Tekil Mesaj gösterimi
Eski 24.02.13, 00:12   #26
Canan
Çiçekci kız

Canan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Mar 2011
Konular: 5413
Mesajlar: 24,434
Ettiği Teşekkür: 97360
Aldığı Teşekkür: 135755
Rep Derecesi : Canan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: none
Standart Cevap: A'dan Z'ye Deyimlerimiz ve Anlamları


iğitlik sende kalsın:
"Karşısındaki anlamasa da hoşgörü göster, özveride bulun, ılımlı davran, böylelikle soylu davranışını göstermiş olursun" anlamında bir anlaşmazlığa son vermek için taraflardan birine söylenir.

Yiyip bitirmek:

1. Parayı tüketinceye dek harcamak. 2. Yemeği sonu gelinceye kadar yemek. 3. Birini üzmek, tedirgin etmek, devamlı hırpalamak."Senin bu hareketlerin beni yiyip bitirdi!"

Yok canım!:

1. Gerçek mi, öyle mi? 2. Hayır inanmam, doğru değil bu!"Yok canım, değil ona gitmek, hiç görmedim bile."

Yok devenin başı!:
"Daha neler, çok abartıyorsun, bu sözlere inanmam" anlamında, söylenenlere inanılmayacağını anlatmak için kullanılır.


Yok pahasına:

Son derece ucuz, değerinin altında bir fiyata, ölü fiyatına."Yok pahasına sattılar evi, yazık oldu."

Yol açmak:

1. Yeni bir yol yapmak. 2. Herhangi bir sebepten ötürü kapanmış yolu açmak, geçilir duruma getirmek. 3. Birinin geçmesi için kenara çekilip geçme önceliği tanımak. 4. Bir olayın başlamasına sebep olmak, öncülük etmek."Onun bu çıkışı özgürlük hareketinin başlamasına yol açtı."

Yola çıkmak:

1. Bir yere gitmek üzere bulunduğu yerden ayrılmak."Sabah erkenden yola çıkacaklarmış."

Yola düşmek:

Bir zorunluluk sebebiyle yola çıkmak, yol almaya başlamak."Çabuk olun, onlar yola düşmüşlerdir bile."

Yola gelmek:

Ters tutumunu düzeltmek, uslanmak, istenilen biçimdeki davranışı kabul etmek."Kaygılanma, eninde sonunda yola gelecektir."

Yola getirmek:

Birinin bir konudaki ters tutumunu düzeltmek.

Yol almak:

1. Çıkılan yolda ilerlemek."Bir saatte epey yol alırız." 2. Mesleğinde ilerlemek."Kaynakçılığa başlayalı çok olmadı ama oldukça yol aldı."

Yol aramak:

Bir meseleye çare bulmaya çalışmak, imkân aramak."Bu çıkmazdan kurtulmak için bir yol arıyoruz fakat bulamıyoruz."

Yol bulmak:

Bir çözüm, bir çare bulmak."İnşallah bir yolunu bulur, öderiz borcumuzu."

Yoldan çıkmak:

1. Bir taşıt bir sebeple yolundan ayrılmak, gitmez olmak. 2. Kötü yola sapmak, doğru yoldan ayrılmak, azgınlığa düşmek."Komşunun çocuğu iyice yoldan çıkmış, ne yaptığını bilmiyor."

Yoldan kalmak:

Gitmek istediği yere gidememek, alıkonmak, bir engel dolayısıyla gecikmek."Çekilin önümüzden, bizi biraz daha oyalarsanız yoldan kalacağız."

Yol geçen hanı:

Hemen herkesin girip çıktığı, uğradığı yer."Sanki bu ev yol geçen hanı, hiç mi rahat etmeyeceğiz kendi evimizde!"

Yol göstermek:

1. Rehberlik etmek, yolu bilmeyene tarif etmek, nasıl gidileceğini anlatmak. 2. Nasıl davranılacağını, ne yapılacağını öğretmek."Benim elimden bir şey gelmez, patrona git, o bir yol gösterir sana."

Yol iz bilmemek:

1. Bulunduğu yerde yabancı olup gideceği yolu ve yeri bilmemek. 2. Görgüsüz davranmak.

Yol kesmek:

1. Birinin geçmesine engel olmak. 2. Issız yerlerde, yollarda soygunculuk yapmak."Düğün alayının yolunu kesmiş eşkıyalar."

Yol tutmak:

Yaşayışını inandığı, doğru bildiği bir düzende sürdürmek."Sen de kendine özgü bir yol tuttun demek!"

Yolu (ayağı) düşmek:

Yolu üzerinde bulunan o yerden geçmesi gerekmek; o yer, yolu üzerinde bulunmak."Sizin köye de yolum düştü, babanı gördüm, sana selâm söyledi."

Yoluna çıkmak:

1. Karşılamaya gitmek. 2. Yolda karşısına çıkmak."Bütün kasaba halkı yeni gelen kaymakamın yoluna çıkmıştı."

Yoluna (rayına) girmek:

İstenilen biçimi almak, gerekli olan şekilde gelişmek.

Yoluna koymak:

Bir işi olumlu bir duruma sokmak, istenilen şekle getirmek."İşlerini kısa zamanda yoluna koymayı başardı."

Yolunu beklemek:

Gelmesini beklemek."Az yolunu beklemedi oğlunun."

Yolunu bulmak:

1. Kanunî olmayan yollardan kazanç sağlamak. 2. Çözüme ulaşmak, gereken çareyi bulmak."Onu razı etmenin yolunu buldum, çabuk benimle gel."

Yolunu kaybetmek:

Hangi yoldan gideceğini bilememek, şaşırmak."Çocuklar yollarını kaybetmişler, tam aksi yönde ilerliyorlardı."

Yolunu sapıtmak:

Kötü yola düşmek, doğru yoldan ayrılmak."Yolunu sapıtmış şu adamı Allah` tan başka kim doğru yola getirebilir?"

Yolunu yapmak:

Bir işi olumlu sonuca ulaştıracak ya da mümkün kılacak girişimde bulunup hazırlık yapmak veya tedbir almak.

Yolu tutmak:

Bir yoldan kimseyi geçirmeyecek biçimde düzen kurmak."Askerler tam teçhizatlı yolu tutmuşlar, bekliyorlardı."

Yol yordam:

Bir şey, davranış ya da yapışın usul ve kuralları."Madem yol yordam bilmezsin neden kalkışırsın böyle bir işe."

Yorgan gitti, kavga bitti:

"Kavga, çekişme, anlaşmazlık nedeni olan şey ortadan kalkınca kavga da sona erdi." anlamında kullanılır.

Yorgunluğunu almak:

1. Yorgun kişi, yorgunluğunu gidermek için dinlenmek. 2. Yorgun birini dinlendirmek.

Yorgunluğunu çıkarmak:
1. Dinlenmek. 2. Yaptığı işten, dinlenmesini sağlayacak iyi bir haber alıp huzur içinde olmak.

Yörüngesine oturtmak:

1. (Uydu) istenilen yerde ve yönde hareket eder olmak. 2. Bir iş yoluna girmek, rayına oturmak.

Yufka yürekli:

Çok duygulu olup olaylardan hemen etkilenip ağlayan, çok acıyan, üzülen kimse."Senin bu kadar yufka yürekli olacağını düşünemezdim.

Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal:

İki davranış, iki kimse, iki karşıt şey arasında bir tercih yapamama zorluğunu anlatmak için kullanılır.

Yumruk kadar:

1. Küçücük, bir yumruk büyüklüğünde ancak (nesne). 2. Küçük çocuk."Yumruk kadar çocuktan dayak yediğin doğru mu?"

Yumurta kapıya gelmek:

Yapılması gereken bir iş için zaman daralmış olmak, iş çok sıkışık zamana rastlamak."Sen hep işleri yumurta kapıya gelence mi yaparsın?"

Yumurtaya kulp takmak:

Hemen her şeye bir kusur bulmak, bahane bulmakta usta olup hiçbir şeyi beğenmemek.

Yumuşak yüzlü:

Kendisinden istenilenleri geri çevirmeyen, kimseyi gücendirmek istemeyen kimse."Yumuşak yüzlü olduğum için mi tepeme çıkıyorsunuz?"

Yuvarlak hesap:

Ayrıntıya girmeden, bir bütün sayıya yaklaşık olarak tamamlanabilen hesap."Aldığımız mallar yuvarlak hesap yüz bin lira tuttu."

Yuvarlanıp gitmek:

Eldeki imkânlar içinde hayat sürmek."Yuvarlanıp gidiyoruz işte."

Yuvasını bozmak:

Ev ve aile düzenini bozmak, dağıtmak, alt üst etmek."Hiç sebepsiz yuvasını bozdu nankör adam."

Yuvasını yapmak:

Birinin hakkından gelmek, hakettiği ceza ya da cevabı vermek."Onun yuvasını yapmak ancak bana düşer."

Yuvasını yıkmak:

1. Birinin eşinden ayrılmasına yol açmak. 2. Bir kimse eşinden ayrılarak aile düzenini bozmak, yok etmek."Zorla kadıncağızın yuvasını yıktılar, lânet olsun onlara."

Yük altına girmek:

Sorumluluk gerektiren, ağır bir görevi kabul etmek."Desene boş yere yük altına girmişiz biz."

Yük olmak:

1. Sıkıntılı bir işi başkasına yaptırmak. 2. Masraflarını başkasına ödetmek."Çocuklarım artık bana yük olmuyorlar."

Yükseklerde dolaşmak:

Elde edilmesi zor şeyler istemek."Yükseklerde dolaşmayı bırak da olabilecek bir şey iste."

Yüksek perdeden konuşmak:

1. Yüksek sesle konuşmak. 2. Meydan okurcasına sert konuşmak. 3. Yapılması güç şeyleri yapacakmış gibi abartılı konuşmak."Bu adam yüksek perdeden konuşmaya bayılıyor."

Yüksekten atmak:

Yapamayacağı şeyleri söylemek."Amma da yüksekten atıyor."

Yükte hafif pahada ağır:

Taşınması kolay, değerli eşya (altın, elmas gibi.)

Yükün altından kalkmak:

1. Üzerine aldığı ağır bir işi başarmak. 2. Gördüğü bir iyiliğin karşılığı olarak bir şeyler yapmak."Onu bu yükün altından kalkamaz sananlar nasıl da yanıldılar."

Yükünü tutmak:

Çok zenginleşmek, para ve mal kazanmış olmak."Kısa zamanda yükünü tuttu bizim komşu."

Yüreği ağzına gelmek:

Birden bire çok korkmak, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi hızlı hızlı atmak."Karanlık ve ıssız sokakta yürürken bir çığlık duydu, yüreği ağzına geldi o an."

Yüreği cız etmek:

Çok acımak, içi sızlamak."Eşinin o hâlini görünce yüreği cı
z etti."

Yüreği çarpmak

1. Korku ve kaygı duyup merak etmek, bu sebeple tedirgin olmak. 2. Yüreği hızlı vurmak.

Yüreği dayanmamak:

Çok acı duymak, acısına katlanamamak."Ailesinin son ferdini de kaybedince yüreği dayanmadı ihtiyar kadının, yatağa düştü."

Yüreği ezilmek:

1. Üzülmek, çok acı duymak. 2. Çok acıkmış olmak."İçim eziliyor, bir şeyler yemeliyim."

Yüreği hop etmek:

Bir olay karşısında birdenbire korkup heyecanlanmak.

Yüreği ferahlamak:

İçi kaygıdan, sıkıntıdan kurtulmak.

Yüreği kabarmak:

1. Midesi bulanmak. 2. Merak, kaygı, korku ve sıkıntı yüzünden derin bir soluk alma gereği duymak.

Yüreği kalkmak:

Heyecanlanmak."Tekne sallandıkça yüreği kalkıyordu."

Yüreği kararmak:

İçine bir karamsarlık, bir sıkıntı çökmek; iyimserliği ortadan kalkmak."Yüreğin kararmasın, onu bulacağımızdan emin ol."

Yüreği katı:

Acımasız, acıma duygusundan yoksun kimse.

Yüreğine (içine) dert olmak:

Birine karşı ya da birinin kendine karşı yaptığı bir davranış sonradan kendisi için acı, üzüntü kaynağı olmak."Ona yemek vermedim ama yüreğime dert oldu."

Yüreğine inmek:

1. Birdenbire ölmek. 2. Büyük ölçüde üzülmek."Bu acı haberi verip de yüreğine indirmek mi istiyorsun?"

Yüreğine (içine) işlemek:

Çok tesirli olmak, derinden acı vermek.

Yüreğine od düşmek:

Yüreği yanmak, belli bir sebep sonucu büyük bir acı duymak, çok üzülmek."Kim ki başkasının uğradığı felâket onun yüreğine od düşürür, işte adam odur."

Yüreğine su serpilmek:

Duyduğu üzüntüyü hafifletecek bir haberle karşılaşmak,
ferahlamak."Demek mahkemeye başvurmaktan vazgeçmiş,yüreğime su serpildi doğrusu, yoksa olayı hemen herkes duyacaktı."

Yüreği küt küt atmak:
Korku ve heyecandan yüreği hızlı hızlı çarpmak.


Yüreği oynamak:

Ansızın heyecanlanmak veya korkmak, tedirgin olmak.

Yüreği (içi) parçalanmak:
Çok acımak, karşılaştığı bir durum sebebiyle çok üzüntü duymak."Zavallının o hâlini görünce içim parçalandı."


Yüreği pek:

1. Korkusuz, yürekli, çok cesaretli. 2. Yüreği katı."Onca insanla baş etmeyi göze alıyor, yüreği pek bir insanmış demek ki."

Yüreği yanmak:

1. Çok fazla acımak. 2. Bir felâkete uğramak."Yüreğim yanıyor, acısını bir türlü unutamıyorum."

Yürükten bağlanmak:

İçten, samimi olarak sevgi ve saygı duymak.
Yürürlüğe girmek: Bir kanun ya da kararname uygulanmaya başlamak.

Yüzünü ağartmak:
Yakınlarının övünç duymasına neden olacak beğenilir bir iş yapmak.


Yüz bulmak:

Kendisine gösterilen hoşgörüden yararlanma yoluna gidip şımarmak, hoşa gitmeyen davranışlarda bulunmak.

Yüze gülmek:

1. Sevimli, çekici görünmek. 2. Yalandan dost görünmeye çalışmak."Yüze gülüp arkadan insanın ekmeğini alır onlar."

Yüze vurmak:

İşlediği bir suçu ya da kabahati birinin açıkça yüzüne söyleyip onun utanmasına yol açmak."Suçunu sakın yüzüne vurup da utandırma onu."

Yüze yüze kuyruğuna gelmek:

Uzun süren bir işin sonuna yaklaşmış olmak.

Yüz görümlüğü:

Güveyin gelinin duvağını açarken verdiği armağan.

Yüz göz olmak:

Senli benli olmak ve birbirinden çekineceği kalmamak, aradaki mesafe kalkmış olmak, lâubalileşmiş olmak."İyice yüz göz olduk, beni artık dinlemiyorlar."

Yüz karası:

1. Utanılacak bir durum. 2. Ailesi, çevresi için utanç verici bir iş yapmak."Ailemizin o yüz karasını hiç kimse görmeye gitmeyecek, anladınız mı?"

Yüz kızartıcı:

Çok utandırıcı hareket veya durum.

Yüz dökmek:

Zorlanarak, utanmayı ve sıkılmayı göze alarak, yalvararak bir kimseden ricada bulunmak.

Yüz tutmak:

Bir şey olmak üzere bulunmak."Hava kararmaya yüz tuttu."

Yüzde kalmak:

1. Derinleştirmemek. 2. Önemli şeyler meydana getirmemek.

Yüzü ak:

Suçu, utanılacak durumu bulunmamak; temiz ve saf olmak."Alnım açık, yüzüm aktır."

Yüzü görmemek:

Kimi şeylere hiç sahip olamamak, onlardan uzak bulunmak."Çocuklar günlerdir et yüzü görmediler."

Yüzü gözü açılmak:

1. Çevresi ile ilişkilerini geliştirmeye başlamış olmak, dünyayı anlamaya başlamak. 2. İyiyi kötüyü, kendine yarayanı ayırt edici duruma gelmek.

Yüzü gülmek:

1. Sevinci yüz hatlarında anlaşılır olmak. 2. Neşelenip sıkıntıdan kurtulmak, feraha kavuşmak."Bakıyorum yüzün gülüyor, sebebi ne ola ki?"

Yüzü kalmamak:

Bir kimseye karşı pek borçlu bulunmak ve ondan artık bir şey isteyecek hâli kalmamak."Bu güne kadar ne istedimse verdi. Artık yüzüm kalmadı, git, isteyebileceksen sen iste."

Yüzü kara:

Utanacak bir durumu olan.
Yüzü kasap süngeri ile silinmiş: Utanacak, sıkılacak, arlanacak yanı kalmamış; arsız.

Yüzünden (suratından) düşen bin parça olmak:

Sıkıntısı, öfkesi ve küskünlüğü yüz ifadesinden belli olmak."Babamın yüzünden düşen bin parça, ne oldu yine?"

Yüzünden okumak:

1. Ezberden değil, yazılı kâğıttan ya da kitaptan okumak. 2. Neler hissettiğini, durumunu yüzünden anlamak."Onun ne mal olduğu yüzünden anlaşılıyor."

Yüzüne bir daha bakmamak:

Darılıp küsmek, bir daha konuşmamak; önemsemeyip ilgisiz kalmak.

Yüzüne kan gelmek:

Benzi beti yerine gelmek, sağlığına kavuştuğu yüzünün kızarmasından belli olmak; soluk rengi geçmek."İki şişe serum verdiler, sonunda yüzüne kan geldi."

Yüzünü ağartmak:

Yakın çevresinin övünç duymasına neden olacak bir iş yapmak veya başarı kazanmak."Uluslararası maratonda birinci gelerek milletin yüzünü ağarttı bu çocuk."

Yüzünü ekşitmek:

Rahatsız olduğunu, hoşnut olmadığını, öfke duyduğunu yüz ifadesiyle belli etmek."Haydi kalk, yüzünü ekşitme öyle, çok kalmayacağız onlarda."

Yüzünü gören cennetlik:

Uzun bir süre ortalıkta görünmeyen kimseler için kullanılır

Yüzünü kara çıkarmak:

Yaptığı bir iş ya da davranışla birini utandırmak, mahçup. duruma düşürmek."Sakın onu gönderme, yüzünü kara çıkarır yoksa, pişman olursun!"

Yüzünü kızartmak:

Birini utandırıp yüzünün kızarmasına yol açmak."Onun utanacağı sözleri söyleyip de yüzünü kızartmadan duramaz mısın sen?"

Yüzünün akıyla çıkmak:

Bir işe girip o işten başarı elde ederek, onurunu zedelemeden, utanılacak bir duruma düşmeden çıkmak.

Yüzü sirke satmak:

Yüzünden hoşnut olmadığı anlaşılmak, asık yüzlü olmak."Baksana, yüzü sirke satıyor adamın."

Yüz üstü bırakmak:

Tamamlanmamış bir durumda, yarı yolda bırakmak."İşleri yüz üstü bırakıp gitti."

Yüzü soğuk:

Ürküntü veren, hoşnutluk vermeyen, sevimsiz,"Aman ne yüzü soğuk adamdı o öyle!"

Yüzü suyu hürmetine:

Bir kimsenin hatırına değer verildiği için."Hz. Peygamber`in yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Allah, bizleri inşallah bağışlar."

Yüzü tutmamak:

Bir şey istemeye ya da söylemeye çekinmek, cesaret edememek."Babamdan para isteyeceğim ama bir türlü yüzüm tutmuyor."

Yüzü yerde:

Alçakgönüllü.


Yüzü yok:

"Bir şeyi yapmaya cesareti yok, öyle yanlışlıklar yaptı ki teklif etmeye utanıyor." anlamında kullanılır.

Yüz vermek:

Her istediğini yerine getirerek şımartmak; yakınlık göstererek, hoş görülü davranarak ölçüsüz hareketler yapmasına sebep olmak.

Yüz yüze bakmak:

Yakın ilişki içinde bulunup, bu ilişkileri bir süre devam etmek."Birbirimize iyi davranalım, epey bir zaman burada yüz yüze bakacağız."

Yüz yüze gelmek:

1. Birden karşılaşmak. 2. Bir araya gelmek."Bu meseleyi yüz yüze geldiğiniz zaman konuşursunuz."

__________________


Canan Şu Anda Forumda.   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Canan'in Mesajına Teşekkür Etti.