılar arasından yeni hüzünler bulup çıkarıyor? Neden tüm insanların hüzünleri bu zihinde ve bu yürekte birikiyor?
"Birdenbire çok yorulduğumu, taşıyamayacağım kadar yaşantı üslendiğimi ölürcesine algıladım. Kitapsız, sanatçısız, tartışmasız bir yaşamın özlemi sardığı benliğimi."

Bütün bağlardan arınmak, bu bağları birer birer koparmak istiyorum. Huzur mu arıyorum? Bir anlık sessizlik mi? İnsanların üzerimdeki beklentilerinden bile korkuyorum. Yüzyıllar öncesinin acıları, satırlarla ve kelimeler ile gelen bu acılar bile beni başka acılara bağlıyor. Bu bağların her bir ucunda başka acı, başka keder ve başka yaşantı bekliyor. Bir ucundan tutuşturup diğer tüm uçlarına varana kadar yanışını izlemek istiyorum. Kurtulmak istiyorum, dinlenmek ve yorgunluğumu atmak istiyorum. Düşüncelerimi yakmak istiyorum. Belki de bunlardan kurtulmanın bir yolu yok. Ama umut ediyorum. Ve gerçekten hiç gerçekleşmeyeceğini bildiğim için bu umudu da yakmak istiyorum.

"Otuz yaşım ile kırk yaşım arasında ne akıllı ne de çılgındım. Bu ikisinin ötesinde kalıp olup bitene seyirci oldum ve dünyayı kavradığımı sandım. İlk kez gördüm denizlerini. İlk kez güneşinin altına yattım. Gecelerinde dolaştım. Bir çocuk bile doğurdum, benim anneme yabancı olduğum gibi o da bana yabancı. Evet, dünyayı kavradığımı sandım. Politikası, toplumsal yapıları, sömürenleri, sömürülenleri ile ilgilendim. Ben ne sömüren ne de sömürülendim. Kırk yaşımda başlamam ya da bitirmem gerekeni bitirdiğimi sanıyorum. Bir insan yaşamı kırk yıl da olabilir. Olmalı. Bir ölüm özlemi değil bu. Özlemlerim kalmadı. Ben aslında sürekli özlüyor ve bir özlem durumunda yaşıyorum. Bu yüzden özlemlerim yok. Yalnız bir kavrama bu. Bütünselliğin kavranması. Bitirilmişliğin. Bir yolculuğun sonu. Başlangıcı olmayan yatay bir yolculuğun sonu. Kendi yuvarlağım çevresinde dönen bir yolculuğun."
Kırk yaş. Kırk yıl. İnsanın dünya üzerindeki bütün arka bahçeleri görmesine yeter de artar sanırım. Öncesinde her şey ilk gibi gelir göze. İlk aşklar, ilk hüzünler ve ilk sonbahar yaprakları. Sonrasında her şey aynılaşmaya başlar. Ve her şey bir tekrardan ibaret olur. İlkler bittikten sonra, yalnızca kendi yuvarlağımız çevresinde dönmeye başlarız. Ve gerçekten bunun farkına vardığımızda, yapmamız gereken her şeyi yapmış oluyoruz sanırım. Dünyayı bir bütün olarak kavramayı. Belki de bir bütün olarak dünyanın bizi kavraması. Biz mi dünyanın bir parçasıyız, yoksa dünya mı bizden kalanların bir parçası. İçimiz de dışımız da bir değil mi ama bizim?

Ve efsane sahibiyle yüzleşiyor. Kırklı yaşlarında veda eden Tezer Özlü'den dünyaya, insanlığa, bize Kalanlar...



__________________
"Ama gerçek, aziz dostum, can sıkıcıdır."

Mislina isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Mislina'in Mesajına Teşekkür Etti.