Tekil Mesaj gösterimi
Eski 26.06.12, 13:11   #1
Subutay
Eflamor

Subutay - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 166
Mesajlar: 2,717
Ettiği Teşekkür: 30889
Aldığı Teşekkür: 14584
Rep Derecesi : Subutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Post Samuel Phillips Huntington - Medeniyetler Çatışması -1993

1. MEDENİYETLER ÇATIŞMASI

Harvard Üniversitesi’nde görev yapan siyasal bilimler profesörü Samuel Huntington, 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde yayınlanan 'medeniyetlerin çatışması' konulu makalesinin gördüğü yoğun ilgi üzerine bu çalışmasını genişleterek 1996 yılında 'Medeniyetlerin Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yapılması' adıyla kitaplaştırdı. 11 Eylül (2001) saldırılarının ardından tekrar ilgi odağı olan kitap, pek çok sosyal bilimci tarafından yeniden ve daha dikkatlice okunmaya başlandı.

Huntington, 'medeniyetler çatışması' kavramı ile, önümüzdeki dönemde uluslararası ittifakların kurulmasında medeniyetlerin belirleyici olacağı ve dolayısıyla olası çatışmaların farklı medeniyetler arasında gerçekleşeceğini ifade ediyor. Huntington'ın kitabının ilk bölümünde yer verdiği üç haritanın kitapta ifade edilen düşüncelerin bir ilüstrasyonuna karşılık geldiğini söylemek ve 21. yüzyılda uluslararası politik alanda neden kimlik ve medeniyet unsurlarının öne çıkacağı argümanını bu haritalar arasındaki geçişlerle izah etmek mümkün. 1920'li yıllara ait olan ilk harita, Batı tarafından kolonileştirilen dünyayı resmediyor. Dünyayı 'Batı tarafından yönetilenler' ve 'Batıdan bağımsız olanlar' şeklinde ikiye ayıran bu harita, 20’lerde Batının dünyaya ne denli hakim olduğunu gösterdiği kadar, dönemin global politik ekonomisini şekillendiren öğenin kolonileşme olduğunu da açıkça ortaya koyuyor. Zira Avrupa kolonileri 1800 yılında dünya yüzölçümünün %35'ini, 1878 yılında %67'sini, 1914'de ise %84'ünü kontrol ediyordu.

Huntington'ın yer verdiği ikinci harita ise 1960'lı yıllara ait. Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği etrafında kümelenen ülkelerin oluşturduğu iki kutuplu dünyayı resmeden ikinci harita, tamamen politik ve ekonomik ideoloji bazında bir gruplaşmaya dayanan ve bu nedenle de birinciden çok daha farklı olan bir yapılanmayı gözler önüne seriyor. Komünist blokun 1989 yılında çözülmesiyle birlikte Soğuk Savaş döneminin sona ermiş olması, Samuel Huntington'ın 1990'ları resmeden üçüncü haritasını sonuç veriyor ki, bu noktada zaten söz konusu haritanın ortaya çıkardığı tablonun aynı zamanda Huntington'ın makale ve kitabının yazılma nedenine karşılık geliyor. Zira Huntington, 1990'lı yıllardan itibaren uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsurun politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetler olmaya başladığını ve 21. yüzyılda da bu trendin devam edeceğini ifade ediyor; ve bunun ne anlama geldiğini açıklayabilme adına da, dünyanın farklı yerlerinde yaşanan çeşitli olayları örnek veriyor. Huntington'ın tezini en iyi şekilde açıklayan örneğin, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından çözülen Yugoslavya olduğu söylenebilir. Zira Yugoslavya'da yeni sınırların farklı inançlara mensup olan Sırp, Hırvat ve Boşnaklar arasındaki savaşlardan sonra çizilmiş olması, söz konusu savaşlar esnasında Batı'nın Bosna'ya yardım etme konusunda isteksiz davranması ya da Sırp vahşetini kınarken Hırvat vahşeti konusunda aynı tavrı sergilememesi gibi gelişmeler Huntington'ı doğruluyor. Dünya ülkelerinin önceden sadece bir 'Sovyetler Birliği müttefiki' olarak gördükleri Yugoslavya konusunda, artık 'içindeki farklı unsurlara göre' politika belirliyor olmaları, örneğin Ortodoks Rusların Sırpları, Katolik Almanların ise Hırvatları desteklemesi, ilişkilerde artık giderek artan oranda medeniyetlerin esas alınmasının bir sonucu. Bosna'daki savaş boyunca Bosna'ya sadece müslüman ülkelerin yardım etmiş olması da yine bu durumun bir başka örneği.

Huntington'ın tek örneği elbette Yugoslavya değil. 2000 yılı olimpiyatlarının Pekin'de değil Sydney'de gerçekleştirilmesi kararının alınmasını sonuç veren oyların neredeyse tamamının medeniyetler ekseninde gruplaşmış olması, Bağdat'ın (1990'da) ABD tarafından bombalanmasına tüm Batılılar sessiz kalarak destek verirken müslüman ülkelerin neredeyse tamamının harekatı lanetlemesi gibi çok sayıda örnek yer alıyor Huntington'ın çalışmasında. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bağımsızlıklarına kavuşan cumhuriyetlerin tavırlarına da değinen Huntington, Türki cumhuriyetler ile Türkiye arasındaki ilişkilere ve oraya yatırım yapan işadamlarının dil, din, tarih ve hatta mutfak birliğine vurgu yapmasına da yer veriyor. Bağımsızlığına kavuşan ülkelerin Rus sömürüsüyle ilişkilendirdikleri Kiril alfabesini terk etmelerinin ardından Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan'ın (Türkiye gibi) Batı alfabesine geçerken, Farsça konuşan Taciklerin, kendilerini İran'a yakın hissederek Arap harflerini kabul etmeleri de Huntington'ın vurguladığı diğer noktalar arasında. Alfabe konusunda benzeri gelişmeleri, birbirine çok yakın lisanlar konuşan Eski Yugoslavya ülkelerinde de gözlemlemek mümkün. Sırpların önceden Sırbo-Hırvatça olarak adlandırılan dillerini artık sadece Sırpça olarak adlandırmaları, dahası, Batı alfabesini de reddederek Ortodoks Rusların Kiril alfabesini kabul etmeleri, Hırvatların dillerindeki Türkçe ve Arapça kelimelerden kurtulmaya çalışmaları, Ancak Boşnakların aynı Türkçe ve Arapça kelimelere artık daha çok rağbet ediyor olmaları, Balkanlardaki yeni yapılanmanın medeniyetler ekseninde gerçekleşiyor olmasının bir sonucu. Bütün bunlar dikkate alındığında, Soğuk Savaşın ardından yeniden şekillenen dünyada 'Hangi taraftasin?' sorusunun terk edilerek, 'Sen kimsin?' sorusuna odaklanıldığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

2. MEDENİYETLER BAZINDA ÜLKELER

Soğuk Savaş döneminde ittifaklar, ülkelerin iki süper güç etrafında kümelenmesiyle oluşuyordu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bu durum tamamen değişti. 'Biz kimiz?', 'Nereye aitiz?', 'Kim bizim gibi değil?' gibi kimlik ve medeniyet eksenli sorulara verilen yanıtlar, yeni gruplaşmalarda fazlasıyla belirleyici oldu. Ancak bu durum, ülkelerin hangi medeniyetlere mensup oldukları konusuyla sınırlı kalmadı. Zira, Huntington'ın dikkate aldığı başlıca dünya medeniyetleri olan Batı, Latin Amerika, Afrika, İslam, Çin, Hindu, Ortodoks ve Japon medeniyetlerine kimlerin mensup olduğunu incelemek, yeni ittifakları algılama adına yeterli değildi. Çünkü dünyanın gittiği yönü daha iyi anlayabilmek için, her ülkenin mensup olduğu medeniyetle ilişkisini ve o medeniyet içerisindeki nüfuzunu da dikkate almak gerekiyordu. Bunu gerçekleştirebilme adına, Huntington beş ayrı yapı tanımladı: Üye ülke, yalnız ülke, merkez ülke, bölünmüş ülke, kararsız ülke. Huntington'ın, herhangi bir medeniyet ile tamamen ilişkilendirilebilen ülkeler için ortaya attığı üye ülke kavramı, Mısır'ın İslam, İtalya'nın da Batı medeniyetine 'üye' bir ülke olması gibi basit bir anlam ifade ediyor. Yalnız ülke kavramı ile de, Haiti ya da Etiyopya gibi, herhangi bir başka ülke ile kültürel bir bağı bulunmayan, medeniyeti itibariyle dünyadan soyutlanmış olan ülkeler kast ediliyor. Merkez ülke kavramı ise, ait olduğu medeniyete beşiklik eden, o medeniyetin kültürünün kaynağı olarak kabul edilen ülke ya da ülkeleri tanımlıyor. Ancak böyle bir kavramın olması, her medeniyetin bir merkez ülke ya da ülkelere sahip olduğu ya da olacağı anlamına gelmiyor. Örneğin, Batı medeniyetinin ABD ve Franko-Germen olmak üzere iki merkezi olmasına karşın, Latin Amerika, Afrika ve İslam medeniyetlerinin herhangi bir merkez ülkesi yok. Bölünmüş ülke ve kararsız ülke kavramları yukarıdakilerden bir parça daha karmaşık. Bölünmüş ülke ile, içerisinde farklı medeniyetlere mensup olan çok sayıda insan bulunan ülkeler kast ediliyor. Ciddi oranlarda etnik azınlığa sahip olan Sudan, Hindistan, Çin, Malezya, Filipinler, Endonezya gibi ülkeleri (farklı seviyelerde de olsa) bu başlık altında incelemek mümkün.


Soğuk Savaş yıllarında kendilerini politik ideoloji ekseninde tanımlayan insanların, (otoriteryen komünist idarelerin hakimiyetinin sona ermesiyle birlikte) bu aidiyet hissini kaybetmelerinin pek çok 'bölünmüş ülke' doğurduğu da söylenebilir. Yugoslavya ve Sovyetler Birliği bu tür 'bölünmüş ülke'lerin ilk akla gelenleri. Sırbistan, Hırvatistan, Bosna, Estonya, Latviya gibi ülkeler, medeniyetler ekseninde şekillenen yeni dünyanın ürünleri. Ukrayna ise farklı bir 'bölünmüş ülke' örneği. Ukrayna'nın tamamı Ortodoks olmasına rağmen, ülkenin sadece batısı Ukrayna dili konuşuyor. Dahası, ülkenin bu kesimi, doğudaki Ortodoksların aksine Papanın dini liderliğini de kabul ediyor. Ülkenin doğu kesiminde ise, Rusça konuşuluyor ve burada yaşayan insanlar kendilerini Ortodoks medeniyetinin merkez ülkesi olan Rusya'ya ait hissediyorlar. 1994 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kazanan adayın %52 gibi dengeli bir oy oranıyla seçilmiş olmasına rağmen oyların doğu ve batı arasında son derece net bir şekilde dağılmış olması, kimlik duygularının güçlenmesinin Ukrayna'yı da tehdit ettiği anlamına geliyor.

Huntington, bütün bu kavramlar arasında en çok kararsız ülke üzerinde duruyor.

3. KARARSIZ ÜLKELER

Samuel Huntington, hal-i hazırda kendilerine ait bir medeniyetleri olan, ancak liderleri (halka rağmen) bu medeniyeti terk etmeyi ve başka bir medeniyete geçmeyi amaçlayan ülkeleri kararsız ülke olarak tanımlıyor. Huntington, yeni bir kimliğe geçişin (identity redefinition) gerek sosyal, gerek politik, gerek kurumsal, gerekse kültürel açıdan son derece uzun, kesintili ve acılı bir süreç olduğunu ifade ediyor ve bugüne kadar bu tür girişimlerin hep başarısız olduğunu belirtiyor.

Huntington'ın kararsız ülkelere verdiği örnekler ise, Rusya, Türkiye, Meksika ve Avustralya. Bu ülkeler arasında, özellikle Rusya ve Avustralya'da yaşanan tecrübelerden, Türkiye'nin alması gereken çok önemli dersler var.

Rusya

Huntington, Rusya'nın 'kararsızlığı' konusunda daha çok Büyük Peter ve Bolşevik devrimi üzerinde duruyor. Büyük Peter konusu özetle şöyle: 1697 ile 1698 yıllarında Avrupa'yı gezen Büyük Peter, döndüğünde ülkesini Batılılaştırmaya karar vererek bir dizi inkılaba girişir. İlk olarak asil sınıfın sakallarını traş ettirerek vazifeye atılan Peter, koni biçimindeki geleneksel şapkayı yasaklar, Kiril alfabesini basitleştirir, Batıdan kelimeler ithal eder ve başkenti Moskova'dan St. Petersburg'a taşır. Despotça uygulamalara da girişmekten çekinmeyen Peter, sosyal ve politik alanda çoksesliliğin önüne geçecek önlemler alır. Ortodoks Kilisesi'ni de, doğrudan Çar tarafından atanacak olan bir meclis tarafından yönetilecek şekilde yeniden yapılandırır. Sonuç itibariyle Peter, (Huntington'ın ifadesiyle) bir eline Batılılaşmayı, diğer eline de despotluğu almış vaziyette Rusya'nın 'Batılılaştırılmasına' önayak olur. Ancak (yine Huntington'ın ifadesiyle) Rusya'daki demokratikleşme yanlıları Batılılaşmayı da savunurken, Batılılaşma yanlıları demokrasiden pek hazzetmezler ve bu durum 1980'lere kadar devam eder. Bu şekilde kör topal giderek geçirilen iki asrın ardından Bolşevik devriminin gerçekleşmesiyle birlikte Rusya'nın Avrupa'ya bakışı yeni bir hal alır. Buna göre, Rusya, iki Alman tarafından Avrupa'da ortaya konan bir ideolojiyi Avrupa'dan önce benimseyerek Avrupa'nın da önüne geçecek, ve dahi onlara da öncülük edecektir!

Tıpkı Büyük Peter gibi, komünistler de sosyal dönüşüm konusunda başarılı olamazlar. Ortodoks Rus halkının Batı konusundaki kafa karışıklığı da hiçbir zaman sona ermez. 'Rusya kendi geleneğine mi sahip çıkmalı, yoksa Batıyı mı örnek almalı?' sorusu, bugün itibariyle Rusya'nın gerek entelektüelleri, gerek politikacıları, gerekse halkı arasında halen tartışılmakta. Rusya'nın bu konuda tamamen ikiye bölünmüş durumda olduğu da rahatlıkla söylenebilir. 1992 yılında yapılan bir kamuoyu araştırmasının sonuçlarına da değinen Huntington, halkın %40'ının Batıya açık, %36'sının Batıya kapalı, %24'ünün ise kararsız olduğu şeklindeki sonuca (ve bu rakamlara çok yakın olan 1993 yılı seçim sonuçlarına) da dikkat çekiyor.

Avustralya

1990'lı yılların başında, kimi Avustralyalı politikacılar 'Anglofil' zihniyetin terk edilmesi ve Asyalı bir kimliğe sahip çıkılması yönünde bir politikanın ülke için daha iyi olacağını ifade etmeye başladı. Ticaretinin çok önemli bir kısmını Asya'daki komşularıyla yapan Avustralya'nın 'imparatorluğun bir şubesi' olarak faaliyet göstermesine bir son verilerek kraliyetten tam bağımsız bir cumhuriyete geçilmesine yönelik halk desteği 1993 yılında bir ara %46'ya kadar yükseldiyse de, takip eden dönemde bu konu halk nezdinde çekiciliğini yitirdi. Daha da kötüsü, Asyalılar da Avustralya'yı kendi birlikleri içinde görmek istemediler!

Malezya'nın (o zamanki) başbakanı Mahathir Muhammed 1994 yılında yaptığı bir açıklamada, Avustralya'nın kültürel olarak hala Avrupalı olduğunu, Asya'ya ait olmadığını, başkalarını doğrudan eleştirmekten ya da yargılamaktan uzak duran Asya geleneğine karşın, Avustralya'nın 'kültürel olarak Avrupalı olmasından ötürü' başkalarına ne yapıp yapmayacaklarını, neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleme eğiliminde olduğunu ve bütün bunlardan ötürü Asya ile uyumsuz olduğunu ve Avustralya'nın ASEAN adaylığına bu nedenlerden ötürü karşı çıktığını belirtti. (Samuel Huntington, bu noktada, Asyalıların Avustralya'yı kulüplerine almayı reddetme nedenleri ileAvrupalıların Türkiye'yi almama nedenlerinin tamamen aynı olduğunu ifade ediyor:'Onlar bizden farklılar')

Kemalizm ve Türkiye

Samuel Huntington, kitabında Türkiye ve Kemalizme sıklıkla değiniyor. Dahası, Türkiye dışındaki pek çok yerde gerçekleştirilen ve bizim daha çok 'halk için halka rağmen' olarak adlandırdığımız medeniyet ithali ve dayatması eylemlerine de 'Kemalizm' olarak referansta bulunuyor. Huntington'ın ifadesiyle 1920 ve 1930'larda Türkiye'yi Osmanlı ve müslüman geçmişinden uzaklaştırma adına faaliyet gösteren Kemalizm, medeniyet ithaliyle Türkiye'yi Avrupalı yapmaya kalkan bir projeydi. Huntington tıpkı benzeri diğer projeler gibi sonuç itibariyle Kemalizmin de başarısız olduğunu söyledikten sonra, bu başarısızlığın neden kaçınılmaz olduğunu şu cümlelerle açıklıyor:

Eğer Batılı olmayan toplumlar modernleşmek istiyorlarsa, bunu Batılılar gibi değil, tıpkı Japonya gibi, kendi yöntemleriyle, kendi gelenek, kurum ve değerlerini kullanarak ve geliştirerek başarmak zorundalar. Toplumlarının kültürlerini temelden yeniden şekillendirebileceklerini düşünebilecek denli kibirle dolu politik liderlerin başarısızlığa uğrayacak olmaları mukadderdir. Böyle liderler, atı kültürünün kimi öğelerini tanıtabilseler bile, mevcut kültürün temel öğelerini ortadan kaldırmaya ya da sonsuza dek bastırmaya güç yetiremezler. Daha da kötüsü, Batı virüsü bir kez bir başka topluma yerleştiği an, onu oradan söküp atmak zordur. Bu virüs orada yaşamaya devam edecek olsa da, öldürücü değildir; hasta, yaşamaya devam eder, ama virüsün zararından korunamaz. Politik liderler tarih yapabilirler, ama tarihten kaçamazlar. Kararsız ülkeler ortaya çıkarırlar, Batılı toplumlar yaratamazlar. Kalıcı olan ve tabiat haline gelen kültürel bir şizofreni ile ülkelerini malul ederler. Batılılaşma konusunda Türkiye bugün itibariyle (tıpkı Rusya gibi) ikiye bölünmüş durumda. Çünkü Türkiye artık Kemalizm öncesindeki gibi olmadığı (ve olamayacağı) gibi, Batılı da değil. Zira Türkiye, Kemalist dayatmalar sonucunda, ne Orta Doğulu ne de Batılı olmayan, iki arada bir derede, kafası karışık ve bütün bunlardan ötürü tanımsız ve kimliksiz bir ülke haline gelmiş durumda. 'Kararsız' olmasının nedeni de yine bu kafa karışıklığı.


Tıpkı Avustralya'nın Asyalılar tarafından reddedilmesi gibi, Türkiye'nin de kültür ve medeniyetinin Avrupa ülkelerinden farklı olması nedeniyle yıllardır Avrupa kapısında bekliyor olması da ilk olarak aklımıza Kemalizmi getirmeli. Çünkü her ne kadar ilkokuldan itibaren hepimize 'artık Avrupalı olduğumuz' öğretilse de, dışarıdan bakıldığında gerçeğin hiç de öyle olmadığı (ve daha da önemlisi, olamayacağı) açıkça görülüyor. Türkiye, eğer bu kararsızlıktan kurtulmak istiyorsa, geçmişine ve kimliğine vurulan ölümcül darbeleri algılayabilme adına Kemalizmin aslında nasıl bir proje olduğunu objektif bir gözle ve (hepsinden önemlisi) ezberlerini bozmaya baştan hazır olarak dikkatle incelemeli. Kendini bulabilmesi ve kaldığı yerden yola devam edebilmesi için bu şart.

4. KEMALİZM VE BATILILAŞMA

Huntington, Batılı olmayan toplumların 'modernleşme' ve 'Batılılaşma' kavramlarına üç farklı tepki verdiklerini söylüyor:

1- Hem modernleşmeyi, hem de Batılılaşmayı reddetmek,
2- Her ikisini de benimsemek,
3- Modernleşmeyi benimseyip, Batılılaşmayı reddetmek.

Hem modernleşmeyi hem de Batılılaşmayı benimseyen ikinci tip tepkinin Kemalizme karşılık geldiğini söyleyen Huntington, Türkiye'de Mustafa Kemal tarafından hayata geçirilen bu modelin yapısını (Türk kültür mirasının özelliklerini de dikkate alarak) inceliyor. Kitabında Türkiye’ye sıklıkla değinen Huntington, Kemalizm'in üç varsayıma sahip olduğunu belirtiyor:

• Modernleşme arzulanır ve gereklidir.
• Yerli kültür modernizasyonla uyumlu değildir ve bu nedenle terk edilmeli yada ortadan kaldırılmalıdır.
• Bir toplumun başarılı bir şekilde modernize edilebilmesi için, tamamen Batılılaşması gerekir.

Modernizasyon kavramını daha çok endüstriyelleşme çerçevesinde ele alan Huntington, Kemalizmin bu yaklaşımının, 'Başarılı olmak için bizim gibi olmalısınız, çünkü bunun tek yolu bizim yolumuzdur' anlayışında olan kimi Batılılar arasında popüler olmasının sürpriz olmadığını belirtiyor. Batılı olmayan toplumların dini değerlerinin, ahlaki varsayımlarının ve sosyal yapılarının, endüstriyelleşmenin gereklerine en iyi ihtimalle yabancı, zaman zaman da düşman olduğunu öngören bu anlayışa göre, ekonomik anlamda kalkınabilmek için, günlük hayatın ve toplumun radikal ve yıkıcı bir şekilde yeniden yapılandırılması, ve hatta bu toplumlarda yaşayan insanların varlığı anlamlandırılma şekillerinin dahi değiştirilmesi gerekiyor.

Huntington, bu noktada, medeniyetler çatışması ve Orta Doğu politikaları gibi konularla ilgili olanların yakından tanıdığı bir isim olan Daniel Pipes'ın 'In the Path of God' adlı kitabından bir alıntı yapıyor. Bu kitabında İslamın modernleşme adına herhangi bir alternatif sunmadığını belirten Pipes, laikliğin, Avrupa dillerinin ve Batı eğitim kurumlarının kaçınılmaz olduğunu, müslümanların ancak Batı modelini açıkça kabul etmeleri durumunda kalkınabileceklerini, ancak Batı kültüründen bir şeyler öğrenebilmek için, öncelikle onun üstünlüğünü kabul etmiş olmak gerektiğini söylüyor.1

Bu noktada sözü Mustafa Kemal Atatürk'e getiren Huntington, Atatürk'ün bu sonuçlara Pipes'tan 60 yıl önce vardığını ve bu nedenle de Türkiye'yi Batılılaştırma ve modernleştirme adına büyük bir hamle başlattığını belirtiyor.
Huntington, Atatürk'ün ülkenin İslami geçmişini reddettiğini ve diniyle, mirasıyla, kültürüyle ve kurumlarıyla Müslüman olan bir toplumu modern ve Batılı kılmaya kararlı olan yönetici elit sınıf ile birlikte hareket ederek, Türkiye'yi 'kararsız ülke' (torn country) haline getirdiğini ifade ediyor. Bu noktada da, Kemalizmin yüzyıllardır var olan bir kültürü yok etmek ve yerine başka bir medeniyetten ithal edilmiş olan tamamen yeni bir kültür koymak gibi zor ve travmatik bir göreve sahip olduğu sonucuna varıyor.

Huntington, kitabının bir başka bölümünde, Türkiye'de 1920'li ve 30'lu yıllarda gerçekleşen devrimleri de yine bu çerçevede açıklıyor. Bu noktada, halkı Osmanlı ve müslüman geçmişinden uzaklaştırma girişiminde bulunan Atatürk'ün, dini gelenekçiliğin bir sembolü olan fesi yasaklamasına ve insanları şapka giymeye teşvik etmesine değiniliyor. Bu amaç doğrultusunda yapılan onca değişikliği tek tek sayan Huntington, bütün bunlar arasında harf inkılabının çok daha hayati bir önem arz ettiğini belirterek, daha önce yazdığı 'Değişmekte Olan Toplumlarda Politik Düzen'2 adlı kitapta yer alan konu ile ilgili bir kısmı alıntılıyor ve kendilerine Roma alfabesi öğretilen yeni nesillerin devasa boyuttaki geleneksel yazına erişimlerinin imkansızlaşacağı konusunu vurguluyor. Roma harfleriyle eğitimin Avrupa dillerini öğrenmeyi teşvik edecek olması da Huntington'ın önemli bulduğu bir diğer nokta. Türkiye'de Fransızca bilenlerin Fransızlar, İngilizce bilenlerin ise Anglosaksonlar gibi düşündüğü hatırlanacak olursa, Huntington'ın bu vurgusunun, (yukarıda da belirtildiği gibi) eşyaya bakışı ve varlığı algılayışı dedelerinden çok farklı olan yeni bir neslin 'üretilecek' olması konusuyla bire bir irtibatlı olduğu söylenebilir. Huntington'ın kitabında, Atatürk'ün, çokmilletli bir imparatorluk fikrine karşı olması nedeniyle, homojen bir ulus devlet oluşturmaya niyetlenmesi ve bu süreç dahilinde Ermeni ve Rumları öldürmesi gibi konulara da değinilse de, asıl odak noktası, Batılılaştırılması hedeflenen bir toplumun geçmişine ve değerlerine yabancılaştırılarak Batılı kılınmaya çalışılmasında. Böyle bir şey dünyada Mustafa Kemal'den önce tecrübe edilmediği için de, konu medeniyetlerin çatışması olduğunda, Türkiye önemli bir 'çalışma konusu' haline geliyor. Kemalizm'in (Huntington'ın ifadesiyle) nihayetinde başarısızlığa uğramış olduğu gerçeği de, Türkiye'nin incelemelere konu olma özelliğinin ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor.

1 Pipes, Daniel. ‘In the Path of God: Islam and Political Power ’ Transaction Publishers.
2 Huntington, Samuel P. 1968. 'Political Order in Changing Societies' New Haven: Yale University Press.



5. KEMALİZM VE BAŞÖRTÜSÜ

Samuel Huntington'ın tasvir ettiği şekliyle Kemalizm, bir tür 'toplumsal dönüşüm projesi' olarak karşımıza çıkıyor. Bu da, Kemalizmin 'bir ideoloji' olduğunu duymaya alışmış olan Türkiye'deki kitleler için pek alışıldık olmayan bir yaklaşım. Zaten kendisini Kemalist hisseden Türkler istisna edilecek olursa, dünyada Kemalizmi 'kendine özgü' yeni bir felsefeye sahip olan ideoloji olarak gören hiç kimse yok denilebilir. Kemalizm dendiğinde, 'Batılı olmayan' bir toplumun, son derece dar bir elit çevre tarafından, 'herşeyiyle Batılı' bir topluma dönüştürülmeye çalışılması süreci akla geliyor.

Batılıların, zamanında memnuniyetle karşıladıkları Kemalist devrimleri, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi söz konusu olduğunda 'demokratik olmaması' nedeniyle eleştirmeleri de buradan ileri geliyor. Çünkü Kemalist uygulamalar Batıda, Türk toplumunu demokrasiye yaklaştırdığı için değil, Batı için tehlikeli bulunan bir anlayış ortadan kaldırıldığı için sempati topluyor. Ancak, Kemalist uygulamalar çerçevesinde Türkiye'de yaşananların demokratik birdüşünce geleneği dahilinde izahı mümkün olmadığı ve Türkiye bu antidemokratik yapı ile Avrupa'ya entegre olamayacağı için, Türkiye'nin Avrupa'ya dahil olması ihtimali söz konusu olduğunda, aynı Kemalizm, 'terk edilmesi gereken yapısal bir sorun' haline geliyor. Türkiye'nin herşeyi milli duygularıyla yorumlamaya alışmış olan ve Kemalizmi 'Batı yanlısı bir felsefe' zanneden belli bir kesimi, ülkedeki uygulamaların aslında Tunus'takilere benzer bir nitelik arz ettiğini algılayamadığından ötürü, Batının Türkiye'ye çifte standart uyguladığını söylemeye başlıyor.

Kemalizmin gerçekte ne olduğu konusu adamakıllı netleştirilmediği müddetçe, Türkiye'de (bu konuda da) aynı tartışmalar hiçbir sonuca ulaşılamadan devam edecek. Bu konularda, Huntington gibi, konuya 'dışarıdan' ve 'tarafsız' bakan insanların yaklaşımlarını da dikkate almak, işte bu nedenden ötürü önemli ölçüde yol gösterici olabilir. Huntington, kitabının farklı bölümlerinde Türkiye'ye ayırdığı sayfalarda, Kemalizmi, 1920 ve 30'larda, 'Batı medeniyetiyle uyumsuz olduğu' varsamıyla Anadolu halkının kültürünü yok etmeye odaklanan ve ithal edilen bir kültürü tüm halka dayatmayı esas alan bir anlayış olarak açıklıyor. Zaten kitabında Kemalizmden bahsetmesinin tek nedeni de bu! Huntington'ın Kemalizme değinmekteki amacı, Batı medeniyetinin bir topluma yerleşmesinin reformla değil, ancak ve ancak 'yerli' kültürün(ün) tamamen imhasıyla mümkün olabileceği yönündeki bir görüşün de var olduğunu okurlarına iletmek. Huntington'ın Kemalizm söz konusu olduğunda çok doğru bir seçim yaparak 'fes' örneğini vermiş olması da bu nedenle çok önemli. Zira Huntington, Kemalizmin gelenek ve dini ortadan kaldırmayı hedeflediğini belirterek, fesin yerine şapkanın kabul edilmesini (elbette) bir ideoloji değil, kültür transferi olarak değerlendiriyor. Türkiye'de ise Kemalizm, gerek lehinde, gerekse aleyhinde olan çoğu insan tarafından 'belirleyici nitelikleri' ile değil, tekil vurgularıyla tartışılıyor ve bu nedenle de Kemalizm eksenli bütün yapısal sorunlar çözümsüz kalıyor. Bir başka deyişle, Türkiye Kemalizme bütünsel ve akademik bir gözle bakmayı başardığı an, ülkenin sosyal ve politik sorunları arasındaki ara-ilgileri de kurabilecek ve bu da, çözüm adına çok büyük kolaylıklar sunacak.

Kemalizmin bütünsel olarak kavranamıyor olmasının doğurduğu algı sorununa en iyi örnek, insanların fes yasağı ile başörtüsü yasağı arasındaki ara-ilginin çoğu zaman farkında olmamaları olabilir. Zira Batı medeniyetine ait olmayan fes adlı serpuşu takmak nasıl Kemalizme tamamen karşıt bir tutumsa, başörtüsü de (tıpkı kendini 'çağdaş' ilan eden bir kısım dernek mensuplarının haklı olarak iddia ettiği gibi) Kemalist mantığa sonuna kadar terstir. Çünkü Kemalizm, genel niteliği itibariyle, Türkiye'de hakim olan 'kültürü' ortadan kaldırarak, insanların Batılılar gibi giyinmesini, Batılılar gibi yemesini, Batılılar gibi içmesini ve genel anlamda hayata Batılılar gibi bakmasını amaçlayan bir sürecin ifadesidir.

İşte bu nedenlerden ötürü, Kemalizm bir ideoloji değil, bir toplumsal dönüşüm projesidir. Ve yine bu nedenlerden ötürü ilkokuldaki çocuklara uzun yıllardır Kemalist devrimler konusunda 'hoşa gitmeyen' düşüncelerin özgürlüğü değil, şapkanın fese, pantolonun şalvara, gramın okkaya ve metrenin arşına üstünlüğü anlatılır. Ve yine bu nedenlerden ötürü, ilkokul çocukları uzun yıllardan beri resim derslerinde önce beyaz sayfanın ortasından dikey bir çizgi çizerek sayfayı ikiye ayırır, sonra da sayfanın bir yarısına eski kültürlerine ait kötü şeyleri, diğer yarısına da yeni kültürlerine ait iyi şeyleri çizerler.



>>>>>>>>
__________________
Asya boz kırlarında bir bebek dünyaya geldi. Bu bebeğe asya stepleri beşik oldu. Rüzgarlar şarkı söyledi ona. Yıldızlar yol gösterdi. Yağmurlar yıkadı. Bu bebek büyüdü ve ona Türkadını verdiler. Türk büyüdü kasırga oldu tayfun oldu. Türk budur. Türk tayfundur, kasırgadır, Boradır. | Mustafa Kemal Atatürk.






la şey e vaki ün mutlak bel küllün mümkin
nisi credideritis non intelligentis
Subutay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Subutay'in Mesajına Teşekkür Etti.