Tekil Mesaj gösterimi
Eski 08.04.14, 15:03   #6
Mislina
Süper Üye
Mislina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 458
Mesajlar: 2,989
Ettiği Teşekkür: 4166
Aldığı Teşekkür: 9717
Rep Derecesi : Mislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Cevap: Sylvia Plath - (d. 27 Ekim 1932 - ö. 11 Şubat 1963)

Sone: İlkbahar’a

genç yıldızların buruşuk yeşiliyle
aldatırsın bizi, ve büyülersin bizleri
isfendan kaymağının mülayim vanilya kameriyle:
nisan söylencenle tekrar evcilleştirirsin bizi.

geçen yıl kandırmıştın bizi gümüş şerit yağmurlarının
çocuksu şıkırtısıyla: tekrar denersin,
ve bir kere daha her şeye kanar bulursun bizi. Tek bir
şeytanî yağmur, ve bal tadında sabahın

berrak ışığı su boyunca yaldızlı çimde
eğdiğini görmek için çığlık atarız biz.
başka gözyaşlarımız heba olsa da
bu cimri dünyada, cezbedersin bizleri:

Tekrar kanarız ve her nasılsa geçmişte olduğumuzdan
Daha genç olduğumuz sonucuna varırız.

(1951)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy



Takip

Dans le fond des forêts votre image me suit. Racine (*)

Beni gizlice takip eden bir erkek panter var:
Bir gün ölümüm O’nun elinden olacak;
Koruyu yangın yerine çevirdi açgözlülüğü,
Güneşten daha fazla gurur duyarak dolanır durur.
En yumuşak, en rahat şekilde kayar şu adımı,
İlerler hep ardımdan;
Tahribatı gaklar ekinkargaları, sıska baldırandan:
Av başlamıştır, ve atlanmıştır tuzaktan.
Dikenle derimi soymuşken sürüklerim kendimi kayalara,
Yorgun argınım sıcak beyaz öğle boyunca.
Damarlarının kırmızı ağı boyunca
Hangi ateştir koşan, hangi arzudur uyanan?

Doymak bilmezdir, atalarımızın kabahatıyla
Kınanmış toprağın altını üstüne getirir,
Çığlık atmaktadır: kan, haydi israf olsun kan;
Ağzının kanlı yarasını tıkabasa doldurmalıdır et.
Keskindir sivri dişleri ve tatlıdır
Kürkünün yakıcı gazabı;
Öpüşleri kavurur, her pençesi dikenli çalı,
Yazgısıdır bu iştahın bütünlenmesi.
Bu yabanıl kedinin uyanışında,
Keyfi yerine gelsin diye meşaleler misali tutuşmuş,
Kömürleşmiş ve kuzgun karası kadın uzanır,
O’nun açlık çeken bedeni için yem olur kadın.

Şimdi tepeler tehdit doğurur, gölge yumurtlarlar;
Geceyarısı örter aç koruyu;
O siyah yağmacı, sürüklenmiş aşkla meşkle
Akışkan kalçaları üstünde, engeller hızımı.
Gözlerimin homurtulu çalılığı ardında
Gizlenir kıvrak olan; düşlerin pususunda
Parlaktır eti mahveden şu pençeler
Ve açtır, açtır, şu gergin uyluklar.
Ateşi tuzağa düşürür beni, tutuşturur ağaçları,
Ve koşarım ben parıldayıp dururken tenimde;
Hangi dinginlik, hangi serinlik kucağına alır beni
Yakarken ve dağlarken şu sarı bakışı?

Hızını durdurmak için yüreğimi fırlatırım,
Susuzluğunu gidermek için heba ederim kanımı;
Yer O, ve hâlâ yiyecek arar gereksinmesi,
Büsbütün bir kurban olmaya mecbur eder seni.
Benim için pusuya yatmıştır sesi, büyüler bir esrimeyle,
Tümüyle yanmış orman düşer küle;
Saklı noksanlıkla dehşete düşmüş ben koşup kaçarım
Böylesi bir ışıltının saldırısından.
Girerek korkularımın kulesine,
Kapatırım kapılarımı o karanlık suçluluğa,
Sürgülerim o kapıyı, her kapıyı sürgülerim.
Hızlanır kan, gonk vurur kulaklarımda:

Panterin adım atışı merdivenlerde,
Yukarı geliyor ve çıkıyor merdivenleri.

(1956)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

(*) Ormanın derininde takip eder beni görüntün. Racine



Ekinkargalarıyla, Kış Manzarası

Taş savak arasından düşer değirmen arkındaki su
siyah gölete baş aşağı
ki orada, pestenkerani ve mevsimsiz, bir yalnız kuğu
kar misali lekesizce yüzer, o beyaz yansımayı
batırmaya teşne bulutsu zihne sataşarak alayla.

Haşin güneş batmaktadır bataklığın üstünde,
turuncu bir kiklop-gözü, daha fazla bakmayı
hor görür hayal kırıklığının bu manzarasına;
karanlığı tüy gibi ekleyerek düşünceye, dururum ayakta
bir ekinkargası misali, tehditkârım kış gecesi bastırırcasına.

Bıldır yazın kamışları hakkedilmiş buzda
tıpkı gözümdeki hayalin gibi; acımın camını
kırar kuru ayaz; kayayı çatlatıp dışarı çıkan
hangi tesellidir, yürek viranesini yeniden
yeşertmek için? Kim yürümüştü ki bu avuntusuz yerde?

(1956)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy



Harabeler Arasında Konuşma

Zarif evimin sundurmaları boyunca sezdirmeden sokuldun
Vahşi şiddetinle, rahatsız ederek meyve çelenklerini
Ve efsanevi lavtaları ve tavuskuşlarını, parçaladın
Hava çevrintisini engelleyen bütün edep ağlarını.
Şimdi, duvarların zengin düzeni yıkıldı; gaklar ekinkargaları
Korkunç harabenin üstünde; fırtınalı gözlerinin
Kasvetli ışığında, firarîdir büyü, ürkmüş bir cadı misali,
Gerçek günler çatladığında terk eder kalesini.

Kırık sütunlar çerçeveler kaya manzaralarını;
Ceket kravat kahramanca ayakta dururken sen, otururum ben
Sakinim bir Yunan tüniğinde ve ruh-düğümünde,
Kökleri siyah bakışında olan oyun trajikleşti:
Haciz gelmiş meskenimize işlemiş böylesi bir küfle,
Sözcüklerin hangi töreni onarabilir ki hasarı?

(1956)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy



Oraya Varmak

Ne kadar uzaktadır?
Ne kadar uzaktadır şimdi?
Tekerlerin o muazzam goril içleri
Devinir, dehşete düşürür beni –
Krupp’un o korkunç
Beyinleri, dönüşün
Siyah hayvan ağızları, sesi
Durdurur Bulunmayış’ı. Top gibi.
Rusya’dır geçmem gereken yer, bir savaş vardı
Veya böyle bir şey. Usulca sürüklüyorum bedenimi
Vagonların saman yükü arasından.
Rüşvetin zamanıdır şimdi.
Ne yer tekerler, köprülerine
Tanrılar misali sabitlenmiş şu tekerler,
İstencin gümüş yuları –
Acımasız. Ve onların övüncü!
Bilir bütün tanrılar varış yerlerini.
Bir harfim ben bu gedikte!
Bir isme uçarım, iki göze.
Ateş olacak mı, ekmek olacak mı?
Öyle çamurlu ki burası.
Bir tren istasyonudur bu, hemşireler tahammül ediyorlar
Musluk suyuna, onun peçelerine, bir manastırdaki peçelere,
Dokunuyorlar yaralılarına,
Adamlar, ki kanları hâlâ ileri doğru pompalanır,
Bacaklar, kollar yığılmış üst üste
Bitmez tükenmez çığlıklar çadırının dışında –
Oyuncak bebeklerin bir hastanesi.
Ve adamlar, şu pistonların bir mil öteye
Bir saat sonraya pompaladığı
Bu kandan başka
Ne kalmış ki adamlardan geriye.
Kırık okların hanedanı!

Ne kadar uzaktadır?
Çamur var ayaklarımda,
Kesif, kırmızı ve kaygan. Adem’in tarafından,
Ortaya çıktığım topraktan, ve ölüm kalım savaşında ben.
İptal edemem kendimi, ve buhar salıyor tren.
Buhar salıyor ve nefes alıyor, dişleri
Hazır dönmeye, bir iblisinkiler misali.
Bu şeyin sonunda bir dakika vardır,
Bir dakika, bir çiy damlası.
Ne kadar uzaktadır?
Varacağım yer
Öyle küçük ki, neden şu engeller var ki orada –
Bu kadının bedeni,
Kömürleşmiş etekler ve ölüm maskesi
Ki yası tutulur dinci kişilerce, çelenkli çocuklarca.
Ve şimdi patlamalar –
Gök gürlemesi ve tüfekler.
Ateş var aramızda.
Yok mudur havanın ortasında
Dönenip duracak bir yer,
El değmemiş ve el değmemiş.
Tren sürüklüyor kendisini, çığlık atarak –
Hedefi için çılgın
Bir hayvan,
Kan lekesi,
İşaret fişeklerinin sonundaki yüz.
Krizalitler gibi gömeceğim yaralıları,
Sayacağım ve gömeceğim ölüleri.
Çiy tanesindeymiş gibi kıvransın ruhları,
Yolumda buhurdur.
Vagonlar sallanır, beşiktir onlar.
Ve ben, adım atıyorum eski sargıların,
Can sıkıntılarının, eski yüzlerin bu teninden dışarı.

Bir bebek gibi masum,
Adım atıyorum sana doğru Lethe’nin siyah vagonundan.

(1962)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Dedektif

Yedi tepenin, kırmızı saban izlerinin, mavi dağın üstünden
Rüzgâr eserken ne yapıyordu ki kadın?
Fincanları mı yerleştiriyordu? Önemli bir şey bu.
Pencerede miydi, dinliyor muydu?
O vadide tren çığlıkları yankılanır çengellerdeki ruhlar misali.

İnekler semirse bile, ölümün vadisidir bu.
Bahçesinde nemli ipeklerini sarsarak çıkartır yalanlar
Ve katilin gözleri devinir salyangoz misali ve yan yan,
Parmaklarla yüzleşmekten aciz, şu egoistlerle.
Bir kadını duvarın içine sıkıştırıyordu parmaklar,

Bir bedeni bir piponun içine, ve duman yükseliyordu.
Budur kokusu yanan yılların, burada, mutfakta,
Hiledir bunlar, aile fotoğrafları gibi raptiyelenmiş,
Ve bir adamdır bu, bak gülümsemesine,
Ölüm silahı mı? Kimse ölmedi ki.

Hiç kimse yok evde.
Cila kokusu var, peluş halılar var.
Radyonun yaşlı akrabalar gibi kendi kendine konuştuğu
Kırmızı bir odada canı sıkılmış o serseri
Güneş ışığı var, bıçaklarıyla oynamakta.

Bir ok gibi mi gelmişti, bir bıçak gibi mi gelmişti?
Zehirlerden hangisidir ki bu?
Sinir burucularından, çırpındırıcılardan hangisi?
Cesetsiz bir vakadır bu.
Ceset bu işin içinde yer almaz kesinlikle.

Bir buharlaşma vakasıdır bu.
Önce ağız, ki yokluğu rapor edildi
İkinci yılda. Doymak bilmez bir şeydi
Ve ceza verileceğinde canla başla konuşurdu
Kahverengi meyvenin buruşup kuruması gibi.

Göğüsler bir sonraki şey.
Katıydı bunlar, iki beyaz taş.
Sarı gelmişti süt, sonra mavi ve su gibi şirin.
Dudakların yokluğu yok, iki çocuk vardı,
Fakat kemikleri gösterildi onların, ve ay gülümsedi.

Sonrasında o kuru koru, kapılar,
Kahverengi anaç saban izleri, o bütün mâlikane.
Havada yürürüz, Watson.
Sadece ay var, fosforla mumyalanmış.
Sadece ağacın birinde bir karga var. Notlar al.

(1962)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy



Kayıp Hafızalı

Faydası yok, faydası yok, şimdi, Hatırlayış’a yalvarmanın!
Böylesi güzel bir boşluğu düzgünleştirmekten başka yapacak şey yok.
İsim, ev, araba anahtarları,

Küçük oyuncak ev hanımı –
Silinmiş, iççekiş, iççekiş.
Dört bebek ve bir şımartan!

Hemşireler solucanların boyu ve bir dakika doktoru
Yerler O’nu.
Eski olaylar

Soyulur derisinden.
At lağıma gitsin hepsini!
Dokunmaya asla cüret edemediği kızıl saçlı bacısı gibi

Bağrına basar yastığını,
Yeni bir şeyi düşler –
Kıraç, kıraçtır arazi!

Ve başka bir renkte.
Nasıl da yolculuğa çıkarlar, yolculuk, yolculuk, dekor
Ağabeylik-bacılık ilişkisinin kıç taraftan alevlenmesi

Bir kuyrukluyıldızın kuyruğu!
Ve para bütün bu şeylerin sperma sıvısı.
Hemşirenin biri getirir

Yeşil bir içeceği, öbürü mavi bir tanesini.
Yükselirler her iki yanında yıldızlar misali.
İki içecek ateş ve köpük.

Ey bacı, ev hanımı, anne,
Hayatımdır benim şirin Lethe.
Ben asla, asla, asla gelmeyeceğim eve!

(1962)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy



Sensin

Palyaçoya benzeyen, ellerinin üstünde en mutlu olan,
Ayakların yıldızlarda, ve kafatasın aydan,
Balık misali solungaçlısın. Bir aklıselim
Ters döndürür başparmağını ahmaklığa.
Sarmalanmışsın kendinle bir makara misali,
Baykuşların yaptığı gibi karanlığına alkarna atarsın,
Suskunsun bir şalgam gibi
Dört Temmuz’dan Bir Nisan’a,
Ey gökdelende oturan, küçük ekmeğimsin benim.

Sis misali belirsizsin ve beklenirsin posta gibi,
Avustralya’dan bile daha uzaktasın.
Sırtı eğrilmiş Atlas’sın, yolculuktaki karidesimizsin.
Bir gonca gibi hoşsun ve evinde
Sanki turşu kavanozundaki çaça balığısın.
Sepette kımıldayan yılan balıkları gibisin.
Bir Meksika fasulyesi misali zıplarsın.
Doğrusun, iyi yapılmış hesap misali.
Üstünde yüzünün olduğu, lekesiz bir efsanesin.

(1960)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

__________________
"Ama gerçek, aziz dostum, can sıkıcıdır."

Mislina isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Mislina'in Mesajına Teşekkür Etti.