Tekil Mesaj gösterimi
Eski 08.05.14, 17:26   #2
Mislina
Süper Üye
Mislina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 458
Mesajlar: 2,989
Ettiği Teşekkür: 4166
Aldığı Teşekkür: 9717
Rep Derecesi : Mislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Cevap: Theo'ya Mektuplar | Vincent Van Gogh




Coalmine in the Borinage, 1879


Petit – Wasmes, 26 Aralık 1878
Borinage - Hainault

Bil ki Barinage'da hiç resim yoktur, bir resmin ne olduğunu bilmezler genellikle. Bu yüzden de Bruxelles'den ayrıldığım günden bu yana sanat diye bir şey görmedim. Ama gene de çok ilginç bir resim havası var buralarda, her şey konuşuyor gibidir, her şeyin kendine özgü bir karakteri var.

Bu son günler, Noel’den önceki güneşsiz günlerde kar yağdı. Her şey Ortaçağ tablolarını andırıyordu, Köylü Breughel'in ve onun gibi kırmızı ve yeşilin, akla karanın özgün etkisini çarpıcı bir canlılıkla vermeyi başaran daha bunca ressamın tablolarını.

Burada gördüklerim bana örneğin Thijs Maris'in, ya da Albert Dürer'in eserini hatırlatıyor. Burada çalılar arasından geçen oyuk yollar var, yıllanmış eğri büğrü ağaçları acayip biçimde kökleriyle Dürer'in «Atlı ve Ölüm» adlı ofortunda görülen yola tıpatıp benzer.

Bu son günlerde, akşamüstü, güneşin battığı saatte maden işçilerinin evlerine dönüşünü seyretmek çok çekiciydi. Bu adamlar karanlık madenden gün ışığına çıktıklarında kapkaradırlar, baca temizleyicilerine benzerler. Evleri çoğu zaman küçüktür, onlara ev değil de kulübe denebilir, çukur yolların kenarına, ormana, tepelerin yamaçlarına dizilmiş, serpilmiştir bu evcikler. Şurada burada yosunla örtülü damlar görülür, geceleri sevimli bir ışık sızar ufacık camlı pencerelerden.
Bizim Brabant bölgesinde meşe ağacından baltalık orman ve fundalıklar, Hollanda’da top tepeli söğütler ne kadar çoksa, burada da kara böğürtlen çitleri o kadar çoktur bahçelerin, tarlaların ve sürülmüş toprakların çevresinde. Son günlerde yağan karın üstünde bu çalılıklar beyaz kağıt üstüne yazılmış bir yazıya benziyor; İncil sayfaları gibi...


Bu hafta Aziz Paulus'un bir metnini yorumladım bir toplantıda: «Ve Paulus'a gece Makedonyalı bir adam göründü ve karşısına dikilip yalvardı, dedi ki: Makedonyaya gel ve yardım et bize.» (Acta XVI. 9)

İşte bu metni incelerken İncil'le avutulmaya susamış, tek gerçek Tanrıyı tanımaya can atan bu Makedonyalının görünüşünü anlatmaya çalışıyordum ki herkes kulak kesildi. Onu gözümüzde nasıl canlandırmalı: "güzellikten hiç pay almamış, acı ve yorgunluktan çizik çizik olmuş bir yüzü; ama tükenmez besiye, özellikle Tanrı sözüne susamış ölmez bir ruhu vardı" dedim.

İsa'ya gelince, o çetin bir hayat süren bir işçiyi avutabilecek, gönlünü rahatlandırıp pekleştirebilecek güçte bir Tanrıysa, kendisinin de sonsuz acılar görmüş, İnsanın bütün çilelerini çekmiş, Tanrı'nın oğlu olduğu halde, bir marangozun oğlu olarak yaşamış ve Tanrı buyruğunu yerine getirmek için otuz yıl fakir bir marangozhanede yaşamış olduğundandır.

Tanrı insanın da yeryüzünde İsa gibi yaşamasını ister, yoksulluğa katlanıp büyük şeylere göz dikmekten sakınmasını ve İncil'den ders alarak iyi yürekli ve alçak gönüllü olmasını buyurur.





A house Magros, 1879


Wasmes, Nisan 1879


Geçenlerde çok ilginç bir gezi yaptım, bu arada bir madende altı saat kaldım.

Marcasse dedikleri burası çevrenin en eski ve en tehlikeli madenlerinden biriymiş. Çok belâlı sayılıyor, çünkü inişte de çıkışta da boğucu havası ve grizu patlamaları, bir de yeraltında akan sular ve eski galerilerin çökmesi yüzünden birçok kazalar olurmuş bu madende. Kapkara bir yer burası, bütün çevresi de ilk bakışta donuk ve kasvetli.


Bu madenin işçileri genellikle zayıf, hastalıktan yüzleri solmuş, yorgun, yıpranmış, kavrulmuş ve vaktinden önce ihtiyarlamış adamlar, kadınların da hemen hepsi sapsarı ve solgun. Madenin çevresinde madencilerin perişan evleri, dumandan kapkara olmuş birkaç ölü ağaç, dikenli çitler, gübre ve kül yığınları, dağ gibi yığılmış kullanılmaz kömür tozları, vb.

Maris burada seyrine doyulmaz bir tablo çizebilirdi.

Wasmes, Haziran 1879


Sanat kelimesinin şu tanımlamasını bir dinle, daha iyisi yapılamaz bence: «Sanat doğaya eklenmiş insandır».

Evet, doğayı, gerçeği, hakikati dile getirmektir sanat, ama sanatçının doğaya kattığı, ayırıp belirttiği, özgürleştirdiği, aydınlatıp renklendirdiği bir anlam, bir görüş ve bir özellikle dile getirmektir.

Mauve'un, de Maris'in ya da Israels'in bir tablosu doğanın kendisinden daha çok şey söyler, daha açık seçik bir biçimde dile getirir.


15 Ekim 1879

Hayatımda bir düzelme, bir ilerleme olsun - buna can atmıyor muyum, buna gereksinmiyor muyum acaba?

Daha iyi olmak istiyorum. Ama asıl buna can attığım içindir ki, «hastalıktan daha kötü olabilecek ilâçlardan» korkmuyorum.


Bir hasta hekiminin değerini ölçüp biçer ve kötü bir hekimin ya da bir şarlatanın eline düşmekten çekinirse, kınayabilir miyiz o hastayı?





Miners in the Snow at Dawn, 1880


Cuesmes, 20 Ağustos 1880


Sevgili Theo,
Yanılmıyorsam, Millet'in «Tarla İşleri» sende kalmıştır.

Bunları bir süre için bana ödünç verip posta ile gönderir misin ?

Millet'ten esinlenerek büyük desenler hazırlamaktayım, «Günün Saatleri»ni ve «Ekici» yi de çiziyorum.

Sabah kar altında kömür madenine giden kadın erkek madenciler gördüm; dikenli bir çit boyunca uzanan bir patikada yürürken, gölgeleri hayal meyal seziliyordu alaca karanlıkta; arkada madenin büyük yapıları ve hurda demir yığınları birer karaltı olarak süzülüyordu havada.
Bir krokisini gönderiyorum ki gözünde canlandırabilesin. İnsan yüzünün çizgilerini Millet, Breton, Brian ya da Broughton gibi ustaların eserlerini inceleyerek öğrenmek istiyorum. Ne dersin bu krokiye ! İyi bir fikir değil mi?




Barn with Moss-Covered Roof, 1881


Etten, 3 Eylül 1881

Sevgili Theo,
Sana açmak istediğim bir sıkıntım var, ama belki biliyorsun, anlatacağım belki yeni değildir senin için. Sana söyliyeceğim şu: bu yaz K'yı (*) sevmeye başladım, ama o bana geçmişiyle geleceğini birbirinden ayıramadığını ve benim duygularıma hiçbir zaman cevap veremeyeceğini söyledi.
İki şık karşısında seçmek zorunda kaldım: bu «hayır, hiçbir zaman» sözüne boyun eğeyim mi; yoksa işi bitmiş sayıp umut beslemekten vazgeçmeyeyim mi?
Bu son şıkkı seçtim.
Bu arada da var gücümle çalışmaya devam ediyorum, ona rastladığım günden beri çok daha kolay çalışıyorum üstelik.
Onun yanında bir yıl geçirmek onun için de benim için de hayırlı olurdu, ama aileler bu konuda alabildiğine dik kafalı.
Ama anlarsın ki ona yaklaşmak için elden geleni yapacağım; beni sevinceye kadar onu sevmeye kararlıyım.
Sen de zaman zaman âşık oluyor musun, Theo? Olmanı isterdim, çünkü, inan bana, küçük dertlerin de bir değeri var. İnsan kimi zaman üzgündür, öyle anlar olur ki cehennemde sanırsın kendini, ama başka, daha güzel şeyler de vardır.
Üç aşaması var bu işin:
1. Sevmemek ve sevilmemek
2. Sevmek ve sevilmemek (benim durumum)
3. Sevmek ve sevilmek
Bence ikinci aşama birincisinden güzeldir, üçüncüye gelince, onun üstüne yoktur!
Haydi, old boy, sen de aşık ol ve aşkını bana anlat, benim durumumu da hoş gör ve anla.
Rappard buraya geldi: epey ilerleme gösteren sulu boyalar getirdi. Mauve da yakında gelir umarım, gelmezse ben giderim ona.
Çok desen çiziyorum, daha iyi gidiyor sanırım, fırça ile de daha çok çalışıyorum eskisine kıyasla. Havalar öyle soğuk ki yalnız ev resimleri yapabiliyorum: bir terzi, bir sepetçi vb.
Âşık olur da «hayır, hiçbir zaman» sözüyle karşılaşırsan sakın vaz geçme! Ama sen öyle şanslı bir adamsın ki, senin başına gelmez hiçbir zaman.

* Vincent'ın dul ve bir çocuklu amca kızı,


Etten, 7 Eylül 1881


Old boy, bu mektup yalnız sanadır, onu yalnız kendine sakla, olur mu?
Önce sana soracağım: «Hayır, hiçbir zaman» tekerlemelerin soğutmayacağı kadar derin ve ateşli bir aşkın var olabilmesine bir azıcık olsun şaşar mısın? Ben sanıyorum ki, şaşmak şöyle dursun, bunu tabii karşılarsın; «akıllıca» bir iş dersin buna.
Aşk gerçekten de olumlu bir şeydir, güçlü bir şey, öylesine var olan bir şey ki, seven insan nasıl canına kıyamazsa, bu duygusunu da atamaz içinden. Ama diyeceksin ki: «Canlarına kıyan insanlar da vardır.» Ben de derim ki: «Bu çeşit eğilimleri olan bir adam değilim sanıyorum.»
Hayatı gerçekten sever oldum ve âşık olduğuma çok seviniyorum. Hayatla aşk birdir benim gözümde. Ama diyeceksin, «hiç bir zaman, hayır, hiç bir zaman» cevabı ile karşılaşıyorsun. Ben de sana derim ki: Old boy, şimdilik bu «hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman» sözünü kalbimin üstünde sıktığım bir buz parçası sayıyorum.
Bakalım kim üstün gelecek, bu buz parçasının soğukluğu mu, yoksa benim canlı sıcaklığım mı?

Bu nazik meselede söz söylemek istemiyorum şimdilik, başkalarının da «yola gelmez», «deli olmalı» gibi lâflardan başka söyleyecek bir şeyleri yoksa, konuşmamalarını dilerdim. Hoş, Groenland ya da Yeni Zemliyadan gelme, şu kadar metre yüksekliğinde, kalınlığında, ve derinliğinde bir buzdağı ile karşılaşıp da bu koca yığını eriteceğim diye yüreğime bassaydım, duruma kötü denirdi elbet.
Ama madem ki şimdilik geminin pruva bodoslaması bu çapta bir buz yığınına çarpmadı, madem ki boyuna «hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman» dediği halde, boyu, eni ve genişliği birkaç metre olmaktan çok uzaktır ve, iyi ölçmüşsem, pekalâ kucaklanabilecek durumdadır, davranışımın neden «çılgınca» olduğunu daha anlamış değilim.
Demek ki ben kendi hesabıma, «hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman» adlı buz parçasını bağrıma basmaktan başka çare bulamıyorum ve onu bu yoldan eritip yok etmeye çalışıyorsam kim ne diyebilir bu çabama ?
Bilmem hangi fizik kitabında buzun erimez olduğunu okudular?
Bu kadar çok sayıda insanın işi fazla ciddiye aldıklarını görünce üzülesim geliyor, ama kendimi üzüntüye kaptırıp yüreğimin gücünü de yitirmek istemiyorum. Tam tersine.
Canı isteyen üzülsün, ben bıktım üzüntüden. Çayırkuşu bahar günü ne kadar neşeliyse, o kadar neşeli olmak istiyorum. «Gene sevmek» şarkısından başka şarkı söylemek gelmiyor içimden.
Sen bu «hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman» sözü üstünde durur muydun, Theo?
Hayır, senden tam tersini umarım. Ama öyle adamlar var ki, onlar «bilmeden» ve herhalde iyi niyetle, bağrıma bastığım buz parçasını söküp atmaya uğraşıyor ve ne yaptıklarının farkına varmadan, yanan aşkımın üstüne soğuk su atıyorlar.
Ama eminim ki kovalar dolusu su bile soğutmaz benim aşkımı; şimdilik öyle, old boy.
Ya bazı insanların şu imâlarına ne dersin: hazırlanmam lâzımmış, yakında benden daha iyi, daha zengin bir adamla nişanlandığını duyacakmışım, çok güzelleştiğinden birçok kısmetler çıkacakmış, üstelik de «kardeşliği» aştığım zaman (sınırı nerde bunun?) bana karşı fazla bir duygu beslemiyormuş, ben de «bu arada» benim için daha hayırlı olabilecek bir fırsatı kaçırırsam yazık olurmuş!...
«Yalnız o, başkası olamaz» demesini bilmeyen adam aşkın ne olduğunu bilir mi?
- Bana bütün bunları söylediklerinde yüreğim, gönlüm, zekâm, bütün benliğimle «yalnız o, başkası olamaz» diye duydum içimden.
Yalnız o, başkası olamaz dediğiniz zaman, size: «Bu sizinkisi zaaf, tutku, çılgınlık, dünyadan habersizlik» diyenler, üstelik de sakınmanızı, işleri tatlıya bağlamaya çalışmanızı salık verenler olur. Benden uzak olsun bu çeşit düşünceler!
Zaafım gücüm olsun, başkasına değil, ona bağımlı kalmak istiyorum, elimden gelse de bağımsız olmak istemem ondan.
Bir başkasını sevdi ya, kopamıyor o geçmişten ve yeni bir aşk düşüncesi ürkütüyor belki onu. Ama bir söz var, belki bilirsin: «İnsan sevmeli, sonra sevgisinden kopmalı ve yeni baştan sevmeli!»
«Sen de yeni baştan sev, sevdiğim, sevdiceğim, sevgilim!»
Hep geçmişi düşündüğü, kendini büsbütün geçmişe verdiği besbelli. Ben de ne yapayım, duygularına saygım var, derin yası bana dokunuyor. Sarsıyor beni… Ama onun belâlı yanı da kaçmıyor gözümden…
Yüreğim yumuşayabilir, ama kendim çelik gibi sağlam ve kararlı olmalıyım. Onda yeni bir şey uyandırmaya çalışmalıyım, eski sevgisi ortadan silinmese de, onun kadar yaşamayı hak eden yeni bir duygu yaratmalıyım.
İşte bu yüzdendir ki atıldım bu işe, başında hantal ve beceriksizdim, ama sonra kararlı olarak: K sizi kendimi sevdiğim kadar seviyorum dedim. İşte o zaman da bana: Hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman, karşılığını verdi.
«Hayır, hiçbir zaman!» ne denir buna?
Ben: «Gene sevmelisin» dedim. Bakalım sonunda kim üstün gelecek. Allah bilir, beri şunu biliyorum ki «that I had better stick to my faith» (*)
Bu yaz o «hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman» sözünü duyunca... Allahım ne feciydi, sonsuzluğa dek cehennem cezasına çarpıldığımı sandım başlangıçta ve o anda sanki gerçekten yere fırlatılmış gibi oldum.
Ruhuma çöken o anlatılmaz sıkıntı arasında birdenbire karanlıkta doğan bir ışık gibi bir fikir parladı: vazgeçebilen vazgeçsin, ama inanabilirsen inanmaya bak. O zaman vaz geçmiş bir insan olarak değil, inanan bir insan olarak doğruldum ve “yalnız o, başkası olamaz” düşüncesinde karar kıldım.
Ama diyeceksin ki: kandırabilirsen neyle yaşayacaksınız? Yahut ta “elde edemeyeceksin onu” - ama, hayır, sen böyle bir şey söylemezsin. Seven yaşar, yaşayan çalışır, çalışan ekmeğini çıkarır.
Bunun içindir ki rahat ve güvenliyim işte: bu durum çalışmamı etkiliyor, çalışmam da gitgide sarıyor beni, başaracağımı anlıyorum da ondan. Olağanüstü bir şey yaratacağımdan değil, tersine olağan bir şey yaratacağımı sezinliyorum, yani bir varlığı olan, faydalı olabilecek sağlam, «tutarlı» bir eser. Var gücümüzle gerçeğe ermenin en kestirme yolu gerçek bir sevgidir bence. Gerçeğin içinde yaşayan yanlış bir yolda olabilir mi? Sanmam.
Ama neye benzetsem âşık olma durumunun yarattığı o kendine özgü duyguyu ve bilinci?
İnsan hayatta gerçekten âşık oldu mu yeni bir kıta keşfetmiş gibi oluyor.
İşte bunun içindir ki senin de âşık olmanı diliyorum, ama bunun için bir «aşk» bulmak gerek; bu aşkı bulmaya gelince, derim ki başka işlerde olduğu gibi aşkta da arayan bulur ve bulduğumuz gün kendimizi becerikli değil, mutlu saymalıyız.

(*) “İnancımdan şaşmamalıydım”, metinde İngilizce.


__________________
"Ama gerçek, aziz dostum, can sıkıcıdır."

Mislina isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
4 Üyemiz Mislina'in Mesajına Teşekkür Etti.