Tekil Mesaj gösterimi
Eski 24.02.14, 15:28   #1
Canan
Çiçekci kız

Canan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Mar 2011
Konular: 5425
Mesajlar: 24,454
Ettiği Teşekkür: 97396
Aldığı Teşekkür: 135805
Rep Derecesi : Canan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardırCanan şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: none
Standart Aşkları İçin Yazılanlarla Edebiyata Yön Veren Kadınlar




Kadınlar için yazılanlar bugüne kadar bir çok şiirin romanın konusu oldu. İşte aşkları için yazılanlarla edebiyatı etkileyen kadınlar…






Piraye, Nazım Hikmet’in kız kardeşinin arkadaşıdır. Kocasından ayrılmış, bir erkek ve bir kız çocuğu sahibi dul bir kadındır. 1935’de kimseye haber vermeden evlenirler. İstanbul’a yerleşirler. Ama rahat olamazlar. Nazım Hikmet’in mahpusluk günleri başlayacaktır. Nazım Hikmet Piraye’ye çok fazla şiir ve mektup yazmıştır. 1946’da Bursa Mahpushanesi’nde yatarken dayısının kızı Münevver’in ziyaretleri sıklaşmaya başlamıştır. Gönlüne sual olunmuyordu şairimizin ve artık Nazım Hikmet ile Münevver aşkı başlıyordu. Nazım mektup yazar Piraye’ye ve anlatır durumu tüm açık yürekliliği ile… Piraye Hanım yıkılır ama kimseye belli etmez. Bu arada Münevver bir çocuk sahibi evli bir kadındır. Kocası ayrılmak istemez. Nazım ve Münevver aşkı içinden çıkılmaz hale gelir. Nazım Hikmet bu aralar bir mektup yollar Piraye Hanım’a. Gelmezse intihar edeceğini söyleyen mektuplar yazar karısına ve haber gönderir. Piraye dayanamaz gider. Daha sonra da Nazım Hikmet’in Piraye Hanım’a yazıları devam eder. Nazım Hikmet açlık grevi yapmıştır mahpushanede ve rahatsızlandığı için hasteneye yatırılmıştır. Piraye Hanımla son görüşmelerinin hikayesi de şöyledir: Özel bir bağışlanma bekleyen şair serbest bırakılacağını düşünmektedir ve gene Münevver Hanımla görüşmelere başlamıştır. Piraye Hanım bilir durumu ama gene de hastaneye gider ve Nazım Hikmet'e çıktığında evine gelebileceğini söyler. Tam bu konuşma sırasında, kapısı açılır görüşme odasının ve içeriye Nazım Hikmet’in kız kardeşi ile Münevver Hanım girerler. Şairimiz iki arada kalmıştır ve durumu oldukça sevimsizdir. Piraye Hanım odadan çıkar ve bu Piraye ve Nazım’ın son görüşmesi olur.










Celile Hanım resimleriyle olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destandır. İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınıdır. Oğlu Nazım’a ders vermek için evlerine giden şairimiz bu eşsiz güzelliğe tutulur; ama bu aşk hicranla biter. Nazım’ın karşı çıkması ve Yahya Kemal’in evliliğe yanaşmaması üzerine Celile Hanım yurtdışına gider. Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “Hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir. Oysa “demir alıp bu limandan kalkan gemi” Yahya Kemal’in, hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin, Ada’dan gemiyle İstanbul’a doğru uzaklaşırken yaşadığı çaresizliği anlatır. Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından Ada limanında bakakalan Yahya Kemal’in acılarını anlatır aslında.









Sabahat 1942'de Hukuk Fakültesi'nin sınıfına girdiğinde Özdemir'in sıra üstünde uyuklayan kafası hemen canlanır. Güzelliğinden çarpılmıştır. Sonraları her gün kalabalık sınıfa erkenden gelip Sabahat için önlerden yer ayırır. Sabahat de Özdemir'den etkilenmiştir. Kibar, zarif ve şıktır Özdemir. Takım elbisesinin içine ipek ponje gömlek giyiyordur, kol düğmeleri altın üzerine inci kakmadır. Herkesten belirgin biçimde farklıdır ve dahası peşini hiç bırakmamaktadır. Hayata mantık gözlükleriyle bakan Sabahat, bu sevdada gelecek göremez; ne de olsa birinci sınıftadırlar, Özdemir okulu bitirip askere gidecektir daha, o güne kadar nelerin yaşanacağını kim bilebilir ki? Ayrıca annesinin yokluğunda kendisini fedakarca büyütmüş babasını üzmek istemez. Özdemir'in etkisinden kurtulmak için okulu bırakır. Özdemir Asaf ‘haftada 3-4 mektup gönderiyordu' diyor bir anısında Sabahat Arun. O sıralardaki bir mektubunda şöyle yazmış Özdemir; 'Eğer başkasını sevmiyorsan veya söz vermemişsen seni pek çok, herkesten fazla mesut etmeye çalışacak kadar çok seviyorum. Ve kendimde bazı vasıfların bulunmadığını bilsem hiç böyle bir teklife yanaşmazdım. Pek yakında kendime parlak ufuklar açacağım. Yeter ki beraber olalım'. Sabahat'ın babası durumun elbette farkındadır ve bir noktadan sonra dayanamaz. Özdemir, 4 yıl boyunca her anında peşinden koşturduğu Sabahatle 1946'da, Liman Lokantası'nda yapılan gösterişli bir düğünle evlenmeyi nihayet başarır.










Seniha, Cemal Süreya‘nın ilk aşkıdır. Orta ikide sınıfın en güzel kızı Seniha’ya aşık olur şair, derslerde onun kızıl saçlarından gözlerini alamaz. Ve bir gün tahtaya Kızıl Mısralar diye bir şiir yazar Süreya: Seni sevdiğim anda her şeyim kızıl oldu, Masmavi defterime kızıl satırlar doldu… Cemal Süreya eşi Seniha hamile iken kendisine “Üvercinka” adını taktığı genç bir kızla tanışır ve aralarında tutkulu bir aşk başlar. Fakat Süreya’nın 58 yıllık hayatında bu genç kızın ne adını bilen ne de yüzünü gören kimse olacaktır. Süreya’nın hayatında bir sır olarak kalan bu kız, Türk şiirinin en güzel ve gizemli şiirlerinden birini ortaya çıkaracak Süreya’ya şöhreti getirecektir…












İlk büyük aşkı Felice Bauer’di. Hayatı boyunca onunla iki kere nişanlandı. Ve beklendiği gibi mektuplaşmakten öte bir ilişkileri olmadı. Mektuplaştığı dört kadın arasında en ciddi ve önemli olanın Milena Jesenska’ydı. Milena’yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkansız aşkı Kafka’yı derin acılara sürükledi. Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler ve bu görüşmeler Kafka’yı üzmekten başka bir işe yaramadı, yine de onun yaratıcılığını olumlu yönde etkilediği rahatlıkla söylenebilir. Daha sonraları edebiyat tarihinin güzide eserlerinden biri sayılacak olan Milena’ya Mektupları’da Kafka şöyle dile getirir durumun; ‘’En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmandan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki…’’ Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas’a verdi ve kendini 17 Mayıs 1944’te Almanya’da toplama kampında öldü. Kafka kısa yaşamında üç kez nişanlanmış ama hiç evlenmemişti. Aşkı ise ancak yaşamının son yıllarında beraber olduğu Polonya Musevisi Dora Dymant’ta buldu. 1923 yılında Baltık kıyılarında bir sayfiye merkezinde tanışan çift, Kafka’nın veremden ölümüne kadar ancak iki yıl birlikte olabildi. Tutucu bir Musevi aileden gelen Dora, gençlik yıllarında ailesini terk edip Avrupa’yı gezmeye başlamıştı. Yalnızlığı ve mutsuzluğu iyi tanıyan bir kadın olarak Kafka’ya aradığı dostluğu ve iyi bildiği Musevi geleneğini verdi. Dostlarının ve ailesinin anlattığına göre, yoksulluğa rağman Kafka, yaşamının en mutlu dönemini de Dora’yla geçirdi. Hastalığı sırasında Kafka’nın yanından ayrılmayan Dora, büyük bir aşkla bağlandığı sevgilisini asla unutmadı.











1949’da bir gün İstanbul Büyük Kulüp'teki bir toplantıda, davetliler Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan bir şiir okumasını istediler. Eyüboğlu ayağa kalktı ve Karadut’u okumaya başladı. Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzüldü. Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştı, tabii herkesten çok, hemen yanı başındaki karısı Eren Eyüboğlu. Çünkü şiirde "kadınım - kısrağım - karımsın" dediği kadın, karısı değildi. Bu şiir’i 3 yıl önce, karısı için değil Mari Gerekmezyan için yazmıştı. "Kara saplı bıçak gibi" Mari, Bedri Rahmi’nin asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin Heykel Bölümü'ne misafir öğrenci olarak gelmişti. O dönem askerliğini yapmakta olan şair - ressamın sinesine "kara saplı bir bıçak " gibi saplanmıştı. Mari, Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapmıştı. Bedri Rahmi bu büstü, Mari’nin çeşit çeşit portresiyle ve ona yazılmış şiirlerle yanıtlamıştı. Artık aşklarından bütün İstanbul haberdardı. Bedri Rahmi sanatında tam bir patlama yaşıyor, Eren Eyüboğlu ise sabırla eşinin kendisine dönmesini bekliyordu. Yorgun yürek "Karadut" 1946´da menenjit tüberküloz kaptı. İyileşebilmesi için antibiyotik lazımdı. Savaş yeni bitmişti ve ilaç ateş pahasıydı. Bedri Rahmi, genç sevgilisine ilaç alabilmek için tablolarını elden çıkarmaya başladı. Ancak bu çabalar da sonuç vermedi ve o yıl İstanbul Alman Hastanesi’nden Mari Gerekmezyan´in ölüm haberi geldi. Bedri Rahmi yıkılmıştı. Sevgilisini sonsuzluğa uğurladıktan sonra keder içinde eve döndüğünde kendisini teselli eden, yine eşi Eren olacaktı.











Anna Grigoryevna Snitkina 20 yaşındayken Fyodor Dostoyevski’nin yanında sekreter olarak çalışmaya başladı. Zaman içerisinde 20 yaşındaki Anna Grigoryevna Snitkina 45 yaşındaki Dostoyevski’ye aşık oldu ve evlendi. İkisi kız dört çocukları olmuştur fakat bunlardan yalnızda ikisi uzun ömürlü oldu. Anna Dostoyevski’nin yaşamı boyunca hep yanında bulundu. sovyet devrimi’ni gördü, açlık yıllarının sıkıntısını yaşadı. Kafkasya’da elma bahçeleri içindeki evine çekildi. Bir süre sonra bağırsak iltihabı tanısıyla Yalta’da tedavi gördü. Dostoyeski Anna için birçok yazı yazmıştır.











Abdülhak Hamit çok sevdiği karısı Fatma’yı veremden kaybetmiştir. Çok genç yaşta kaybettiği eşi Fatma Hanım’ın acısıyla yazdığı Makber edebiyatımızda bir başyapıt olmuştur. Bu büyük aşkı ve acıyı çabuk unutan şair daha sonra Lucienne Hanımla evlenmiş ve onun için de şiirler yazmıştır.










Mona Roza Tek Gül anlamına gelir. Sezai Karakoç üniversitedeyken bir okul arkadaşına sevdalanır.. Fakat kendisini yakışıklı bulmadığı için ona bir türlü açılamaz.. Bir gün cesaretini toplayıp aşkını Muazzez Hanım´a arzeder. Fakat reddedilince çok üzülür. Okullar tatil olur ve Muazzez Hanım Geyve´de yazlıkta kalmaya başlar. Sezai Karakoç' ta tam karşısındaki yazlığın bahçesinde bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Her gün karşılıksız sevgi duyduğu sevgilisini seyreder. . Ona şiirler yazar. Mona Roza şiirinin her kıtasının baş harflerine dikkat edersek Muazzez Akkaya'nın ismi ortaya çıkar. Okul biter ve mezuniyet töreni yapılır. Mezuniyet törenindeyse Sezai Karakoç ''Mona Roza'' şiirini okur. Muazzez Akkaya ise tam karşısındadır. Şiiri bittikten sonra bir alkış tufanı kopar. Herkes bir daha okuması için ısrar eder. Ve tam 3 kez Sezai Karakoç bu şiiri ard arda okur. Sahneden tam ineceği sırada Muazzez Hanım koşarak yanına gelir ve ona hala teklifinin geçerli olup olmadığını sorar. Sezai Karakoç senin aşkın artık benimkine yetişemez der ve hayır cevabını verir Muazzez Hanım bayılır. Ertesi gün ise Muazzez Hanım´ ın intihar ettiği duyulur. Sezai Karakoç hala evlenmemiştir...

Kaynak
__________________


Canan Şu Anda Forumda.   Alıntı ile Cevapla
11 Üyemiz Canan'in Mesajına Teşekkür Etti.