Tekil Mesaj gösterimi
Eski 31.08.13, 15:03   #2
Dilaver
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 413
Mesajlar: 3,680
Ettiği Teşekkür: 18755
Aldığı Teşekkür: 20033
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Bir Devrim Hareketi ''Özsoy Operası''






“Özsoy”, Ahmet Adnan Saygun’un daha 27 yaşındayken ve 2 ay gibi akıl almaz bir sürede bestelediği Cumhuriyet tarihimizin seslendirilmiş ilk opera eseridir.

Librettosu Münir Hayri Egeli tarafından kaleme alınmıştır. Üç perdelik, dramatik türde bir opera olarak bestelenmiş olmakla birlikte, 1982 yılında Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü nedeniyle, tam 48 yıl sonra tekrar sahnelenmesi gündeme geldiğinde Saygun, bu 3 perdelik operayı, bir perdelik özet hâline getirmiştir.

“Özsoy”un üvertürünün başlangıç akorlarında, bestecinin çok sağlam ve özgün müzik karakterinin şaşırtıcı olgunluktaki ilk izlerini görüyoruz. Daha ilk akorlarda eserin mistik yapısını hissetmek mümkündür. Bu sade ve yoğun anlam yüklü yapı dikkat çekicidir.

Saygun’un daha sonraki dönemlerde bestelediği eserlerde yer verdiği halk ezgilerinin yoğun ve karmaşık armonik yapısı bu eserde görülmemektedir. Buna karşılık tonal müziğin vardığı en yüksek doruk olan, Wagner’in müziğinde rastladığımız yoğun derinlik ve müzikal ifade, âdeta yıllar sonra Saygun’un müziğinde karşımıza çıkmaktadır. XIX. yüzyıl romantik akımının esası olan ve Wagner’in zirveye ulaştırdığı, dramın müzikle ifadesine (Gesamtkunstwerk), Saygun yeni bir boyut katmıştır. Doğunun duyarlılığını getirmiş, müziği Wagner’in bıraktığı yerden yeni renk ve akorlarla geliştirerek, doruğa ulaştırmıştır.

Özsoy’u Yazma Düşüncesi

Librettosu Münir Hayri Egeli tarafından yazılan “Özsoy”un ana fikrini bizzat Atatürk vermiştir. İran Şahı’na bir “opera” izlettirme fikri Atatürk’ün aklına nereden gelmiş olabilirdi?

Ahmet Adnan Saygun’un anlatımından dinleyelim:

“Öyle sanıyorum ki iki düşünce O’nu bu arzuya itmiştir. O sıralarda kendisinin İran ile yakınlaşmayı, iki devlet arasında sağlam bir dostluk kurulmasını istediği anlaşılıyordu. Biri çoğunlukla Sünnî, öteki çoğunlukla Şiî mezhebine bağlı bu iki devlet, yüzyıllar boyu düşmanca bir komşuluğu sürdüregelmişlerdi. Atatürk, işte bazen açık bazen kapalı olan bu düşmanlığı dostluğa çevirmek, bunun için de din ve mezhep konularını bir yana itip, iki milletin öz kardeşler oldukları fikrini, bir İran efsanesine dayanarak ileri sürme düşüncesine kendini kaptırmış olmalıdır. Atatürk, böyle bir fikri, Şah ile karşılıklı söyledikleri nutuklar sırasında da ortaya atabilirdi. Fakat, sahnenin hareketinden ve musıkinin gücünden yararlanarak, bu fikri bir sanat havası içinde işlemenin, heyecanla beslenen duygular üzerinde büyük etkisi olacağını düşünmüş olmalı idi.

Nitekim, 19 Haziran 1934 tarihinde, Ankara Halk Evi’nde yer almış olan ilk temsilin hemen ardından iki devlet başkanı Dışişleri Bakanlığına giderek orada Türk - İran dostluğunun temelini atmışlardır.


İkinci düşünceye gelince; Atatürk her halde yine bu Türk İran dostluğu bakımından Şah’a büyük bir itibar göstermek ve onu mümkün olduğu kadar etkilemek istemiş olsa gerektir. Nitekim Şah’a elbetteki Türkiye’nin şehirlerini, o zaman var olan bir iki fabrikasını gösterebilecekti, fakat bütün bunlar İran’da da vardı veya olabilirdi. Ama bir musîkili sahne eseri Şah için yepyeni bir şey olacaktı. Gerçekte bu, kendisi için de yepyeni bir şeydi.
Daha önce tek sesli geleneksel Türk müziğinin bestecinin genellikle kendi bireysel duyarlığını, acısını, kederini dile getiren lirik yaklaşımlardan, duyarlıktan ibaret kaldığını söylemiştim. Bu da kuşkusuz bir anlatım unsuruydu. Ama öteki şiirsel unsurlar da vardı.”

Ünlü müzik bilginimiz Cevat Memduh Altar sıralıyordu:

“Yalnız Lirizm ile iş bitmez. Onun yanında hayatın her şeyiyle kendisi, hayat gerçeğinin acımasız dorukları olmanın niteliğini taşıyan: Mitoloji, mitolojik-epik, dramatik ya da trajik duyarlıkların, işlenecek konunun özelliklerine uygun oranlarda rol almaları zorunludur ve bunları tek sesli bir müziğin salt melodik yapısı içinde değerlendirmek imkânsızdır. Sanatçının eserinde, yukarıda geçen şiirsel unsurları algılayış gücü ve işleyeceği konunun karakteri gereği biçimlendirebilmesi; ancak çok sesli tekniğin oluşturabileceği, zengin olduğu kadar karmaşık da olan bir anlatım dokusu içinde mümkün olabilmektedir. Bu işler için, operaların, senfonilerin, senfonik şiirlerin, eşlikli ve eşliksiz büyük çaptaki koro eserlerinin meydana getirilmeleri gerekmektedir.”


Atatürk’ün müzik reformundan beklediği de budur; bu sebeple kendisi “Özsoy”da olduğu gibi, bu konuda ilk ve en güzel örneklerin verilmesine ön ayak olmuştur. Atatürk’ün fikir babası olduğu “Özsoy”un, 19 Haziran 1934 günü dağıtılan broşürünün 3. ve 4. sayfasında yer alan görev dağılımı belgesel önem taşımaktadır.

Bu görev dağılımını şöyledir:





Özsoy Destanı


3 Perde 12 Tablo

Yazan ve Sahneye Koyan: Münir Hayri

Besteleyen ve Orkestra Şefi: Ahmet Adnan

Orkestra: İstanbul Konservatuvarı yaylı sazlar heyetiyle Riyaseti Cümhur Bando Heyeti

Dans ve Korografi : Selma ve Azade Selim Sırrı

Sahne : Hami
Dekor ve kostümler : Mahmut - Galip

Koro İdaresi : Muallim Halil Bedi, Mediha Adnan.

Koro: Ankara Kız lisesi, Ankara Kız ortamektebi, Ankara Beden Terbiyesi Enstitüsü talebesi

Konduit : Şevket

Suflör : Enver Necip


Rol Bölümü

Ozan ...................................Hamdi Selçuk
Baş Şaman ........................Salih Bey
Köse Ağa .................................. “
Birinci Bey..........................Fethi Bey
Züppe.........................................“
İkinci Bey...........................Kemal Bey
Bir Zabit .................................... “
Kaymakam................................ “
Felekler
“...........................................Nigar Hanım
“...........................................Muhsin e Hanım
“...........................................Muazze Hanım
“...........................................Yıldız Hanım
“...........................................Nüzhet Hanım
“...........................................Nimet Hanım
Feridun..............................Gazi Terbiye Enstitüsü Muallimlerinden Nurullah Şevket Bey
Ses .....................................Gazi Terbiye Enstitüsü Muallimlerinden Nurullah Şevket Bey
Hantun(UluAnne)............Konservatuvar Muallimlerinden Nimet Vahit Hanım
Ahriman ...........................Süleyman Bey
Ayşım................................İstanbul Konservatuvarı Talebelerinden Semiha Hanım
Mehmet.............................Gazi Terbiye Enstitüsü Muallimlerinden Ö.C.Bey
Bir Köylü...........................Bedri Bey
Sarıklı........................................“
Politikacı...........................Hayati
Tembel Sefih
Bedbin................................Semiha Hanım

Danslar: Selma ve Azade hanımların idaresinde Kız Lisesi ve Orta mektebi talebelerinden Perran - Leyla - Vesamet - Belkıs - Nedret - Enise - Melahat hanımlar.


Perde açıldığında sahnede görülen ozan, ezelî Türk yüceliğini sayıp dökeceği destanına koyularak dinleyicilerin hayalini kırk bin yıl evvelki Feridun’un ülkesine çeker. Bu tiradda Atatürk’ün ulus, din, devlet konularındaki görüşlerine ışık tutulmaktadır. Arpın büyülü melodisiyle ozan tiradını seslendirmeye başlar :

“Ben ne puta tutkunum, ne de yâre vurgunum,

Ne bir sevgi bilirim, ne bir yüze vurgunum.

Ne koşmaya inanır, ne de bir süs ararım,

Ne bir sevgili tanır, ne bir yara sararım.


Elimde destanımla yalnız hakka bakarım.


Doğruyu anlatırım, gönüllere akarım.


Gönlü açık olanlar beni elbet severler.

Tanıdınız mı beni? Bana ÖZOZAN derler..


Dizelerinde Asya Türklerinin eski inancı, Şamanlıktan hak dinine, İslâma geçiş vurgulanmaktadır. Son bölümde ise tasavvuf felsefesinin büyük ozanı Yunus Emre ile bir bağlantı kurulmuştur. Gönül gözünün açık olması deyimi, tasavvufta, ilâhî aşkın tanımlamasıdır.

Tiradın devamında, yeni milletin kültür yapısı betimlenirken kaynakların, Batıdan veya Doğudan değil, kendi tarihimizden alınması gerekliliği vurgulanmaktadır:

“Ben, ne Homeros gibi; hayali yavuzları,


Tanrılarla sevişen güzel kızcağızları, anlatmaktan hoşlanır;


Ne de eski Fin’lerin Kalavala’sı gibi,

İnsanlarla cinlerin
döğüşünü süslerim, hayal enginlerinde
...



Ben Firdevsi değilim,


Kendi dar anlayışımdan, güzel renkli savaşlar yaratıp,


İnlerinde uyuyan arslanları kamçılamam.


Ben vatan yavuklusu ozanım,

Öz tarihi söylerim, olmuşu iletirim,


İşte böyle beylerim.”


__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
6 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.