Tekil Mesaj gösterimi
Eski 26.06.12, 13:11   #2
Subutay
Eflamor

Subutay - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 166
Mesajlar: 2,717
Ettiği Teşekkür: 30889
Aldığı Teşekkür: 14584
Rep Derecesi : Subutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Cevap: Samuel Phillips Huntington - Medeniyetler Çatışması -1993


Kemalizm Neden Tanımlanmak İstenmiyor?

Kemalizmin tanımlanmaması, bugün itibariyle bu anlayışı tekelinde tutan çevrelerin Kemalizm adına farklı zamanlarda farklı politikaları uygulamalarına olanak tanıyorsa da, bu anlayışın içyüzünün Türk halkından gizlenmesinin asıl nedeni bu değil. Zira Kemalizm gibi 'insanları değiştirmeye odaklanan' bir anlayışın, yapısı gereği kendisini açıktan tanımlaması mümkün değildir. Çünkü insanlar, değişim 'olabileceğin en iyisine doğru' dahi olsa, bir başkası tarafından, bir başkasının tasarrufu dahilinde değiştirilme düşüncesine hemen her zaman direnirler. Bu nedenle de, Kemalizmin temel niteliği ve amaçları sürekli muğlak bırakılmak zorunda olan bir anlayış durumunda. Türkiye'de halkın çok önemli bir kesiminin bireysel haklar ya da toplum devlet ilişkileri gibi konulara yabancı olmasından ötürü, Kemalizmi ölesiye savunanların dahi (tıpkı Kemalizme karşı çıkanlar gibi) bu anlayışı bütünsel bir şekilde idrak edebilmeleri mümkün olmuyor.

Sonuç

Hemen her toplumda olduğu gibi Türkiye'de de, halkın çoğunluğu zihnindeki iyi-kötüleri 'kendisine belletildiği şekilde' oluşturuyor ve bu iyi-kötülere küçük yaşlardan itibaren duygusal bir bağlılık-düşmanlık içerisine giriyor. Farkında dahi olmadan savundukları düşüncelerin hangi önkabuller üzerine bina edildiğini de merak dahi etmiyorlar. Bu nedenle de, fes ile başörtüsü arasındaki ilgiyi kuramıyor, (sözgelimi) ilgili kanun hala yürürlükte olmasına rağmen şapka takmayanlara neden artık yasak getirilmediğini anlayamıyorlar. Çünkü toplumsal dönüşüm projesi, slogan bazında düşünen ve bir tür hayal dünyasında yaşayan insanlar üretiyor. Bu insanlar, hayallerindeki kurgu olaylar ya da kurgu kişilerin daha gerçekçi zeminlerde incelendiğine şahit oldukları durumlarda ise, hayatlarına anlam kazandırdığını zannettikleri ve vazgeçilmez buldukları bu hayalin ellerinden bir anda uçup gitmesi tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarından, böylesi durumlarda, elinden oyuncağı alınmak istenen çocuklar misali rahatsızlık sergilemeye ve (daha da kötüsü) hırçınlaşmaya başlıyorlar. Argümanlarıyla rüyalarını tehdit eden kişi, konusunun uzmanı bir profesör dahi olsa, ilkokulda öğrendikleri masalları akademik çalışmalardan daha muteber buluyorlar. Bütün bunlar, toplumsal dönüşüm projesinin, slogan bazında düşünen, farklı fikirlere tahammülü olmayan ve her seferinde ezberlerini koruma adına yeni yollar arayan insanlar üretmiş olmasından ileri geliyor.

6. KEMALİST DEVRİMLER

Türkiye 'Avrupa'dan farklı' olduğunun çok uzun süredir farkında. Köklü bir medeniyetten geldiği için de, kendisine 'Sen kimsin?' diye sorulduğunda, 'Ben Avrupalıyım' demesinin mümkün olmadığının, ya da dese bile kendinden başka hiç kimseyi kandıramayacağının da artık bilincinde. Ancak Türkiye, çocukça bir inatla, kendisini gerektiği şekilde değiştirebilirse 'Avrupalı (gibi)' olabileceğini zannetmekten de vazgeçmek istemiyor. Bu tuhaf tavırda, Türk halkının uzun yıllar boyunca, Avrupalı gibi giyinmesi, Avrupalı gibi traş olması, Avrupalı gibi yemesi ve Avrupalı gibi içmesi durumunda kapıdan içeri buyur edileceği hayaliyle yaşatılmış olmasının çok önemli bir payı var. Konuya bu açıdan bakıldığında da, Türkiye'nin Kemalist kesiminin anlamsız takıntılarının aslında hazin bir hayal kırıklığının sonucu olduğunu fark etmemek de epey zor.

Türkiye'nin 'medeniyet ithali' macerası artık öylesine acıklı bir hal aldı ki, Türkiye'nin dahil olmaya çalıştığı Batının içerisindeki pek çok entelektüel, ülkeyi Avrupalı yapacağı zannedilen devrimler konusundaki ezberleri bozduğunda, Türkiye bunları duymak bile istemiyor. Başka ülkelerdeki 'Batılılaşma' projelerini 'Batılı' bir gözle değerlendiren Huntington, aynı yaklaşımla Türkiye'yi ele alarak kendimize söylediğimiz yalanları (hem de çok basit birkaç ifadeyle) geçersiz kıldığında da buna benzer bir durum yaşanıyor. Örneğin, Türk halkına sürekli farklı kültür ve medeniyetler arasında bir 'köprü' olduklarının söylendiğini belirten Huntington, köprü olmanın aslında pek de övünülecek bir şey olmadığını ifade ediyor. Köprünün, iki muhkem ve bağımsız varlığı birbirine bağlayan, ancak birbirine bağladığı her iki varlığın da bir parçası olmayan sun'i bir yapı olduğunu belirten Huntington, Türk liderlerin ülkelerini 'köprü' olarak nitelendirerek aslında 'kararsız' bir ülke olduklarını kibarca teyit etmekte olduklarını belirtiyor.

Huntington'ın bu tespiti, Türkiye'nin uluslararası ilişkileri ile ilgili yorumları ile bir arada değerlendirildiğinde, bu durumun vahametinin boyutu netlik kazanıyor. Şöyle ki, Türkiye'nin, Türki cumhuriyetler konusunda kendine biçtiği abi rolünü oynaması mümkün değil. Orta Asya'da hakim bir rol oynamasının önünde de engeller var. Türkiye İslam ülkeleriyle de yakınlaşamıyor, çünkü Atatürk'ün mirasını terk etmeden bunu yapması mümkün değil. Bir başka deyişle, Türkiye'nin Orta Asya ya da Orta Doğu'da 'merkez ülke' (ya da merkez ülkelerden biri) haline gelmesi bugün itibariyle mümkün görülmüyor. Türkiye'nin Avrupa'dan da 'medeniyetinin farklılığı' nedeniyle dışlanıyor olması bir yana, birliğe dahil edilecek dahi olsa bu durum onu Batı medeniyetinin bir 'üye ülkesi' yapma adına yeterli olmayacak. Bütün bunlardan ötürü, Türk liderleri ülkelerini 'köprü' olarak tanımlıyor ve bunu (sanki çok matah bir şeymiş gibi) sürekli tekrarlıyorlar.

Huntington kendimize söylediğimiz başka yalanları da (yine bir Batılı gözüyle) geçersiz kılıyor. Kitabında Orta Doğu hakkında yaptığı kimi yorumlardan, şekle dayalı olması yönüyle sürekli eleştirilen cumhuriyet dönemi inkılapları konusunda ilginç çıkarsamalarda bulunmak mümkün. Örneğin, Türkiye'nin Avrupalılaşma konusundaki en büyük takıntısı kıyafet konusu olsa da, Orta Doğulu müslümanların Batılı gibi giyinmelerinin Huntington'ın pek de umrunda olmadığı açık. Huntington, kıyafete odaklanmanın yanlışlığına işaret etme adına, Orta Doğunun herhangi bir yerinde kot pantolonlar giyip, kola içen yarım düzine genç adamın, gün içerisinde kıldıkları iki namaz arasında bir Amerikan uçağını vuracak bir bomba da yapabileceklerini belirtiyor.

Huntington'ın örneğini bu şekilde vermiş olması kimi müslümanları rahatsız edebilecek olsa da, giyim kuşama endeksli bir Batılılaşma hareketinin bir Batılının gözünde pek de bir anlam ifade etmediğini gösterme adına fazlasıyla yeterli. Huntington bu örneği verdikten sonra, Amerikalıların da yıllardır Japon malı arabalar, televizyonlar ve çeşitli elektronik ürünler kullanmakta olduklarını, ama bu durumun onları Japonlaştırmadığını belirtmeyi de ihmal etmiyor. Bütün bu örnekleri verdikten sonra da, Batılı olmayan toplumların Batıya ait ürünler kullanarak Batılılaşabileceklerine inanmayı 'safça' bir yaklaşım olarak değerlendiriyor. Huntington'ın harf inkılabı hakkında söyledikleri de ezber bozucu nitelikte. Huntington, Türkiye'nin Latin alfabesine geçişinin sadece Batı ile entegrasyon kaygısıyla gerçekleştirilmediğini, Arap harflerini de yasaklamak suretiyle yeni nesillerin geçmiş dönemin yazınıyla ilişkisinin tamamen kesilmesinin hedeflendiğini belirtiyor. Huntington'ın geçmişi yok sayan ve sıfırdan medeniyet inşa etmeye kalkan liderlerin başarısız olmaya mahkum olduklarıkonusunda söyledikleri hatırlandığında, harf inkılabının olmasa bile Arap harflerine karşı takınılan tutumun Batılılaşmayı değil, kimliksizleşmeyi doğuracağı gerçeği de çok daha belirgin bir hale geliyor. Bu noktada, Huntington'ın 'Eğer Batılı olmayan toplumlar modernleşmek istiyorlarsa, bunu Batılılar gibi değil, tıpkı Japonya gibi, kendi yöntemleriyle, kendi gelenek, kurum ve değerlerini kullanarak ve geliştirerek başarmak zorundalar' şeklinde ifadelerini tekrar hatırlamak gerekiyor. Çünkü burada konu sadece 'Batı ile uyumlu' olduğu kabul edilen ve uzun yıllardır dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Japonya'nın hala kendi alfabesini kullanıyor olması değil. Asıl konu, Japonya'nın 'Batılı' değil, 'Batı ile uyumlu' kabul edilmesi.

Türkiye, Batılılaşma serüvenini, 'Batı ile uyumlu olma' değil, doğrudan 'Batılı olma' üzerine bina etti. Bu nedenle de, Batılı olmayan kültür ve medeniyetini ortadan kaldırmaktan başka bir opsiyon bırakmadı kendisine. Bu dönüşümü gerçekleştirmeye soyunan kadro, sosyoloji eğitimini görmüş, ya da genel anlamda sosyal bilimlerden nasibini almış da değildi. Bu nedenle de, Türk halkının toplumsal dönüşümü, Adolf Hitler ya da Benito Mussolini gibi diktatörlerin iktidarda olduğu bir dünyada, katı bir bürokrasi bünyesinde ve askeri emir-komuta zinciri anlayışı çerçevesinde yukarıdan-aşağıya gerçekleştirilmeye çalışıldı. Amaç Avrupa ile uyumlu olmak değil, bizatihi Avrupalı olmak olduğundan da, sadece Avrupa'ya ait olan şeylerin yeni nesillere öğretilmesiyle kalınmadı, geçmişe ait olan herşey de öcü ilan edildi, yasaklandı ve kendilerine Batılı olmaları emredilen kitlelerin bu emre itaat etmek suretiyle Batılı olup çıkabilecekleri zannedildi.

Bugün itibariyle medeniyet ithali öngören uygulamaların işlevsel olup olamayacağı konusu akademik çevrelerde tartışılmıyor bile. Dahası, Türkiye, Kemalizmi, medeniyet dayatması içeren uygulamaların başarısızlığı konusuna bir örnek olarak siyasal bilimler literatürüne kazandırmış durumda. Ancak bütün bunlara rağmen, sanki dünya Türkiye'den ibaretmiş gibi yapmaya, yakın tarihimizi hiçbir eleştiriye meydan vermeden milli eğitimin üretim tezgahlarında yeni nesillere aktarmaya ve bu şekilde sorunlarımızı daha da içinden çıkılmaz hale getirmeye hala devam ediyoruz. Yıllar süren bu süreç boyunca körpe dimağlar, bir alfabenin iyi, diğerinin kötü olduğunu, bir başka deyişle, alfabelerin iyi-kötü ekseninde değerlendirilebileceğini öğreniyorlar. Latin harfleri kullanarak Batılı olduğunu zanneden miniklere, Avrupalıların Arap rakamları kullanmakta oldukları bilgisi de elbette verilmiyor. Sonuç itibariyle de, 'Sen kimsin' sorusuna verdikleri cevaplarla kendilerinden başka hiç kimseyi ikna edemeyen yığınların ezberleri, Türkiye'nin her türlü sosyal, politik ve hatta ekonomik sorununda tekrar karşımıza çıkıyor.

7. İSLAMİ DİRİLİŞ

Samuel Huntington, 20. yüzyılın ilk yarısında hakim olan, 'dinin zamanla yok olup gideceği' şeklindeki düşünceye değinerek, o zamanlar bu düşünceyi sadece dinin yok olmasını isteyenlerin değil, bu duruma üzülenlerin dahi kabul ettiğini ifade ediyor. Bilimin, akılcılığın ve pragmatizmin dini ortadan kaldıracağını, hoşgörülü, rasyonel, pragmatik, ilerlemeci, hümanist ve laik olarak nitelendirilecek yeni bir toplumun ortaya çıkacağını öngören bu görüş, 20. yüzyılın
ikinci yarısında geçerliliğini yitirdi. Zira bu dönemde ekonomik ve sosyal anlamda dünya çapında (tahmin edildiği gibi) ciddi bir değişim yaşanmış olsa da, dini inançlar yok olmadı. Aksine, insanların dine dönmeleriyle birlikte, inançların da aynı ölçüde küreselleştiğine ve uyanışa geçtiğine şahit olundu.

Samuel Huntington, yüzyılın ikinci yarısında insanların tekrar dine dönüşüne Gilles Kepel'in 'Tanrı'nın İntikamı' (le revanche de dieu) adını verdiğini belirtiyor. Dine yönelişin, 1970'lerin ortalarından başlayarak her kıtayı, her medeniyeti ve hatta her ülkeyi tesiri altına aldığını belirten Huntington, bu duruma çeşitli örnekler veriyor. 1994 yılında, 25 yaşın altındaki Rusların %30'unun ateizmden Tanrı'ya inanca geçtiklerini söylediklerini, Rusya'da kilise çanlarının tekrar duyulur olduğunu, Orta Asya'da binlerce cami açıldığını belirten Huntington, Soğuk Savaş sonrası dönemde politik ideolojilerin yerine medeniyetlerin belirleyici olduğu bu ortamda, uluslararası ilişkilerin yeni bir nitelik kazandığını ifade ediyor. İnsanların 'kendi'lerini (self) tanımlamadıkları müddetçe, 'kendi ilgilerini/menfaatlerini' (selfinterest) koruma adına rasyonel bir biçimde düşünmelerinin ve rasyonel davranışlar sergileyebilmelerinin mümkün olamayacağını ifade eden Huntington, buradan hareketle, 'ilgi/menfaat merkezli politika' ile 'kimlik' arasındaki bağı nazara veriyor.3 20. yüzyılın ikinci yarısına karşılık gelen bu dönemde, hemen her toplumda, insanların günlük hayatlarında ve çalışma düzenlerinde inancın giderek daha da önemli bir yer edindiğini, hükümetlerin uygulamalarının da bu kaygılar doğrultusunda şekillendiğini belirten Huntington, inançların ile değerlerin (doğal olarak) iç içe geçmiş olan yapısına dikkat çekiyor. Bütün bunlar sonucunda, Huntington'ın George Weigel'den alıntıladığı 'Dünyanın sekülerleşmekten uzaklaşması, 20. yüzyılın son döneminin en baskın sosyal vakalarından biridir' şeklindeki ifadeler, dönemin anlayışının ilginç bir özeti haline geliyor.

İslami Diriliş

Samuel Huntington, dünya nüfusunun en azından beşte birini doğrudan ilgilendirmesi ve tarihin (halen devam eden) bir dönemine damgasını vurmuş olması nedeniyle İslami Diriliş (Islamic Resurgence) ifadesini (tıpkı 'Fransız İhtilali' ya da 'Rus Devrimi' ifadelerinde olduğu gibi) büyük başharflerle yazmayı doğru bulduğunu söylüyor. Mensuplarının İslamiyeti sadece bir din değil, aynı zamanda bir hayat tarzı olarak algıladıklarını belirten Huntington, İslam'ın günümüzde yaşanan problemlere bir 'çözüm' olarak algılandığını da ifade ediyor. Endüstriyelleşmeyi kabul edip Batılılaşmayı reddeden müslüman toplumların, İslamiyeti sadece bir kimlik değil, aynı zamanda bir güç, kalkınma ve umut kaynağı olarak görmeleri sonucunda 'İslam çözümdür' (Islam is the solution) ifadesinin sloganlaşmış olması da bu bakış açısının bir sonucu.4 İslami Diriliş dendiğinde Huntington (olması gerektiği gibi) kuşatıcı bir analiz yapıyor ve İslami toplumların, 'değerlerine yeniden sahip çıkma' süreçlerini sadece politik alana indirgemiyor. İslami Diriliş'in entelektüel, kültürel, sosyal ve politik yönleri olan dünya çapında bir hareket olduğunu belirten Huntington, söz konusu Diriliş'in İslami fundamentalizme indirgenemeyeceğini de ifade ediyor. Zira Huntington'a göre, Diriliş, İslami düşünce adına çok geniş boyutta bir uygulama ve retorik uyanışı anlamına gelirken, fundamentalizm ise, bir bütün olarak ele alınması gereken bu uyanışın politik alandaki bileşenlerinden biri sadece.

3 İnançlar, 'Ben kimim?', 'Nereye aitim?' gibi kimlik ile ilgili sorulara verilecek yanıtları önemli ölçüde şekillendiriyor. Sahip çıkılan inançlar ve bu
inançların öngördüğü değerlerle oluşan kimliklerin, ilgi/menfaat (interest) merkezli yaklaşımları da doğrudan belirliyor olması sonucunda, farklı değer ve önceliklere sahip olan medeniyetler ekseninde şekillenen bir uluslararası politik alan ortaya çıkıyor.
4 Türkiye'de bir dönem popüler olan 'Huzur İslamda' ifadesi de, aynı çerçevede değerlendirilerek, huzur bulamayan bir toplumun çözümü İslam dininde görmesi olarak açıklanabilir.


Huntington, İslami Diriliş'in dünyadan izole olmayan, yayılmacı bir niteliğe sahip olduğunu belirtmesine rağmen, fundamentalizm konusunu bu bütünden sağlıklı bir şekilde ayrıştırmış olmasının verdiği rahatlıkla, Diriliş'in aşırılık (extremism) içermediğini dahi ifade edebiliyor - ki bu günümüzde pek çok Batılı analizcide göremediğimiz bir durum. Bu yaklaşım, doğal olarak, fundamentalizme indirgenmeyen 'İslami Diriliş'in entelektüel, kültürel ve sosyal alanda körüklediği değişim' ile neyin kast edildiği sorusunu akla getiriyor. Huntington bu noktada Georgetown Üniversitesi'nde görev yapan Uluslararası İlişkiler ve İslami Çalışmalar profesörü John L. Esposito'nun 'İslami Tehdit: Mit mi Gerçek mi?' adlı kitabından bir alıntı yapıyor.

Esposito, müslüman ülkelerde İslami yayınların, camiye gidenlerin, oruç tutanların, namazkılanların, alkolden uzak duranların sayısının artmakta olduğunu, İslami değerlere ve giyim tarzına artık daha çok önem verildiğini, sufizmin yeniden canlanmakta olduğunu nazara veriyor. Bütün bunların İslami değerlere sahip çıkan hükümetlerin iktidara gelmesine de yardımcı olduğunu ifade eden Esposito, bu tür gelişmelerin Tunus ve Türkiye gibi 'seküler' ülkelerde (diğerlerinden farklı olarak) hükümet ve yöneticilerin (rulers) İslami konularda eskisinden de endişeli bir tavır takındıklarını da belirtmeyi de ihmal etmiyor. Huntington'ın bu konuda görüşlerine yer verdiği bir diğer isim de, Sudan'lı lider Hasan el Turabi. Turabi, İslami Diriliş'in ne kişisel dindarlıktan ne de entelektüel, kültürel ya da politik bir hareketten ibaret olmayıp, bütün bunları içine alan, toplumun baştan aşağı yeniden yapılandırılmasını öngören çok daha geniş kapsamlı bir uyanış olduğunu belirtiyor. Kendisinin bu sözlerinden hareket eden Huntington da, 20. yüzyıl sonlarında yaşanan İslami Direniş'in müslüman ülkelerin politik hayatına olan etkisini göz ardı etmenin, 16. yüzyıl sonunda Protestan Devrimi'nin Avrupa politikaları üzerindeki etkisini göz ardı etmeye benzeyeceğini söylüyor.5

5 Huntington'ın bu benzetmesinin ne kadar önemli olduğu gelecekte çok daha net bir şekilde anlaşılacak.


İslami Diriliş ve Türkiye

Huntington, Hıristiyan, Müslüman, Musevi, Hindu, Budist ve Ortodoks toplumlarda inançlara yönelik adanmışlığın arttığını, bunun dünyanın hemen her ülkesinde gözlendiğini belirtiyor. Bu elbette yorumdan bağımsız olan, sosyal bir gerçeklik. Ancak bu gerçekliğin önemli bir boyutu daha var ki, o da, 20. yüzyıl sonlarında gerçekleşen 'Tanrı'nın İntikamı'nın, yerel olmayan, dahası her haliyle küresel bir anlam ifade eden bir gerçeklik olması. Ancak, halen devam eden ve bütün dünyanın 'küresel boyutta' yaşanan bir trend olarak algıladığı bu süreç, Türkiye'de başından bu yana tamamen yerel kalıplar çerçevesinde tanımlanmaya çalışılıyor. Bu durum da, hakim rejimin değil siyasi, sosyal trendleri bile 'Cumhuriyet ve düşmanları' ekseninde tanımlıyor olmasının bir sonucu. Kapalı bir toplumu öngören, Açık Toplum'un gereklerinin herbirini de, rejimin ideolojisinin bekasına(!) yönelik birer tehlike olarak algılayan bu yaklaşım, çoğu zaman dünyanın geri kalanından kopuk bir şekilde kendi hayali cennetinde yaşamaya çalışıyor ve bunun artık mümkün olamayacağını her hissettiğinde yeni bir 'varolma savaşı' başlatıyor. Bütün bunlardan ötürü de, her toplumun zaman içerisinde yaşadığı küçük ve sıradan doğal değişimler dahi, Türkiye'de 'rejime muhalefet' olarak algılanabiliyor. Sonuç olarak da, ister istemez değişmek zorunda olan (daha da doğru bir ifadeyle, 'değişmiş olan') bir toplumun 1930'larda donmuş olan bir ideolojinin kalıplarına sığamaması sonucunda yaşanan sancılar Türkiye'nin siyaset gündemini belirliyor.

8. MERKEZSİZ İSLAM MEDENİYETİ

'Dünyanın medeniyetler ekseninde yeniden şekillenmesi' ve 'İslami Diriliş' gibi iki önemli gelişmenin aynı anda yaşanıyor olması, İslam medeniyetinin merkez ülke ya da ülkelere sahip olmaması konusunu gündeme getiriyor. Osmanlı Devleti'nin sona ermesinin ardından merkez ülkesiz kalan İslam dünyasının bugünkü durumunu Samuel Huntington son derece zekice bir tabirle 'Birliksiz Bilinçlilik' (consciousness without cohesion) olarak nitelendiriyor. Zira dünya müslümanlarının çok önemli bir kısmının İslami Diriliş öncesinde dahi kendilerini herşeyden önce müslüman olarak tanımlayacak derecede bilinçli olmalarına rağmen, Osmanlı'dan bu yana herhangi bir uzun ömürlü birlik tesis etmeleri mümkün olmadı. Huntington, İslam medeniyetinin merkez ülke ya da ülkelere sahip olmaması nedeniyle dahili ve harici ihtilaflarla birlikte anıldığını ve bu durumun İslam dünyası için bir zayıflık, başka medeniyetler için de bir tehdit kaynağı olduğunu belirtiyor. Huntington'ın bu tespiti her ne kadar doğru olsa da, problem sadece bundan ibaret değil.

Bugünün dünyasında Batı, Çin, Hindu ve Ortodoks medeniyetleri, merkezi ya da merkezleri olan devletler. Bu medeniyetlerin merkez ülkelerinin herbiri, nükleer silahlara da sahip olan ciddi birer askeri güç. Ekonomik alanda da benzeri bir durum söz konusu. Batı medeniyetinin merkez ülkeleri günümüzün ekonomik liderleri iken, Çin ve Hindu medeniyetlerinin çok hızlı büyüyen merkez ülkeleri de, önümüzdeki yıllarda liderliği ele geçirme mücadelesi veriyorlar. 20. Yüzyılın süper gücü olan Ortodoks medeniyetinin merkezi Rusya'nın da (şu an için aynı derecede şansı olmasa da) benzeri bir mücadele içinde olduğu söylenebilir. Bu dört medeniyete ek olarak, medeniyetine başka bir ülkede rastlanmayan Japonya da, dünyanın ikinci büyük ekonomisi olarak tek başına ayrı bir güç odağı.

Özetle, dünyanın sekiz medeniyetinden merkeze ya da merkezlere sahip olan beşi, dünya üzerinde belli bir ağırlığa ya da iddiaya sahip. Merkezsiz üç medeniyet için ise böyle bir durum söz konusu değil. Bu durum, Latin Amerika, Afrika ve İslam medeniyetlerinin dünyanın ikinci ligini oluşturduğu anlamına geliyor. Spesifik anlamda İslam medeniyeti ise, 1400 yıllık tarihinin en sefil ve en acınacak yıllarını yaşıyor. Huntington'ın 'merkez ülke' tanımına göre, İslam medeniyetinin bir merkez ülkeye sahip olmaması aslında şu anlama geliyor:

İslam ülkeleri arasında, büyük bir ekonomiye ve güçlü silahlara sahip olan, dünyadaki müslümanlara dini ve politik alanlarda liderlik etmeye kendini adamış, İslami kültüre kaynaklık edebilecek çapta bir tek ülke bile yok. Bu durum, İslam dünyasının mevcut dünya dengeleri üzerinde herhangi bir ağırlığı olmadığı anlamına da geliyor.6

6 Samuel Huntington (ihtimal) İslam ülkelerini fazlasıyla güçsüz bulduğu için zaten böyle bir ağırlıktan hiç söz etmiyor. Bu merkezdeki yorumlar
tamamen bana ait.


İslam dünyasının liderliği söz konusu olduğunda zaman zaman 6 ülkenin adının geçtiğini belirten Huntington, hiçbir ülkenin gerekli şartların tamamına sahip olmadığını belirttikten sonra, bu ülkelerin herbirini kısaca değerlendiriyor. Huntington'ın değerlendirmeleri (sırasıyla ve kendisinin ifadelerine sadık kalınarak) şöyle özetlenebilir:

Endonezya: Dünyanın en kalabalık müslüman ülkesi. Ekonomisi de hızla büyüyor. Ancak coğrafi olarak diğer müslüman ülkelerden çok uzakta. Ayrıca nüfusunda çok sayıda yerliler, Hindular, Çinliler ve Hıristiyanlar da var.

Mısır: Büyük bir nüfusa sahip olan bir Arap ülkesi. Merkezi konumu nedeniyle stratejik bir öneme de sahip olan bir ülke. İslami öğrenimin önde gelen kurumu olan El-Ezher Üniversitesi'ne de sahip. Ancak çok fakir. ABD'ye, Batının kontrolündeki uluslararası kuruluşlara ve petrol zengini Arap ülkelerine muhtaç.

İran: Yüzölçümü, coğrafi konumu, nüfusu, tarihi, doğal kaynakları ve orta dereceli ekonomik kalkınmışlığı İslam'ın merkez ülkesi olması için yeterli olabilir. Ancak müslümanların %90'ı sünni iken İran şii. Ayrıca Araplarla tarihten gelen kimi problemleri İslam'ın merkez ülkesi olmasını zorlaştırıyor.

Pakistan: Yüzölçümü, nüfusu, (nükleer) askeri gücü ve eskiden beri tutarlı bir şekilde İslam ülkeleri arasında işbirliğini savunan ve İslam'a çok defa sözcülük eden liderleri nedeniyle merkez ülke olmaya uygun. Ancak çok fakir. Ayrıca politik anlamda da epey istikrarsız.

Suudi Arabistan: İslam'ın kutsal şehirlerine sahip. Doğal kaynakları nedeniyle zengin. Ancak nüfusu çok fazla değil. Coğrafi şartları nedeniyle de (Afganistan gibi) işgal edilmeye çok müsait. Korunmak için de Batının desteğine ihtiyacı var.

Türkiye: İslam'ın merkez ülkesi olmak için gerekli olan tarihe, nüfusa, birliğe, orta dereceli ekonomik kalkınmaya, askeri geleneğe ve diğer ayırt edici özelliklere sahip. Ancak Atatürk, Türkiye'yi çok sıkı bir şekilde (explicitly) laik bir ülke olarak tanımlayarak Osmanlı Devleti'nin bu rolünü Türkiye'nin devam ettirmesini engelledi. Türkiye bu nedenle İslami Konferans Örgütü'nün imtiyazlı bir üyesi bile olamıyor! Türkiye kendini laik bir ülke olarak tanımlamaya devam ettiği sürece de İslam dünyasının lideri olamaz. Ancak Türkiye bir noktada Batıdan üyelik dilenmek gibi hayal kırıklığına uğratıcı ve aşağılayıcı rolü bırakıp, İslam'ın sözcülüğü gibi çok daha etkileyici ve seviyeli olan tarihi rolüne devam etmeyi düşünebilir. Fakat bunu yapabilmek için Türkiye'nin Atatürk'ün mirasını, Rusya'nın Lenin'inkini reddettiğinden dahi daha kapsamlı bir şekilde reddetmesi gerekir.


Samuel Phillips Huntington kimdir? : http://tr.wikipedia.org/wiki/Samuel_Huntington

Kaynak : Serdar Kaya, derinsular.com © Aralık 2007
__________________
Asya boz kırlarında bir bebek dünyaya geldi. Bu bebeğe asya stepleri beşik oldu. Rüzgarlar şarkı söyledi ona. Yıldızlar yol gösterdi. Yağmurlar yıkadı. Bu bebek büyüdü ve ona Türkadını verdiler. Türk büyüdü kasırga oldu tayfun oldu. Türk budur. Türk tayfundur, kasırgadır, Boradır. | Mustafa Kemal Atatürk.






la şey e vaki ün mutlak bel küllün mümkin
nisi credideritis non intelligentis
Subutay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Subutay'in Mesajına Teşekkür Etti.