Tekil Mesaj gösterimi
Eski 08.05.14, 16:39   #1
Mislina
Süper Üye
Mislina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 458
Mesajlar: 2,989
Ettiği Teşekkür: 4166
Aldığı Teşekkür: 9717
Rep Derecesi : Mislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Theo'ya Mektuplar | Vincent Van Gogh





Amsterdam, 18 Ağustos 1877

Erkenden kalkmıştım: işçileri şantiyeye gelir gördüm, pırıl pırıl bir güneşin altında. Sen de görsen hoşuna giderdi: irili ufaklı kara insancıklar bir ırmak olmuş akıyordu, önce çok az güneş alan dar sokaktan, sonra da şantiyede. Daha sonra bir parça kuru ekmek ve bir bardak bira ile kahvaltı ettim. Böylesine bir kahvaltıyı Dickens canlarına kıymak üzere olan insanlara salık verir, onları daha bir süre niyetlerinden vazgeçirir diye. İnsan tam bu ruh haletinde değilse de, yapmalı bunu zaman zaman, Rembrandt'ın «Emmaüs Hacıları» adlı tablosunu düşüne düşüne.

Amsterdam, 9 Ocak 1878

C. M. (*) bugün bana Gérome'un Phryné'sını güzel buluyor muyum diye sordu. Ben de dedim ki Israels'in ya da Millet'nin çirkin bir kadınını, yahut ta Ed. Frére'in bir koca karısını seyretmekten daha çok haz duyarım, çünkü bu Phryne'nin bedeni gibi güzel bir beden ne anlam taşır önünde sonunda? Hayvanların da güzel bedeni olabilir, hem belki de insanlarınkinden daha güzel, oysa Israels'in, Millet'nin ya da Frere'in çizdiği insanlardaki ruh gibi bir ruh hayvanlarda olamaz. Hem hayat bize niçin bağışlandı: bedenimiz acı içinde kıvrandığı zaman bile yüreğimizi zenginleştirelim diye değil mi?
Ben Gérome'un figürü için hiçbir şey duymuyorum, çünkü en ufak bir zekâ belirtisi görmüyorum onda. Çalışmaktan yıpranmış eller bence bu figürdeki ellerden daha güzeldir.
Böyle bir kızla Parker ya da Thomas'la Kempis, yahut ta Meissonier'nin çizdiği figürler arasında daha da büyük bir ayrılık vardır; insan iki kere efendiye birden hizmet edemediği gibi, birbirinden bu kadar ayrı iki şeyi de bir arada sevemez, ikisine karşı aynı duyguyu duyamaz.
Derken C.M. güzel bir kadından, güzel bir kızdan hoşlanmaz mısın diye sordu bana, ben de dedim ki çirkin, yaşlı, yoksul, ya da herhangi bir nedenden ötürü bahtsız da olsa, hayat görgüleri, çektiği acılar, çileler yüzünden bir zekâ ve bir ruh edinmiş olan bir kadınla daha iyi anlaşabilir, uyuşabilirim.

Amsterdam, 3 Nisan 1878
Konuştuğumuz üstüne daha epey düşündüm, ve istemeyerek «dün ne idiysek bugün de oyuz» sözleri geldi aklıma. Ama bu demek değildir ki durmalı ve ilerlemeye çalışmamalı, tersine ne yapıp yapıp ilerlemenin yolunu bulmalıyız.

Ama bu sözü bir kere benimsedik mi bir daha gerileyemeyiz, nesnelere özgür ve güvenli bir bakışla da baktık mı, geri dönüp sırt çeviremeyiz onlara.

«Dün ne idiysek bugün de oyuz» diyen adamların «doğru adamlar» oldukları kaleme aldıkları yasadan belli; bu yasa her zaman var olacaktır, «yukardan gelme bir ışığın altında» ve «ateşten bir parmakla» yazıldı denebilir bu yasa. «Doğru adam» olmak iyidir, gün geçtikçe daha doğru olmaya çalışmalı, doğru olmak için de «içine dönük bir ruh adam!» olmak gerektiğine inanmak yerindedir.
İnsan bu cins insanlardan olduğuna kanı getirdi mi, ereğe varacağından emin olarak rahat rahat, güvenerek yürür yolunu.

Adamın biri bir gün kiliseye girip şöyle bir soru sormuş: «Bunca iyi niyetle yanılmış olmayayım sakın? Yolu şaşırıp yanlış yola sapmış olmayayım? Ah, bir kurtulabilsem bu kararsızlıktan! Sonunda yeneceğimden, başaracağımdan emin olabilsem!» Derken bir ses duymuş: «Emin olsaydın ne yapardın? Eminmişsin gibi davran, göreceksin ki yanılmayacaksın.» Adam bunun üzerine inançsız olarak değil, inançla devam etmiş yoluna ve kuşku ile kararsızlığın bir yana bırakarak sarılmış işine.

«İçine dönük ruh adamına gelince, insan genellikle tarih bilgilerini arttırarak, özellikle de Kutsal Kitaptan Fransız Devrimi tarihine ve Odysseia'dan Dickens'in, Michelet'nin kitaplarına kadar, her çağda yaşamış belli kişileri inceleyerek, bu tipi gerçekleştiremez mi kendinde?
Ayrıca Rembrandt gibi adamların eserlerinden bir şeyler öğrenemez mi?

Breton'un «Yabani Otları», de Greux'nun, «Benedicite» si, gene de Groux'nun (ya da Conscience'ın mı?) «Askere Alınan Adam»ı, Dupre'nin «Koca Meşe Ağaçları» yahut ta Michel'in değirmenleri ve kum ovaları gibi eserlerden faydalanamaz mı?


Ödevimiz nedir, nasıl iyi bir şey yapabiliriz konusunda epey tartıştık ve belli bir yer edinmenin, kendimizi büsbütün verebileceğimiz bir meslek bulmanın başlıca ereğimiz olması, gerektiği sonucuna vardık.

Ayrıca şu noktada da fikir birliğine varmıştık sanırım: insan en başta sonu, ereği gözetmeli, bir ömürlük çalışmalar ve çabalar sonunda varılan bir zafer daha önce kazanılmış bir başarıdan daha iyidir.

İçten, candan yaşayan, gerçek acılar ve hayal kırgınlarıyla karşılaşıp da yıkılmayan adam, her işi rastgelen ve bir bakıma bolluk içinde ömür süren adamdan daha değerlidir. Çünkü üstün değerleri apaçık ortaya çıkan insanlar, İsa'nın şu sözleriyle niteleyebileceğimiz insanlar değil mi: «Çiftçiler, ömrünüz üzüntü içinde geçer, çiftçiler, hayatta çile doldurursunuz, çiftçiler, mutlusunuz!» «Bir ömür boyu eğilmeden yıkılmadan savaşıp çalışan» insanlardır bunlar. Onlar gibi olmaya çalışmak iyi şeydir.

Demek ki yolumuzdan «indefessi favente Deo» , Tanrının sarsılmaz desteğiyle yürüyoruz.

Bana gelince, ben iyi bir şeyi, dünyada faydalı olabilecek bir şeyi dile getirmeyi başaran iyi bir vaiz olmalıyım. Bu bakımdan oldukça uzun bir hazırlık devresi geçirip, başkalarına seslenmeye girişmeden önce, kendime iyice güvenebilmek fırsatını bulmam belki daha iyi olur. Var gücümüzle gerçek, içten bir hayat sürmeye çalıştık mı her şey yoluna girer, derin acılara, gerçek kırgınlıklara uğramak zorunda kalsak da; herhalde ağır hatalara da düşeceğiz, kötülükler de yapacağız, ama daha çok hata işlesek de cömert ve coşkun olmak cimri olmaktan, fazla tedbirli olmaktan daha iyidir.


Elden geldiği kadar çok sevmeliyiz, çünkü asıl güç sevgidedir, çok seven adam büyük işler görür, büyük işler görebilecek güçtedir ve sevgiyle yapılmış iş iyi yapılmış iştir: kimi kitaplar, örneğin (rastgele sayıyorum) «Kırlangıç», «Çayır Kışı», «Bülbül», «Sonbahar Dilekleri», «Bir Hanım Görüyorum Buradan» ve Michelet'nin «Bu Tuhaf Şehirciği Seviyordum» gibi kitaplar dokunaklı ise, bunların akıl gücü karışmadan safça yazılmış kitaplar olduğundandır. İnsan yalnız birkaç söz söylemekle yetinebilir, ama bu sözler bir anlam taşımalı, anlamlı birkaç söz kimseye yaramayan, o derecede de kolay söylenen bir araba dolusu laftan daha değerlidir.


Gerçekten sevilmeye değer şeyleri candan sevdik mi, sevgimizi önemsiz, tatsız tuzsuz, ve boş şeylere harcamaktan sakındık mı, yavaş yavaş aydınlığa varır, gücümüzü pekleştiririz.


Belli bir çalışma alanında ve belli bir meslekte ne kadar, çabuk ilerlersek, az çok özgür bir düşünüş Ve davranış benimseyip değişmez kurallara ne kadar bağlı kalırsak, o kadar karakterimiz pekleşir, üstelik tek yönlü bir insan da olmayız.


En akıllıcası böyle yaşamaktır, çünkü hayat kısadır, vakit çabuk geçer; insan bir alanda yetkinliğe erer de o alanı iyice kavrarsa, daha birçok şeylerin anlayışına ve tanımına da varır aynı zamanda.


Dünyaya karışmak, birçok insanlarla görüşmek kimi zaman iyidir, kimi zaman öyle yaşamak zorundayız, ama tek başına kalıp rahat rahat çalışmayı seçen yalnız birkaç dostuyla görüşmek isteyen adam, insanlar arasında ve dünyada kendine en, çok güvenen adam olarak çıkabilir karşımıza. Güçlükler, dertler.


Her çeşitten engellerle karşılaşmamak güvenli olmak için bir neden değildir, kendimize kolay bir hayat düzenlemekten kaçınmalıyız. Kültürlü çevrelerde, en iyi topluluklarda ve en iyi koşullar içinde bile bir Robenson Crusoe'nin ya da bir doğa adamının özgün karakterinden birşeyler korumalıyız, ruhumuzun ateşini hiç söndürmeyip durmadan körüklemeliyiz. Yoksulluğu seven, ona bağlı kalan insan büyük bir varlık taşır içinde, vicdanının sesini her zaman duyacaktır o. İçinden gelen bu sesi duyan ve dinleyen adam, Tanrının en büyük armağanını edinip bir dost bulacaktır kendine, yalnız kalmayacaktır hiçbir zaman...

Bizim kaderimiz bu olsun, kardeşim, yolun açık olsun, ve Tanrı seninle birlik olup her işini rasgetirsin, sana dileğim budur. Bu dilekle elini sıkar, uğurlarım seni.

Vincent
Laeken, 15 Kasım 1878

Tam o saat sokak süpürücüleri yaşlı kır atların çektiği çöp arabalarıyla dönüyorlardı. İskele yolunun başında, sözüm ona Çamurlar Çiftliği boyunca bu arabalardan uzun bir kuyruk vardı. Bu ihtiyar beygirlerin bazıları aquatinta ile yapılmış eski bir gravürü andırıyor, belki bilirsin, büyük bir sanat değeri yoksa da, çarpar, sarsar beni bu gravürler. Serinin son gravürü «Bir Atın Hayatı» adını taşır. Anlatmak istediğim asıl o. Yük taşımaktan, bir ömür boyu ağır işler görmekten bitkin düşmüş, zayıflamış, kadidi çıkmış bir kır at görülür bu gravürde: zavallı hayvan kuru ottan başka bir şey bitemeyen alabildiğine ıssız bir ovada korkunç bir yalnızlığın içine gömülmüştür; şurda burda kasırgadan eğilmiş, bükülmüş, kırık yamru yumru bir ağaç, yerde bir kafatası ve uzakta, arka planda rengi solmuş bir beygir iskeleti, hayvan leşlerinin derilerini kemiklerinden yüzmekle hayatını kazanan bir adamın oturduğu kulübenin yanı başında. Hepsinin üstünde fırtınalı bir gök, insafsızca sert bir gün, koyu kapkara bir hava.

İnsanın yüreğine işleyen, ruhunu karartan bu manzara, günün birinde bizim de ölüm denilen badireden geçeceğimizi ve «insan ömrünün ak saçlar ve göz yaşları» ile sona erdiğini bilen ve duyan kişiyi derinden etkiler. Bunun ötesinde olan yalnız Tanrının bildiği bir sırdır, ne var ki Tanrı ölülerin dirileceğini bildiren sözü ile bu sırrı çürütülemez kanıtlarla açıklamıştır bizlere.


Zavallı beygir, insanın sadık uşağı, sabırlı ve edilgen bir tavırla durur orda, «muhafız ölür de teslim olmaz» diyen ihtiyar muhafız gibi son saatini beklemektedir o da. İşte bu akşam, Çamurlar Çiftliği’nin orada çöp arabalarının atlarını görürken bu gravürü hatırladım birdenbire.


Ya arabacılar, kirli paslı iğrenç giysileriyle, de Groux Usta'nın «Yoksullar Sırası» nda çizdiği o uzun yoksullar alayında, daha doğrusu kümesindeki figürlerden daha da çok sefalete dalmış, sefaletin içine kök salmış gibiydiler. İşte böyle anlarda, dile gelmeyen, sözle anlatılamayan bir çaresizlik karşısında - yalnızlık, yoksulluk, bahtsızlık, her şeyin sonu… bitimi… işte o anda Tanrı düşüncesi doğar birdenbire kafamızda. Başkaları değilse de ben bunu duyarım.

Babamız da öyle demez mi: «Hemcinslerime mezarlıkta seslenmekten hoşlanırım, çünkü orada hepimiz toprağa basarız, aynı toprağa basmakla kalmayız, aynı toprağa bastığımızın bilincine varırız.»

Müzeyi seninle birlikte gezebildiğimiz çok iyi oldu, de Groux'nun, Leys'in eserlerini ve Coosemans'ın o peyzajı gibi dikkate değer bunca tabloları birlikte gördüğümüze sevindim.

Bana verdiğin iki gravürden çok memnumum, ama sen de benden «Üç değirmen» adlı o küçük ofortu kabul etmeliydin. Oysa onu sen kendin satın aldın - hem de yarı fiatına değil, benim istediğim gibi. Onu koleksiyonuna katmalısın, çünkü çok güzel yapılmış değilse de dikkate değer bir parçadır.


Bilmiyorum ama bence onu Kadife Breughel değil de Köylü Breughel çizmiş olsa gerek. Bu mektupta «Kömür Madeninde» adlı küçük krokiyi ekliyorum.

Yolda giderken gözüme çarpan sayısız şeylerin kaba taslak krokilerini çizmek isterdim, ama bu beni asıl işimden alıkoyar korkusuyla hiç girişmiyorum. Eve döner dönmez «Kısır İncir Ağacı» üstüne (Lukka İncili, XIII, 6-9) hazırladığım vaıza başladım.
«Kömür Madeninde» adlı küçük desen pek o kadar önemli değil, ama hiç düşünmeden çiziverdim işte onu, çünkü madende çalışan bir sürü adamlar görüyorum burda, belli niteliği olan bir topluluk bu. Gördüğün evceğiz iskele yolunun üstündedir, büyük bir atölyeye bitişik küçük bir kahvehanedir aslında, işçiler paydos saatinde oraya ekmeklerini yemeğe ve bir bardak bira içmeye gelirler.
Bir zamanlar, İngiltere’de maden ocaklarının işçileri arasında papaz olmak için dilekçe vermiştim, ama kabul edilmedi, en azından yirmi beş yaşında olmam gerektiği ileri sürüldü. Bilirsin ki, yalnız İncil’in değil, bütün Kutsal Kitabın en köklü, en esaslı gerçeklerinden biri «Karanlıkta Parlayan Işıktır».

Karanlıktan varılır ışığa…

Ama kim gerçekten gereksinir bu hakikati, kim kulak verir ona? Tecrübeler gösterdi ki maden ocaklarında çalışan maden işçileri gibi yerin dibinde karanlıkta çalışanlar İsa'nın sözüne asıl kulak verenler, ona asıl inananlardır.
Belçika’nın güneyinde, Mons çevresinde de, Fransız sınırında da Hainaut denilen bölgede, giderek onun daha da ötesinde Barinage adlı bir bölge vardır, orada çeşitli maden ocaklarının işçileri yaşar; değişik, meraklı bir topluluktur bu. Küçük bir coğrafya elkitabına baktım, şöyle anlatıyor bu madencileri:
«Borin'ler (Mons'un batısında, Barinage'da oturanlar) yalnız kömür madenciliğiyle uğraşırlar. Toprağın üç yüz metre derinliğine kadar açılan bu kömür madenleri görülecek yerlerdir: saygımızı, sevgimizi hak eden bir alay madenci her gün oralara inip çalışır.
Kömür madencisi Borinage'a özgü bir tiptir, gün diye bir şey yoktur onun için, pazar günleri dışında gün ışığından hemen hiç faydalanmaz. Solgun, ölgün bir lâmbanın ışığında, daracık bir galeride, bedeni iki büklüm, kimi zaman yerde sürünerek çalışır; ne kadar yararlı olduğunu hep bildiğimiz o madeni yerin dibinden koparmağa uğraşır; hep yenilenen bin bir tehlike arasında çabalar durur, ama Belçikalı madenci neşeli, iyi huylu insandır, bu çeşit hayata alışıktır ve başlığının tepesinde, ona karanlıkta yol gösterecek olan küçük bir lâmbayla dibe inerken, çabalarını görüp kendisini, karısını ve çocuklarını koruyan Tanrısına güvenir.»
Borinage bölgesi, taş ocaklarının bulunduğu Lessines'in güneyindedir demek.
Oraya İsa'nın öğretisini yayan bir papaz olarak gitmek isterdim. Bay de Jong ile Pastör Pietersen'in benim için uygun gördükleri üç aylık staj sona eriyor. Aziz Paulus Paganlar arasında Hıristiyanlığı yaymak için uzun yollara dökülmeden üç yıl Arabistan’da kalmış. Ben de böyle bir bölgede kendi kendime çalışabilsem iki üç yıl, çevreme baka baka bir şeyler öğrenebilsem, dönüşümde söyleyecek bir sözüm olurdu, hem de gerçekten duyulmaya değer bir söz. Bunu tam bir alçak gönüllülükle, ama inanarak söylüyorum.
…………………………

O gün Forest'in ötesine kadar gezindim ve sarmaşıkla örtülü küçücük bir kiliseye varan bir kestirmeye saptım. Parkta gördüğümüz ıhlamur ağaçlarından daha da çapraşık, daha da gotik diyebileceğim ağaçlar gördüm; mezarlığa giden çukur yol boyunca da Albert Dürer'in «Atlı, Ölüm ve Şeytan» gravüründeki gibi birbirine girmiş, yamru yumru, acaip gövdeler ve kökler.
Carlo Dolci'nin «Zeytin Bahçesi» tablosunu ya da onun fotoğrafını hiç gördün mü? Orada Rembrandt üslûbunda bir şeyler var; geçenlerde gördüm.
Ya Rembrandt'a göre aynı konuda çizilmiş kocaman, kaba ofort, iki kadın ve bir beşikli «Tevratı okurken» gravürün karşılığıdır, onu bilirsin herhalde.
Corot babanın gene bu konuda yaptığı tabloyu gördüğünü bana söylemiştin, ben de o zaman hatırladım bunu, ölümünden bir az sonra eserlerinden açılan bir sergide görmüştüm onu, çok etkilemişti beni bu tablo.
Ne çok güzellik var sanatta! İnsan gördüğünü aklında tutabilirse, her zaman yapacak düşünecek bir iş bulur kendine, yalnız kalmaz hiç, gerçekten yalnız sayılmaz.

Türkçesi: Azra Erhat / 1969
Yankı Yayınları
__________________
"Ama gerçek, aziz dostum, can sıkıcıdır."

Mislina isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
5 Üyemiz Mislina'in Mesajına Teşekkür Etti.