Tekil Mesaj gösterimi
Eski 13.07.13, 17:32   #21
SerseriGezgin
Cehennem Yolcusu

SerseriGezgin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2011
Yaş: 33
Konular: 1431
Mesajlar: 7,317
Ettiği Teşekkür: 29585
Aldığı Teşekkür: 32418
Rep Derecesi : SerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Ruhsuz
Standart Cevap: Günde İki Litre Şarap İçiyorum - Tezek(Blog Yazısı)

Chapter; geleceğe tümevarım.

Bu a.. koduğumun şeyi, hep umuttan geçer. Hep umut edersin, gelecek bana güzel şeyler getirecek diye. Bu yüzden geleceği hepimiz severiz. Ne de olsa güzel olacak dimi. Ama yaşam canım benim çaktırmadan bak der. Ben sürünün hikayesini anlatıyorum mutlu azınlığın değil. Bu yüzden a. koduğum çok karamsarsın diye bana kızmayın. Umut edenlerinizden çok azı başarılı olacak. Gerisi elenecek. Şimdi karşımda umutlu bir gençlik var, ve onlara kabullenmesi en zor olanı söylüyorum. Yeğen başaramayacaksın. Çünkü istatistiki bilgiler bunu gösteriyor. Sana hazmetmek kalacak. Ama benim dediklerimi kabullenemeyeceksin, çünkü umut denilen şey olmasa en aptalımız bile, ben başarılı olacağım dermiy di? Çok akıllı olman bir avantajdır ama kazanacağın anlamına gelmez. Ya da aptal olman başarı diye önüne konulan kriterlere erişmene engel değildir. Yani anlamanız gereken farkındalılık bilinci, başarılı olmak için yeterli değil. Daha başka boklar dönüyor arka planda. Bazısı bunu içgüdüsü ile yapıyor, bazısı oyunun kurallarını iyi bildiği için. Ama unutmayalım iyi oynayan kazanıyor.

Benim için zorlu bir gündü, bana ait olan herşeyi bir bavula sıkıştırmak zorunda idim. Limitimde vardı, 20 kilo. Geride kalan yılları 20 kiloya sığdır demişlerdi bana. Çok önemli bir şey olmadıkça eliyordum. Şirinevlerde bir çatı katındaydım. İstanbul iplemiyordu bile parçalanışımı? Gör kimlerin a.. koymuştu benden önce, kimler neler başarmış, ve bazıları acı içinde yanmıştı. İstanbuldan cömertlik bekleyecek zaman değildi. Boğazı görmek için 2 saat otobüse binen insanların olduğu bir yerde, istanbulu suçlamak ahmakça idi. Bu bizim sistemimizdi, ve biz bununla yaşamaya alışmıştık.

İstanbul kendimizi kapattığımız hapishanemizdi. Orda olmamızın sorumlusu bizken, hapishaneyi suçluyorduk. Cezaevinde merhamet dilenirsen, orospu olursun.

Bavulumla, yanıma alabildiklerimle, şirinevlerin yamru yumru kaldırımlarında tak tük ilerliyordum. Ne geride bıraktığım esnaf, ne de o sefalete mahkum olmuş halkın umrunda değildim. Bir daha geri dönme şansımın olup olmadığını bilmediğim, bir kargaşa arkamda kalıyordu. Ama ben tüneli kazıp bitiren, ve güneşe kavuşacak olan mahkumun, coşkusu içinde tünelden gelen ışığı güneş sanarak yürüyordum. Sizinde bildiğiniz gibi bazen ışık trene ait oluyor.

Hapishaneden kaçan insanın azili bir gardiyanı vardır. Defalarca dedim zaten. Ve o gardiyan size hep der, geri dön lan ait olduğun yer orası geri dön. Hep traşlıdır, hep filinta gibidir. Hep saygı duyulacak giysiler içindedir. Sana en acımasız kırbacı vurur. Geri dön orospu evladı, dönmezsen eğer, ölene kadar kalacaksın bu delikte.

Bütün bunlarla yaşamak durumudaydım. Bir minübüste, doruktan aşağı doğru salınıyorduk. Artık kaçmaktan yorulmuştum. Kim yakalayacaksa yakalasın beni, her ne olacaksa olsun. Artık yola gelmiştim. Sistem bana yeterince ödetmişti, teslim olmaya hazırdım. Gücüm kalmamıştı. Madem tadını alamıyordum, lan benim derdimemiydi başarılı olmak. Sal gitsin a.. koyayım, aynı dağdan süzülen minibüs in yaptığı gibi. Sal lan kendini, askere alacaklarsa alsınlar. Alkolik diyeceklerse desinler, eşşek kadar adam olmuşsun hiç birşeyin yok diyeceklerse desinler şal lan kendini azcık. Senin derdin senin dışındakileri doyurmak mı sal lan sal. Vitesi boşa al, koyver gitsin, öleceğiz lan hepimiz öleceğiz derdin ne senin. Sal a..koduğumun salağı sallllllllllll.

He zaten alkol esrar tüm o uyuşturucular bunun için var, senin içinde kaplanı var etmek için var. Oysa sabah yüzünü traş etmeye kalktığında, sal lan sal diyemiyorsun. Oha dün çok içtim kafamda filler sıkıyor diyorsun. Hele bir bak aynada kendine, götün yiyorsa sal de. Ama diyemeyeceksin, çünkü yetişmek zorunda olduğun işin var. Aynadaki kendin boğazlıyor seni, lan a.. koduğumun evladı nereye salıyorsun lan. O kadar kolay mı sanıyorsun lan bunları. Bak bana gömleğim kravatım, traşlı yüzüm. İki kadeh rakı içtin diye adam mı sanıyorsun lan kendini. İyi bak bana ben senin ananı şikerim, sana alkolle iki saat özgürlük verdim diye adam sanma kendini. Bu hayatta benim borum öter. Ağzını burnunu kırmadan adam gibi giyin ve git patronunun tassağını yalamaya devam et. Şimdi sıktır git gözümün önünden.

A... koduğumun günceli çok ağır, ha deyince içinden çıkamıyorsun. Tatilde bile rahat değilim yine benimle yavşak. Elemanlar açıkmış, yahu bir yerde duralım, birşeyler yiyelim diyorlar ama, durulacak bir yer yok. Başka bir çiftliğin önündeyiz, elemanlar tereddüt içinde. Ben lan tamam ben giderim diyorum, görünürde kimse yok, evde kimse var mı diye bağırıyorum, yaşlı bir kadın çıkıyor karşıma, benim kafa dumanlı, onun kafa ise çok yaşlı, aynı kulvarlardayız yani. Şaşkın şaşkın bakıyor bana, ne sıkımı yiyorsun burda diye. Eski kültürümüzün verdiği kuvvetle tanrı misafiriyiz teyze diyorum biraz da yavşakça. Mark evde değil ama gün batmadan gelir, istersen biraz otur diyor. Yalnız değilim arkadaşlar da var diyorum. Şöyle onlar da gelsinler diyor. Elemanlar geliyor, hala cığara çekiyorlar. Teyze üşüldan bakıp, görmemişlikle, tiksinmenin arasında bir bakış atıp içeriye yöneliyor.

Oha karşımda sanki her anını çileyle geçirmiş bir anadolu kadını var. Mark ufukta görünüyor, zayıf çiliz birisi, üstü başı pislik, yüzü kırış kırış, ama hiç aldırmıyor bize, her gece evine aynı dinginlikte gelen kişi sanki. Hepimiz açız, ama kimsenin dili varmıyor, yahu yiyecek birşeyler var mı demeye. Mezardan 2 hafta izin alıp gelmiş gibi duran bu çifte aciz bizi doyurun nasıl diyeceğiz. Mark diyorum biz açız, kaç para ise ödeyelim. Yere doğru bakıp, tavuklarım var diyor. Herkesin gözü ışılıyor, ama tavuk marketten alacağımız kel tavuk değil, öldürmek ve tüylerini yolmak lazım. Grupta bir tartışma başlıyor, ya gidelim ilerde başka bir yer çıkar karşımıza, kimisi de ya saçmalama bu dağ başında başka nere buluruz diyor. Ben yine gönüllüyüm tavuğu seçip kesmek için. Kızlarada söylüyorum şu kaynatın, kaynar şu da kolay olur tüyleri çekmek. Hiç yabancısı değilim tavuk yakalamanın,iki bacağı ile ellerimde, kanatları ile çırpınıyor; kızlar hayatta yemeyiz biz bu tavuğu diyorlar.

Tavuk yine aynı tavuk geçmişimdeki sesi ile gik gik ediyor yine, geçmişteki alışkanlıkla kıbleye çevirip, sağ ayağımla ayaklarına sol ayağımla kanatlarına basıp bozağını avuçlayıp, bismillah deyip bıçağı dayıyorum boynuna. Bir kaç çırpınışın ardından, tavuk yine bizim ölü tavuk ellerim kanlı. Kazandaki şu kaynıyor, atıyoruz tavuğu kazana, bizimkiler ot çekiyor. Bense ince bir gurur içindeyim, tavuğu ben öldürdüm diye. Ama tüyleri kızlar yolaçak kafamda bu var. Mark a dönüp patates soğan domates sarımsak lazım diyorum. Kileri işaret ederek oradan al diyor. Tavuk yolunmaya hazır. Önce itiraz etselerde kızlar işini iyi yapıyor. İç organları temizlemek benim görevim. Nice kurban bayramı görmüş biri olarak, işimi, usta bir kasap havasında yapıyorum. Zaten kimsenin nasıl yaptığımla değil, nasıl yapabildiğimle sorunu var. Bende çok sıklemiyorum birazdan yiyecekler zaten.

Bizim tavuk reyiş aslında sizin civciv reisti. Tavuk olmadan önce civciv di. Ve sizler bir civcivin öldürülmesine çok büyük tepkiler gösterdiniz. Çünkü niye biliyomusunuz, civciv reisin yenilecek kadar eti yoktu, küçük olana bu haşsayiyeti gösteren inciçi kardeşler, danalar ve kuzular boğazlanırken ses çıkarmıyor. Çünkü ısırdığınız da et gelirse öldürülecek kıvamdadır herşey. Civciv reyişiniz var, ama dana yada kuzu reyişiniz yok. Şefkatiniz ancak yiyemeyeceklerinizedir. Onun için o şefkati kıçınıza sokun bi zahmet.

Merhametiniz, acımasızlığınızın var olamayacağı kadar küçük ısırıklarınızda var olabilir ancak. Sizi doyuracak hiç bir şeye merhamet beslemezsiniz, o yüzden civciv reis, sizin kendinize bile itiraf etmediğiniz karanlık yanınızdır. Kedi reyizi de bu bağlamda ele alabilirsiniz. Neyse biz hikayeye dönelim.

Tavuğu parçalara ayırıp, kazana atıyoruz, diğer parçalarla beraber. Biraz önce tavuğa acıyan genç kızların ağzından salyalar akmakta, ve hepsi pisse de yeşek diyorlar. Ne oldu lan 1 saat önceki empatiye nere gitti. Bunu 1997 de ankara haymana daki ross-köytur tavuk yetiştirme çiftliklerine amcamın oğlunu ziyarete gittiğimde anlamıştım. Çiftliğe girmeden üzerimize tulumlar geçirilip, sonra en az 30 sn ilaçlı gaz püskürtüyorlardı bize. Amaç; içeriye mikrop taşımayalım, her tavuk sığabileceği kadar kafes içindeydi, arkalarına dönmeleri bile imkansızdı. Dehşet bir koku genizleri yakan, 1 ayda 1.5 kiloya ulaşacak şekilde besleniyorlardı. Yemler ingiltereden geliyordu, sizinde bildiğiniz gibi safi hormon. Ben çok tavuk kesmiştim, ama orda olanları ağzım açık izliyordum. 24 saat işiga maruz bırakılmış tavuklar, artık yumurta veremeyecekleri duruma gelince, kesim haneye gidiyordu. Kesimhane de kimsenin tavuğu kıbleye çevirip bismillah dediği yok. Hepsi gagalarından bir yere aşılıyor, ve o platform ilerliyor. Karşıda elektrikli bir testere var. Kanatları çırpına, çırpına testereye doğru ilerliyorlar. Kafası kesilen bir süre çırpındıktan sonra kaynar suyun içine giriyor. Ve emekçi kızlar tüyleri yolmak için hazır bekliyor. İşte mutfağınız da ki tavuk kardeşin hikayesi bu kadar. Dog 24 saat isik altında dur hormonlu yemleri ye, yumurtlayamayacak duruma gelince kafanı kessinler. Mutfaklara meze ol. Ha şunu demeyin bana, vejeteryanmışın lan? Yök tavuk reyiş en lezzetli menülerden biri benim için. Ama ben tavuk yerken civciv reyiş diyecek kadar yavşak değilim. Yani en azından kendimi kandırmıyorum. Ha burdan civcivlerde olsun mesajı çıkarmayın, benim amacım ikiyüzlülüğe dikkat çekmek.

Adına artık yahnimi dersiniz başka bir şey mi? Kökü her yani sarmış durumda. Bizim yaşlı çift bile yemeği bekliyor. İftar öncesi ekmeğin bile sucuk gibi kokması gibi bir durum. Mark zuladan ekmek bile çıkartıyor. Orgazmin en şiddetlisi kazanda kaynıyor. Pavlovun köpekleri gibi uygun zamanı bekliyoruz, salyalarımız aka aka. Açlıktan etrafta ne var diye bakmıyoruz bile. Kazan kaynıyor biz izliyoruz. Yetkili benim ve ben söyleyeceğim son sözü yemek hakkında. Tavuk ılık gibi olmuş, tamam gençler hazır diyorum. Herkesin tabağında, yemeği hazır. Tam yiyeceğiz, mark, durun babamıza dua edeceğiz diyor. Sadece filmlerde izlediğim bir sahne, lan ne duası bırak dalalım diyorum içimden. Eleman anlamadığım ve anlamakta istemediğim birşeyler deyip, ardından amen diyor. Hep beraber amen diyoruz. Tavuğun kemiklerini bile eş geçmiyorum. İşte gerçek orgazm, her ısırıkta ayrı boşalıyorum.

İşte o anlardan birisi daha, uzağında kaldığım şeylerin, ileri derecede duyumsanması. Herkes oh süperdi derken, ben çok başka bir alemdeydim. Zevkle açıklanamazdı bu, bu zevkten de öte birşeydi. Yemekten gözümü aldığımda, etrafımda eş gecktiklerimi görüyordum. Ne kadar fakirlerdi lan. Ama tavuklarını paylaşmışlardı bizimle. Para da teklif etmiştik ama, burda para geçmiyordu. Ne verecektik lan biz bunlara. Mark gel beni sık desem sıkı de kalkmazdı zaten. Lan borçlu olupta ödeyememek ne zor bir seymiş. Dedim gençler geceyi burda geçiriyoruz. Zaten cevap verecek durumda bile değildiler. Mark a dönüp arabada uyuruz size zararımız olmaz dedim. Sandalyesinden ayağa kalktı, elini cebine soktu, ben birşeyler söyler diye bekliyordum, dışarı çıktı. İster istemez teyzeye döndüm, boşver cevap vermiyorsa kalın. İstemeseydi zaten git derdi dedi. Lan anadoluyu çok uzakta bıraktım sanıyordum. Ama karşımdaydı, sesini çıkarmayıs evet demekti burda da.

Dış kapının ışığı altında ince bir dal gibi duruyordu mark. Gidip te konuşmaya çalışırsam cevap vermeyecekti. Zaten bende o an ın üstüne cesaretimi toplayamadım. Götüm yemedi neyin var genç demeye. Zaten o da meraklı değildi anlatmaya. Yaşadıklarını yere bakarak, tahmin şansımı kullanıyordum. Ne kadarı doğru allah bilirdi. Teyze bizim gençlere uyuyacak yerler ayarladı. Ben minibüs ta üyümak zorunda kalacaktım. Mark ın belki binlerce kez kat ettiği yoldan yürüyerek, tr de hiç tanık olmadığım börtü böceğin senfonisi eşliğinde, arabaya yöneldim. Kapıyı açtım ve eşiğine oturdum. Nerden nereye, hadi götün yiyorsa bu böcekleri anla. Herşey ne kadar yabancı geliyordu. İçerde bıraktığım anadolu içtenliğinden öte her şey yabancı idi. Böceklerin sesi bile. Dedim yok panik atak geçirecek lüksün yok burda kendine gel ve toparlan. Aklımdan geçmedi değil, bir kangal köpeğim olsun. Burda olayım, geceleri bu böcekleri dinlemek benim sorunum olsun. Bir duraktaydım, susurlukta tost yiyip ayran içmek gibi değildi. Yarın güzel bir gündü, çünkü mark bana çiftçilikten dem vuracaktı.

Karga bokunu yemeden uyanmıştı mark, bende uyandım. Etrafımdaki dağları ormanları yeni yeni farkediyordum. Böcekler hala susmamıştı. Kuşlarda katılmıştı onlara. Beraber yürüyorduk, çalıların arasından. Bana bak buraları nasıl adam ettim diyordu. Kafam güzel değildi, dişlerimi gıcırdatarak dinliyordum onu. Oysa alkollüyken anlatsaydı olmazmıydı. Sallana, sallana sindire, sindire dinlerdim. Bana sabırdan bahsediyordu. Aklıma kayısı ağaçlarını sulamak zorunda kaldığım günler geldi. Bilenler bilir her kayışı ağacının büyük bir göleti vardır. Ve siz o göleti şu ile doldurmak zorundasınızdır. Dedem herşeyi anlattı bana. Ok dede yapacağım dedim. Hortumdan gelen su çok az di. Ve gölet dolmak bilmiyordu. Ergenliğin verdiği heyecanla hortumun başına gittim. Oha şu az geliyordu hortumun önünü açtım. 1 saat sonra zaferler kazanmış gibi köydeydim. Dedem bana baktı. Niye geldin dedi. Hepsini suladım dede dedim. İyi dedi doğruldu yola düştük. Bahçeye vardık. Hepsini suladın mı dedi. Evet hemde hepsini. He iyi dedi. Biraz ilerledi bir kayışı ağacının dibinde durdu. Kendinden emin bir şekil de bah hele buraya dedi. Bastonunu soktu çamurun içine, eşeledi, madem suladın bu ağacın altı niye kuru dedi. Bir başka ağaca geçtik aynı sonuç. Çamuru kaldırınca altından kuru toprak çıkıyor. İyi bir şey yaptığımı sanıyordum ama yeterince sabırlı değildim. Beklemelisin toprak suyu eminceye kadar. Yoksa suladığın şey gözlerin olur dedi. 1 ağaç için 1 saat beklemem lazımdı. Çiftçilik dedikleri şey buydu. Hortumla 1 saat gölgesinde durmazsam kayısı meyve vermiyordu. Yaş 13 idi. Ama ders alınmıştı. Usul usul sulayacaksın. Yoksa suladığını zannedersin.

Kendini yaşayamayan başkasına göz kulak kesilir. Bu yüzden her ayrıntı, belki benim kontrolüm dışında işleniyordu beynime. Başkalarının yaşamlarını onlardan iyi biliyorum diye kendime bir pay çıkarıyordum. Oysa ne zavallı bir avuntu, kendi olamayanın, başkalarının yaşadıkları üstüne analizler yapmaya çalışması. Mark ın tarlalar da yetişen meyve ve sebzeleri vardı. Benim neyim vardı? Ne üretmiştim. Bakıp ta işte bu da bana ait diyebileceğim neyim vardı. Ev araba almaktan değil, ne ürettim den bahsediyorum. O koca tarla içinde küçüldükçe küçüldüm. Dünyaya bıraktığım bir domates bile yoktu. Önümde yürüyen yaşlı amcayı hayranlıkla izledim. Sabrın cennetindeydik, elimi bir domateşe attım, çekinme kopar dedi. Isırdım, mutlu oldu. Çenemden domatesin suyu akarken, ısırdığım şeyin, mark ın var oluşunu olduğunu hissediyordum. Kendini bedenine hapsetmemiş, bir ot gibi yaşamamış üretmişti. Domates de olsa mark ın yarattığı mark dışında var olan şeyler vardı.

Minübüs teydim yine, tavuğun borcunu ödememiştik, ama belki yalnızlıklarını paylaşmıştık az da olsa. Yiyecek bir şeyler de vermişlerdi bize. Önümüzde bir kasaba vardı. Dağdan şehire ındıkçe insanın hayvanlaşacağını test etme fırsatı bulmuştum. Dağda olan paylaşırken, şehirde olan karşılık istiyordu. Surgulu kapı birden açılınca, bizim elemanlardan biri uyan ulan geldik dedi. Uyku mahmurluğu ile kalkıp etrafı kolaçan ettim. Esnaf aynı bir tr kasabasında ki gibi, kapıda sandalyelerde oturuyordu. Ve hepsinin gözünde biz burda yabancıları sevmeyiz bakışları vardı. Yabancıların sevilmediği yerde, ev sahipleri ile iletişimi kuran tek bir şey vardı o da para. Biz alışverişe başlayınca hepsi sever oldu bizi. Ben alkol zulama baktım. Ne olur olmaz diye biraz daha almaya karar verdim. Elemanlardan biride bar da bulunan kumar makinasında para kazanmaya çalışıyordu. Bar buram buram esrar kokuyordu. Zaman durmuştu sanki kasaba da, insanlar bize bakıp bir şey söyleyecek olsalar bile söylemiyorlardı. Kollarını kaldıracak halleri yoktu sanki. İnşaat izleyen türk gibi bize bakıyorlardı. Usuldu herşey, çok usul.

Kızlar el işi hediyelik eşyalar aldılar, ben alkolümü aldım. Biraz yiyecek ve benzin aldık. Bir süreliğine döndürdüğümüz yaşama geri dönüyorduk.

Hani hepimizin hayali vardır, bırakıcam lan buraları, işsiz bir yere yerleşicem. Herkesten herşeyden uzak olacağım diye. İşte onları arkamda bırakıyordum. Belkide olmayı istediğim konumda oldukları için onlara derin anlamlar yüklemiştim. Belki değil, cevap buydu. Olmak istediğim yerde onları görünce, bana belkide gereğinden derin göründüler. Gündelik yaşama dönmek için sebeplerim neydi, yada beni bağlayanlar neydi. Bunları düşündüm. Çocukluğumdan beri bana büyüyüp adam olacaksın deniliyordu. Ve ben anlamıştım ki artık adam olmak istemiyorum. Kendim olmak istiyorum. Üzerime geçireceğim üniforma beni mutlu etmeyecekti. Bana aşıladıklarında yanlış olan birşey vardı. Lisede 5 gün okula giderken hafta sonu da dershaneye gidiyordum. Hiç isteyerek gittiğimi hatırlamıyorum. Bedenim dershane de olsa da beynim başka yerleydeydi. Sebep neydi? Sınav var kazanman lazım. Hiç bir şey benim seçimim değil, önüme ne engel konduysa aşmam lazım. Galiba panik atakların çıkış noktası bu oldu. Yani başkalarının dünyaların da varolmaya isyan.

Sonuçta kendimleydim ama bu noktaya hayatım sıkilerek varmıştım. Yani sürüye uyamamanın bedeli. Geçmişe dönüp ödediğim şeylere bakınca, bari sürüden biri olsaydın, mutlu olurdun dedim kendime. Ama ok yaydan çıkalı çok olmuştu. Ok yaydan bir çıktı mı, sorun artık alıcının olur. Geçmişten bu şekilde fırlamıştım geleceğe ise umut beslemeyecek kadar keskinleşmiştim artık. Geçmişimin çamurunu, gelecekteki kör umutlarımda yıkayacak kadar salak değildim. Bildiğim bir şey vardı o da zamanın sürekli ilerlediği.

Bir sigara uzatın lan dedim. Yol boyunca sustuğum için, biraz endişeyle bir sigara uzattılar. Camdan kafamı çıkardım rüzgarı hissederek gözlerimi kısmadan akıp gidene bakmaya çalışıyordum. Ne kadar uzun süre olmuştu bunu yapmayalı. Dejavu buydu işte. Sanki bu ani daha önce yaşamışım gibi geliyordu. Evet yaşamıştım ama o kadar uzun zaman olmuştu ki, sanki başka bir yaşamda bunu yaşamış gibiydim. Yaşam neydi lan, biz neydik, bizim elemanların ki yaşamsa benim ki ney di?

Hayat plan yaparak geçirdiğim süreler toplamıydı. Denemekten ziyade sürekli plan yapmayı seçiyordum ve bir şekilde erteliyordum birşeyleri, yanlış yapmaya cesareti olmayanlar, kenardan izlemeye mahkum olanlardır. Kendime yanlış yapma fırsatı vermemiştim. Dünyadaki en büyük korkaklardan biriydim, yanlış yapmaya götüm yemiyordu. İşin ironik yani, standartı yanlış yapmadan terk etmiştim. Belki de yanlış yapma korkusu beni buraya itmişti. Her ne olursa olsun ben artık mutluydum, bir daha da geriye dönme niyetim yoktu. Kravat takip, sadece imajıma endeksli şeyler yapamazdım. Bilmiyorum belki yazdım ama hatırlamıyorum. Bir zamanlar bir reklam vardı. İmaj hiç bir şey susuzluk herşey diyordu. Oysa tam tersiydi, susuzluk hiç birşey imaj herşey. Hepinizin kıçında aynı marka pantolonlar varsa bilinki imaj herşey. Ama komik olanı bunu sürü şeklinde yapmanız. Yani moda denen şey herbirinizde aynı refleksi geliştirmekte. Yani imaj yapanların işi zor değil, zaten herkes birbirini kopyalayacak kişiye özel çözüm sorunları yok.

Psikolojide böyle bir alan, sürüye uygun çözümler var. Size özgün çözümler sunacak doktor aramanız yersiz. İstisnalar kimsenin sıkinde değil. Sürüye uygun reçeteler ve terapiler alırsınız işinize yararsa yarar. Yaramazsa sıkımden assa kasımpaşa. Ha karşınıza freud çıkar onu bilemem ama genel geçer budur. Ezberlediklerini size okurlar, yerse diye, yemezsen zaten kendinlesin demektir.

Param olsa da çözüm alamayacağım bir dünya da yaşadığımı biliyordum. Çözüm diye bir şeyin de olmadığını biliyordum. Eğer öleceksek neyi çözecektim ki, öleceğiz lan öyle yada böyle. 3 yıl önce 30 yıl sonra. Yaşlıyken oh süperdi haydi oleyim bari diyenimiz yok. Ürettiğimiz çözümler kısa vadeli, zaten gençliğime gidip, lan orospu evladı çok yaşaşan 80 yıl yaşayacaksın derdin ne? Sınavı da seni de şikerim demek isterdim. (liseliler siz bana bakmayın çalışın üni sınavına) bunları daha öncesinden idrak etmiştim. Ama farkındalılık bilinci ölümden korkmayı engellemiyor.

Hayat önemsiz, zaten gideceğiz hiç bir şey umrumda değil. Etrafımda gördüğüm herkes ölecek. Ve hepimiz sonsuza kadar yaşayacağımız hissindeyiz. (au ya gelmeden önce) yer beyazıt, tramvay bekliyorum, terlemiş durumdayım. Elimle yüzümü gözümü silerken, boğazımda tam gırtalağımın orda daha önce hissetmediğim birşey var, biraz daha yokluyorum. Oha kist, sıcak bir ter basması durumu, evet elimle gayet iyi hissediyorum. Hassıktır kanser. Lan daha au ya gidicem. Lan herkes ölecek, tramvaydayım, elim ister istemez tekrar yokluyor. Tüm o varoluş felsefesi püf olup uçuyor. Panik atak da değil bu, bu sefer kesin gidiciyim. Sene 80 lerin ortası, çocukluk arkadaşım var. Adı nejmıye, sivasın bir ilçesindeyiz, tehsis kan kanseri, kemoterapiden sonra ne saç ne kaş var. Her yeri şişmiş. O gözümün önüne geliyor. Öldükten sonra, evlerini ziyaret edişimiz var aklımda, elektrikler kesik olduğu için mum ışığında oturuyoruz. Bende gidiyorum lan, bu sefer panik atak değil. Oha lan ciddi bir hastalığım var. Hiç bir filozofun aforizması bu korkuyu dindiremiyor. Hani yaşam gereksizdi? Bu got korkun ne?

Doğan hastanesindeyim, ultrason sıkıyle bakacaklar. Önce doktor yokluyor. Yök yok bu guatr değil diyor. Başka bir ter basması. Eleman jel i sürüyor boynuma. Heyecan yapmamam için benimle konuşmaya çalışıyor. Doktor bakıyor.Yağ Kitlesi buyurse alırız diyor. Büyüdü de ********, ama şimdilik zararsız. Kalk lan evine geldik diyorlar. Geziye gitmek kolay da pislikleri toplamak zor iş.Bahçenin Önüne yiğiyoruz benim, eşyaları. Tavuk reyişin tüyü çantada mı diye bakıyorum. Tamam herşey yerinde. Para hesabı felan yapıyoruz, haydi herkes evine…

Madem ahlak dedin;

Burdan devam edelim ne de olsa bu organik bir hikaye, yön verme şansınız var yani.

İnsanın en büyük hapisanesi kendi vicdanıdır. Fiziksel anlamda özgürlüklerini sınırladığımız bir insanı, kendi hapisanesine kapatmazsak, yaşamını o dört duvar arasında yine kendi var oluşuyla sürdürür. Birini öldürürsen 30 yıl içerde yatarsın dedik. Bunu engeleyebildik mi? Ceza evleri ahlak anlayışlarınızın ürünüdür. Ve hepsi tıka basa dolu. Bize öğretilen bu ahlak ve bunun içinde kalmazsak ceza çekecek oluşumuz, bizi engelledi mi? Hala insanlar birbirini boğazlıyorsa, ahlak diye önüne konulan şeyi sorgulamak lazım. Sürü yapmaya çalıştığın bir toplulukta, ahlak; içinde kaldığın sürünün kurallarıdır. Sürü yerine birey yetiştirmeye çalışırsak, kendini hisseden, evrenseli de yakalayacaktır. Sürüde kalmak için kırbaç yiyen herkesten, ahlaklı olmalarını beklemek ahmaklıktır. İnsanları bir kendi haline bak, illaki doğruyu bulacaklardır.

Öncelikle, bitmemiş bir hikayeye böyle bir eleştiri getirdiğin için teşekkür ederim. Söylediklerine bir bir cevap vermeye çalışacağım. Ama bazıları ciddi elle tutulacak şeyler olmadığı için eş geçeceğim.

Öncelikle seni bir arada sürü şeklinde tutmaya çalışan sisteme göndermelerim seni neden bu kadar gerdi anlamadım. Bu sistemden memnu musun? Yani birileri herşeye sahıpken birilerinin çöp karıştımasını sorgulamak seni neden geriyor.

Panik atak (bozukluğu) hakkında akedemik kitaplarda bulabileceğin bir istatiksel bilgi vereyim sana, her 10 panik hastasından 2 sı bunu ömür boyunca yaşar. Yani ulan çok cesaretli olacağım herşeyin üstüne gideceğim demen, bunun için yetmez. Çünkü senin de dediğin gibi bu genlerinde vardır. Hergün ben savaşıyorum bununla merak etme.

Civciv öldürme, ve bebeklere tecavüz konusunda direk g..den anlamışsın. İnsan merhametinin nerde başlayıp nerde bittiğine dikkat çekmeye çalıştım. Bebeğe tecavüz edenle civciv kesenin bir farkı yok. Senin bakış açınla bu hormonsal, yani içgüdülerimiz hormon, madem öyle bu adamları niye suçluyoruz. Bunu senin gibi genetik bakış açısı ile ele almak lazım. Eş geçtiğin şey insanı var eden şey, genetik var olsunun yanında sosyo kültürel çevresidir. Genlerinin bilgisi değiştirilemiyor (şimdilik) ama beynine yüklenen değerler etrafındaki sosyal çevrenin ürünü. Umarım burdan bir sonuç çıkarırsın.

Öğretmen konusuna gelince, benim direncimi ölçmek neden onun sorunu olsun. O sevdiğin öğretmeni okuldan da attılar. Sebep ben değilim kendi yanlışlarının toplamıydı. Birisi benim direncimi ölçecekse o kişi ben olmalıyım. Biraz psikoloji okuduysan, bunu kendi dışımdakiler yapmaya çalışırsa, ben çok daha bokun içine girerim. Yani bu benim irademle olmalı.

Evrimin zayıf halkası olduğum konusunda biraz salaklık etmişsin, bu konuda çok uzun uzadıya yazmayacağım. Çünkü sen evrimi salt hayvanın evrimi olarak almaya çalışmışsın. Bilişsel evrim konusunda birşeyler okumanı salık veririm. Yani neden bilinç var oldu konusunda birşey okursan, belki anlarsın beni.

Ha dedelerimin de benim gibi kaçtığını nasıl çıkardin bunu anlamadım. Burda zaten elle tutulacak bir şey yok. Hiç dokunmuyorum bile.

Hastalığını yenmene çok sevindim. Umarım tekrarlamaz, çünkü tekrarlama olasılığı çok yüksek. Kendini çok inandırma yendim diye. Sonra çok üzülürsün. Yanlış anlama amacım seni korkutmak değil. Bir daha karşılaşırsan aynı direnci gösteresin diye. Ben alkolü hastalığı yenmek için almıyorum.

prüde cd satmak cesaret değil demişsin. İstersen git bir kendini sina orda.

Neyse yeğen seninde dediğin gibi yaşın biraz küçük, cesaretle bazı şeyleri karıştırmış gibisin, kendimi dışlanmış hissetmem senin çıkarımın. Sürüyü izlemek cesurluk değil korkaklık örneğidir. Seni sürüde neler tutuyor iyi bak. Taa başlarda bunalımın tanımını yapmıştım, pek okumamışsın. Ben aslında kendimden kaçışımla başlayıp, sonra nasıl sürü dışında kendimi bulduğumu anlatmaya çalıştım. Sürü dışına çıkışım, bilinçli bir hamle değildi. Hep söyledim orda olsam çok daha mutlu olurdum. Ama işte burda mutluluk tanımı ortaya çıkıyor. İkimizin mutlu olduğu şeyler kesinlikle aynı değil. Olmak istemeye çalıştığımız şeyler farklı olduğu için, tadımlarımız da farklı olacak. Yani kendi dünyanın kuralları ile beni yargılama kardeş, çok farklı bir boyuttayız. Sen orda mutlu isen ne güzel devam et. Ben yanıma gel demiyorum.

X..x ve şarap satın alabileceğin legal şeyler, madem zararları var. Git o sahip çıktığın sisteme de ki niye satıyorsunuz bunları. Ha senin baktığın evrimsel açıdan bakarsak, beni okuyup kendini alkole verecek olan varsa zaten zayıf olandır. Bırak elensinler lan, geriye senin gibi tertemiz çakı gibi delikanlıların dünyası kalır.

Herneyse burda polemiğe devam etmek istemiyorum. Bende zaten bu hikayeyi bitirmek istiyorum. Senden ricam, eğer çok cevap verme isteği hissedersen pm at yada başka başlıkta devam edelim.

Mutluluk sahip olduklarınızsa ve sahip olduklarınız ancak bu kadarsa acınacak haldesiniz demektir.

Yaşamın size sundukları sizi mutlu edebiliyorsa. Mesela bir evi kiralamanın bir evi almaktan farklı olduğunu düşünüyorsanız aslında almış olduğunuz evin size ömrünüz boyunca kiralandığının farkında değilseniz. Ortada sorun var demektir.

Sahip olduğunuz her şey kiralık aslında. Çünkü kiralık olan ömrünüz! Bir evi satın aldığınızda onu sonsuza kadar sizin olacakmış gibi hissetmeniz, vasiyet denen şeyle mümkün kılınmış. Vasiyet size ait olanı bir sonrakine gönüllü olarak bırakmaktır. Aynı genlerinizi bıraktığınız gibi, işte zaten o satın almadaki huzur buradan gelmekte. Satın alışınız devamlılığınızın bir parçası.

Güce ve paraya olan tutkunuz sizden sonrakilerine bir şeyler bırakmak istemenizden kaynaklanmakta. Yasama en çok sahip çıkan en büyük hazzı alacaktır. Bu açıktığında bir bisküvi için taklalar atan bir köpek olmaktır. O taklayı attığınızda yaşam size bisküvisini verecektir. O bisküvi ise kısmi huzurdur. Ne yazık ki size mutlak huzuru verecek kadar bonkör değil, ama o varmış gibi sizi kandıracak kadar akıllı.

Karnı doyması için taklalar atan köpek yine açıkacaktır. Yaşam tarafından bir süre başı okşananlar, yine okşanmak isteyecektir. Hep huzuru yaşadığınız bir yaşamın ne değeri olurdu ki sizin için?

Öleceğinizi bile bile huzurun peşindesiniz. Bazen koşullar o kadar ağır ki içinizden biri öldüğünde huzura kavuştu diyebiliyorsunuz. Buna aslında huzursuzluktan kurtuldu demek daha doğru olur. Yaşadığınız müddetçe çok küçük huzurlar için çok büyük bedeller ödeyeceksiniz. Elde edilemeyen huzur hep tatlı gelecek. Oysa buraya kadar yazdıklarımı iyi analiz ederseniz, yaşam denilen şeyin huzura karşılık gelmediği apaçık ortada. Yaşam da huzur olmaz, bu yaşamın var oluşuna ters bir durum. Yaşamdan huzur sağlık mutluluk beklemek ahmakçadır. Çünkü yaşamın size sunduğu şey ölümdür. Bu ölüme de bütün bunları kaybederek düşersiniz. Mutlu ölüm yoktur kimse huzurlu ölmez. Ölümlerimizin bir sonrakilerin ayakta kalması için var olması. Ve bizlerin onlara bir şeyler bıraktığımızda ki anlık huzurumuz. Görevimizi yerine getirmiş olmamızın baş okşanmasıdır.

Her yaşadığınız saniye, sizi yaşamdan çıkaracak olan ölüme bir adım daha yaklaştırıyorsa, huzurluyum yalanı ile kendinizi kandırmayın. Huzurlu değilsiniz, aldığınız her nefes ölüme gebe. Ve aldığınız her nefesin son olma ihtimali olduğu bir yerde huzur kandırmacasına kanmayın.

__________________











Geçen zamanın cevapları, bugünün sorularına ışık vermiyor, geleceği de belirsiz kılıyor.

SerseriGezgin Şu Anda Forumda.   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz SerseriGezgin'in Mesajına Teşekkür Etti.