Tekil Mesaj gösterimi
Eski 20.11.12, 23:16   #1
LaLe
Ne Mutlu Türküm Diyene

LaLe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Jan 2009
Konular: 2490
Mesajlar: 21,832
Ettiği Teşekkür: 88528
Aldığı Teşekkür: 127782
Rep Derecesi : LaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardırLaLe şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Huzurlu
Standart Antalya'nın İlk Türk Fatihi | Selçuklu Sultanı | I. Gıyaseddin Keyhüsrev

Anadolu Selçuklu Sultanı | I. Gıyaseddin Keyhüsrev


Anadolu Selçuklu devletini iki defa yönetmiş olan I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in doğum tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, annesinin Bizanslı bir Rum olduğu söylenir. Öte yandan kaynaklar annesinin Rum olduğu görüşünde tam olarak birleşmeseler de Hıristiyan olduğu konusunda birleşirler. Hocası Mecdüttin İshak olan Gıyaseddin, 1182 yılında Borgulu [Uluborlu]’ya melik olmuştur.


Antalya Yavuz Özcan Parkı Girişindeki
I. Gıyaseddin Keyhüsrev Anıtı




Keyhüsrev’in I. Saltanatı [1192-1196]


Anadolu Selçuklu devletinin kudretli Sultanı II. Kılıç Arslan, ölmeden önce eski Türk geleneklerine uyarak Selçuklu topraklarını 11 oğlu arasında taksim etmiştir. Kılıç Arslan’ın oğulları arasındaki saltanat tahtını ele geçirme ihtirası büyük çekişmelere sahne olmuştur. Sultan Kılıç Arslan, Konya’yı büyük oğlu Kutbettin Melikşah’a vermişti. Fakat o, babasını bütün Selçuklu topraklarını kendi uhdesinde birleştirmek için zorlamıştır. Bunun üzerine bu yaşlı Sultan, önce Kayseri’deki oğlu Nurettin Sultanşah’a sığınmış, burada da baskı gördüğü için Uluborlu’daki en küçük oğlu Gıyaseddin’in yanına gitmiştir. Burada çok iyi karşılan Sultan, veliahtlığı bu oğluna vermiştir. Babasıyla Konya üzerine yürüyen Gıyaseddin burayı, şehir halkının Kılıçaslan’a bağlılığı sebebiyle kısa sürede almıştır. Bundan sonra Aksaray’a kaçan Melikşah’ı takib eden Kılıç Arslan yolda vefat etmiştir. Vefat eden II Kılıç Arslan’ın yerine, Gıyaseddin Keyhüsrev Konya Selçuklu tahtına oturmuştur.

Bir süre sonra en ateşli rakibi, ağabeyi Kutbettin Melikşah’ın ölmesiyle Keyhüsrev, rahat bir nefes almıştır. Öte yandan diğer kardeşlerinin de kendi bölgelerinde fetihlerle uğraşmaları, Kehüsrev’in güvende olmasına ve hatta Bizans’a karşı fetihlerde bulunmasına bile olanak sağlamıştır. Bizans hükümdarı III. Alexios’un, Konya-İstanbul arasında ticaret yapan sultanın tebaasının mallarına el koyması, Keyhüsrev’i Bizans topraklarına doğru harekete geçirdi. Bu dönemde ilginç bir şey olmuştur. Fetihlerini Büyük Menderes nehrine kadar götüren Keyhüsrev birçok ganimet ve esirle dönmüştür. İlginç olan nokta şudur ki Kehüsrev, getirdiği bu halkı beşer bin kişilik kafileler halinde defterlere kaydederek Akşehir havalisine yerleştirdi. Kendilerine köyler, meskenler, arazi, ziraat aletleri ve tohum dağıtarak yerleştirdi. Yetmedi bu muhacirleri 5 yıl vergiden muaf tuttu ve kendilerine İmparatorla sulh yapılınca isteyenin geri dönebileceğini söylemiştir. Öyle ki bu olanları duyan Bizans tebaasının bir kısmı, imparatorun zulmünden Selçuklu ülkesine göçmüştür. Bu kadar iyi muamele esirlere kendi memleketlerini unutturdu ve esirler bir daha dönmeyip orada kaldılar.

Keyhüsrev’in ağabeyleri, Onun sultanlığından razı değillerdi. Hatta içlerinde gizli düşmanlık olduğu halde bulundukları şartlar dolayısıyla sultanlığını kabul eder gözüküyorlardı. Meliklerden Süleymanşah, Kutbettin Melikşah’ın ölümünden sonra bütün kardeşlerine kendi üstünlüğünü kabul ettirmişti. Keyhüsrev’e karşı muhalif olan Selçuklu ailesinin diğer bireylerinin de desteğini arkasına alan Süleymanşah, Konya üzerine yürümüştür [1196]. Şehir 4 ay gibi bir süre kuşatıldı, fakat alınamadı. Keyhüsrev ve şehrin ileri gelenleri, kuşatmadan dolayı şehir halkının içine düştüğü halden muzdarip olarak Süleyman Şah’a Keyhüsrev ve ailesinin canına ve malına kastedilmemesi şartıyla şehri kendisine teslim edeceklerini söylediler. Anlaşma kabul edildi ve böylelikle Keyhüsrev yeni sultana yerini bırakmış oldu. Sultan, Keyhüsrev’in halkının selametini düşünerek yaptığı bu davranış, onun son derece olgun bir şahsiyete sahip olduğunu göstermektedir.


Sultanın Gurbet Yılları [1196-1205]

Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev Konya’yı terk ettikten sonra 9 yıl sürecek olan bir gurbet hayatına adım attı. Sultan maiyeti ve geleceğin iki sultanı olacak İzzettin Keykavus ve Alaattin Keykubat ile ilk önce Kilikya’daki Ermeni krallığının başkenti Sis [Kozan]’e gitti. Burada çok iyi karşılanan Keyhüsrev bir süre burada kaldıktan sonra Elbistan Meliki olan kardeşi Muğisittin Tuğrulşah’ın yanına gitti. Tuğrulşah burada kardeşini bir Sultan olarak karşıladı ve kendisine bütün topraklarını bir temlikname hazırlayarak vermek istedi; fakat Keyhüsrev bunu kabul etmedi. Ondan sonra Malatya’daki kardeşi Muizettin Kayserşah’ın yanına hareket etti. Burada da sultan gibi karşılandı. Fakat kendisi bir süre sonra buradan da ayrılıp Halep’e doğru yol aldı. Halep Eyyubi Melikliği’ne giden Gıyaseddin, burada istediği gibi bir sıcaklıkla karşılanmadı ve buradan önce Diyarbakır’daki kız kardeşinin yanına, oradan da Ahlât Şahı Balaban’ın yanına gitmiştir. Bu şekilde birçok memleketi gezen Gıyaseddin Keyhüsrev’in uzun süre misafir edilmemesinin sebebi, Sultan II. Rüknettin Süleymanşah’tan çekindikleri için olsa gerektir. Nihayet Karadeniz havalisi [Canik] valisi tarafından da iyi şekilde karşılanan ve ağırlanan Sultan, buradan kendisine tahsis edilen bir gemi vasıtasıyla İstanbul’a doğru yola çıkmıştır.

Bizans İmparatoru III. Alexios, Sultanı çok iyi bir şekilde karşılamış kendisine maaş bağlamış ve onu komutanlarından birinin (Mavrozomes) kızıyla evlendirmiştir. Sultan burada burada kaldığı müddet içerinde çeşitli hadiselere şahit olmuştur. Fakat onun bir Frankla olan diyaloğu ve bu diyalog sonrası yapılan mübarezesi dikkate değerdir. Dönemin Selçuklu tarihçisi İbn-i Bibi’nin anlattığına göre, devrik Sultan Gıyasettin, Bizans imparatorunun huzurunda bulunurken, imparatorluk divanının üyeleri ile elbise yüzünden tartışmaya giren Frank kumandanı, İmparatorun yanına gelerek bu durumdan dolayı ona şikâyette bulundu. İmparator, “Bugün Sultan Gıyaseddin burada. Biraz sabredersen yarın bu meseleyi senin istediğin doğrultuda halledelim” dedi. Ancak Frank, İmparatorun sözüne pek kulak asmayarak küstahça ve hükümdarların huzurunda davranılmayacak şekilde davranıp üslubunu bozdu ve haddini aştı. Hem İmparatora hem de Sultana karşı kabalık ve saygısızlık yaptı. Sultan daha fazla dayanamayarak bu Frank’ın ne istediğini sordu. İmparator da “Divan üyeleri onun normal ücretini ödemeyi ihmal etmişler” deyince Sultan, sizin emriniz altında görev yapan bir kulunuz size karşı nasıl böyle küstahlık edebiliyor? Yoksa bunlara yüz mü veriyorsunuz.” diyerek karşılık verince bu defa Frank, Sultana kötü davrandı. Sultan da Frank’ın kulağının arkasına çok sert bir yumruk indirdi. Frank oturduğu sandalyenin üzerinden baygın bir vaziyette yere yığıldı. Bu durum üzerine İmparatorun ücretli olarak çalıştırdığı Frank askerleri ile Rum askerleri arasında kavga ve dövüş çıktı. Franklar Sultan’ın üzerine saldırarak onu öldürmeye kalkıştılar. Ancak İmparator buna izin vermeyerek saraydaki muhafızlarına emir vererek kavgaya karışan herkesi huzurundan kovdurttu.





İmparator, Sultan ile baş başa kalınca ondan özür dileyerek gönlünü alamaya çalıştı. Sultan, İmparatora: “Siz biliyorsunuz ki Kılıç Arslan’ın oğlu olan ben, Melikşah’ın ve Alp Arslan’ın soyundanım. Doğudan batıya kadar her yerde oturan insanların da bildikleri gibi atalarım ve dedelerim, dünyanın en mamur ülkelerini kılıçlarıyla fethetmişler, asillerin boynuna fetih halkası geçirmişlerdir. Senin ataların da her zaman onların hazinelerine vergiler, haraçlar, baclar ve mallar göndermişlerdir. Sen de bana karşı aynı yolu takip ettin. Şimdi eğer sen, kaderin beni senin toprağına attığı şu anda bana böyle hafifliklerin yapılmasını, benim bir Frank’ın bu çeşit hakaretlerine katlanmamı uygun görürsen ve bu durumu da her biri Sultan ve bir ülkenin sahibi olan kardeşlerim öğrenirse, onlar sana karşı asker çekerler ve ülkenin toprağını havaya savururlar. Kalelerini ve şehirlerini vahşi hayvanların, tilkilerin, aslanların, çakalların, kurtların yuvası yaparlar. Ülkenin harmanını ateşe verip vadilerinde kan nehri akıtırlar.”dedi.

İmparator, öfke, üzüntü ve kızgınlıkla söylenen bu sözler karşısında tevazu ve iltifat göstererek “ Sultanın her buyruğu ülkemde ve ordumda geçerlidir.” diyerek sultanı yatıştırmaya çalıştı. Sultan da : “Söylediklerinizde samimi iseniz bana itiraz etmeden yanımda getirdiğim silahlarla, mertlere ve meydana yakışır bir at hazırladıktan sonra Frank’ın meydana çıkmamı sağlayın da orada kozlarımızı paylaşalım. Eğer zafer benim olursa siz, Frank’ın zorbalığından, küstahlığından ve saygısızlığından kurtulmuş olursunuz. Eğer başarı onun olursa, ben de böylece gurbetin sıkıntısından ve ayrılığın ateşinden kurtulmuş olurum.” diyerek Frank’la teke tek dövüşmek istediğini bildirdi.

İmparator: “ Allah korusun ben böyle bir şeye nasıl izin veririm. Eğer Allah etmesin Frank’ın darbelerinden bir zarar gelirse, devrin yöneticileri böyle saygın ve büyük bir padişahı, Frank askerlerinden birinin karşısına çıkardı diye beni ahmaklık ve cahillikle suçlarlar. Ondan sonra kardeşlerinizin korkusundan bu makamda nasıl huzur ve güven içinde oturabilirim. Böyle bir şeyi aklınızın ucundan bile geçirmeyin ve bir daha böyle bir şey söylemeyin” diye cevap verince, Sultan: “Eğer engel olursanız kendimi öldürürüm” diye karşılık verince, İmparator silahhane komutanını yanına çağırtarak silahhaneden Sultanın istediği silahları seçmesini temin etti. Ahır komutanı da ahırdan soylu bir atı çıkararak Sultanın hizmetine hazırladı. Bir yandan da Frank’a durum haber edilerek yarın yapılacak düelloya hazırlanmasını istedi.

Ertesi gün meydanda düelloyu izlemek üzere toplanan halkın bir kısmıysa Frank’ın tarafını tutarak onların lehinde tezahürat yaptılar. Önce Frank mızrağıyla saldırdı. Sultan siperiyle saldırıyı savuşturdu. Frank bir kez daha denediyse de başarılı olamadı. Frank’ın saldırıya geçtiği anlarda Hıristiyanlardan ve taraftarlarından coşkulu sesler yükseliyordu. Sultan saldırıya geçerek gürzüyle Frank’ın kafasına bir darbe indirdi ve onu başından ağır bir şekilde yaralayarak dövüşemez hale getirdi. Orada bulunan İmparator, Müslümanlar, emirler, beyler ve dünyanın değişik bölgelerinde gelen tacirler sultanı alkışlayıp lehine tezahüratta bulununca, Franklar kavga çıkartmak istediler; ancak İmparator, askerlerine emir vererek onları alandan uzaklaştırmalarını söyledi. İçlerinden bazıları cezalandırılınca çıkması muhtemel karışıklıklar da engellenmiş oldu.

Böylece Sultan ülkesinden çok uzaklarda bir Frank ile giriştiği düellodan zaferle ayrılarak hayatta kalmayı başarırken, kendisine hakaret eden bir adamı da bu şekilde cezalandırmış oldu.

1204 yılına geldiğimizde IV. Haçlı seferi sonucunda Latinler İstanbul’u işgal etmiş her tarafı yağmalamışlardır. Bunun sonucunda Bizans hanedanından Komnenler, Trabzon çevresinde, Laskaris ise İznik çevresinde küçük devletçikler kurmuşlardır. Gıyaseddin Keyhüsrev ise kayınpederi Mavrozomes’in yanına gitmiştir. Burada 1205 yılana kadar kalan Keyhüsrev, ağabeyi Sultan Süleymanşah’ın öldüğü ve Konya tahtına Sultanın küçük oğlu III. Kılıç Arslan’ın geçtiği haberini alınca, kayınpederinin de desteğini alarak Konya’ya doğru hareket etmiştir. İlk başta İmparator Laskaris, Keyhsürev’in gitmesine izin vermedi. Fakat yapılan anlaşmaya göre, Gıyaseddin’in iki oğlu ve haber getiren emiri Zekeriya rehin alınmak suretiyle Laskaris gitmesine müsaade etmiştir. Eski emirlerin [Mübarezettin Ertokuş ve diğerleri] de desteğini alan Gıyaseddin, uzun uğraşlardan sonra Türkiye Selçuklu devletinin Konya tahtına ikinci defa oturmuş, böylece uzun süren sürgün hayatı sona ermiştir.




Keyhüsrev’in İkinci Saltanatı [1205-1211]

Konya’da tahta tekrar oturan Sultan, III. Kılıç Arslan’a babasının meliklik yaptığı Tokat’ı mülk olarak verdi. Keyhüsrev, saltanata oturduğunda Anadolu siyasi birliği büyük ölçüde halledilmişti. Danişmend ve Saltuklu beyliklerine son verilmiş, Mengücek Beyliği de itaat altına alınmıştı.

Sultan Keyhüsrev büyük oğlu İzzettin Keykavus’u Malatya’ya, ortanca oğlu Alaattin Keykubat’ı da Tokat’a melik olarak tayin ettikten sonra Karadeniz’de ticareti sekteye uğratan Alexsios Komnenos’un üzerine yürüdü. Alexsios’u buradan uzaklaştırmayı başaran Keyhüsrev, Sinop ve Samsun havalisinde Selçuklu idaresinin devamını sağladı [1206]. Erzurum meliki Muğisettin Tuğrulşah, Suriye Eyyubi Melikliği ve Artuklu meliklikleri Sultana gelerek tabiiyetlerini arz ettiler. Böylelikle Selçuklu ve Mısır Eyyubi Sultanları iki rakip devlet haline geldiler.

Karadeniz’de yayılma siyaseti güden Komnenoslar’a karşı İznik imparatoru Laskaris ve Sultan birlikte hareket ettiler. Çünkü Karadeniz ticareti aksi takdirde her iki taraf için de tehlikeye düşüyordu.

IV. Haçlı seferi sonrasında Suriye ve Filistin Haçlıların eline geçmişti. Öte yandan Latinler de İstanbul’u ele geçirmişti. Bu durum daha önce var olan ticaret yollarındaki sistemi altüst etmişti. Sultan, Karadeniz’de kıyı kesiminin Rumların elinde olması hasebiyle Hıristiyan Samsun’un yanına Müslüman bir Samsun limanı kurdu. Fakat bu da ticaretin işlerliği için yeterli değildi. Bunun için o dönemde Akdeniz’de önemli bir liman olan Antalya’yı alma kararı aldı ve etrafında topladığı askerlerle Antalya’yı kuşattı. İlk kuşatmada Kıbrıs’tan yardım alan kale, ikinci kuşatmada İstanbul’dan, Latinlerin idaresinden memnun olmayan Rumlar tarafından yardım geldi. Buna rağmen, 1207 Martında Antalya kalesi düştü. Sultan, kaleye Mübarezettin Ertokuş’u vali olarak atadı ve arkasından şehre kadı, imam, hatip ve müezzinler tayin etti. Buraya yeni zanaatkârlar ve tacirler yerleştirildi. Ticaretin geliştirilmesi için Venedik’le ilk defa uluslararası bir ticaret anlaşması imzalandı. Antalya’nın fethi Selçuklu devletine iktisadi özellikle de ticari yönden büyük kazançlar sağladı.


II. Süleymanşah’ın ölümüyle Ermeni Leon güneyde, Suriye Anadolu ticaretini baltalamaya çalışıyor, ayrıca Selçuklulara tabi Halep meliki Zahir’in topraklarına saldırıyordu. Bunun üzerine Keyhüsrev, Ermeni topraklarına akınlarda bulundu. [1208/1209]. Burada birkaç şehir ve önemli kaleler ele geçirildikten sonra Sultan ile Leon arasında anlaşma imzalandı. Buna göre: Ermenilerin, Selçuklu tabiiyetine sadakat göstermesi, Halep Eyyubi topraklarına bir daha saldırmaması ve savaş tazminatı vermesi kararlaştırıldı. Bu arada Eyyubi meliki Adil, Selçuklu topraklarına saldırdıysa da Keyhüsrev topladığı ordu ve tabiiyetindeki meliklerin yardımıyla buna engel oldu.

Keyhüsrev’in Şehadeti ve Şahsiyeti

Selçuklu devletinin yükselişi karşısında telaşa kapılan İznik imparatoru Laskaris, Sultana vermiş olduğu haracı kesince ve eski İmparator III. Alexsios, Sultan’a gelip Bizans tahtını almasına da yardımcı olmasını isteyince Sultan, Laskaris’e mektup göndererek tahtı sahibine vermesini istedi. Aksi takdirde bu işi silahla çözeceğini söyledi. Laskaris uyarıyı dikkate almayınca Sultan büyük bir orduyla harekete geçti. İki ordu Alaşehir [Philadelphia] da karşılaştı. Selçuklu ordusu, Bizans ordusunu kısa sürede dağıttı. Sultan, bizzat atını İmparator’un üzerine sürüp, onu atından düşürdüyse de Laskaris Sultanın atının ayağını kesmek suretiyle Sultanı şehit etmiştir.

Öte yandan bu olay Bizans tarihçisi Akropolites tarafından böyle anlatılırken Müslüman tarihçi İbni Bibi ise olayı şu şekilde anlatır: Laskaris atından düşürülünce Sultan onun öldürülmesine müsaade etmedi. Hısmını atına bindirdi. Mağlup olan düşman kaçarken, Türkler takibe ve yağmaya başladılar. Sultan yalnız kalmıştı. Bu sırada bir Frenk askeri Sultanı şehit etti. Arkadan koşarak Rumları geri çağırdı. Durum tersine döndü ve savaş kaybedildi. Laskaris, Sultan’ı Alaşehir’de Müslüman mezarlığına defnetti. Şehid eden Frenk askerini de öldürdü. Savaş sonunda III Alexsios İznik’te manastıra hapsedilirken, Selçuklu Emiri Seyfettin Ayaba ise esir edildi.

Dönemin kaynaklarında Keyhüsrev’in uzun boylu, kuvvetli, cesur, çok yüksek kültürlü, zeki, siyasette ve askerlikte üstün bir şahsiyet olarak anlatılır. Haftanın iki günü oruç tuttuğu ve divanda halkın şikâyetlerini dinleyen ve adalet dağıtığı söylenir. Yukarıda verdiğimiz örneğe de bakacak olursak Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, Hıristiyan halka iyi davranırdı. Onun yollarda soyguna uğrayan tüccarların zararını karşılaması ilk defa devlet sigortasını başlangıcını teşkil eder. Kayseri’de kız kardeşi Gevher Nesibe’nin tavsiyesiyle bir şifahane inşa ettirmiştir. Burada delilerin ve hastaların tedavisinin yanı sıra tıp eğitimi de verilirdi.


Başvurulan Eserler

1. ATÇEKEN, Zeki, BEDİRHAN, Yaşar, Malazgirt’ten Vatana Anadolu Selçuklu Devleti Tarihi, Eğitim Kitapevi, Konya2004,

2. BAYKARA, Tuncer,I. Gıyasettin Keyhüsrev [1164-1211] Gazi–Şehit, TTK, Ankara, 1997.


3.
KAYA, Selim,I. Gıyaseddin Keyhüsrev Ve II. Süleymanşah Dönemi Selçuklu Tarihi,TTK, Ankara 2006.


4. KESİK, Muharrem, At Üstünde Selçuklular, Timaş Yayınları, İstanbul 2011

TURAN, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul 1971.

Kaynak
LaLe isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
5 Üyemiz LaLe'in Mesajına Teşekkür Etti.