Tekil Mesaj gösterimi
Eski 09.05.14, 14:25   #4
Mislina
Süper Üye
Mislina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 458
Mesajlar: 2,989
Ettiği Teşekkür: 4166
Aldığı Teşekkür: 9717
Rep Derecesi : Mislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Cevap: Theo'ya Mektuplar | Vincent Van Gogh



Blossoming Almond Tree (1890)



Tarihsiz

Böylece Voorburg'a, oradan da Leidscnendam'a geldim. Buranın tabiatını bilirsin: görkem ve huzur yüklü ulu ağaçlar, bunların yanı başında oyuncak biçiminde çirkinin çirkini küçücük yeşil kubbeler ve Hollandalıların zevkine uygun saçma sapan çiçek bahçeleri, çardaklar, verandalar.

Evlerin hemen hepsi çok çirkin, ama bazıları eski ve değerli. Tam o sırada, çok yüksekte, çöl gibi yaygın otlakların üstünde yığınla bulutlar birbirini iteliyordu ve rüzgâr dosdoğru bir sıra kır evinin yordu; evlerin ötesinde, kara bir kömür yolunun geçtiği kanalın öbür kıyısında top top ağaçlar vardı. Harikaydı bu ağaçlar, diyebilirim ki bir dram seziliyordu her figürde, yani her ağaçta. Ve her şeye karşın, manzaranın bütünü bu sıkıntılı ağaçların ayrı ayrı görünüşünden daha güzeldi, çünkü yağmurdan ıslanmış ve rüzgârdan dövülen o küçük kubbeler bile bir tuhaf olmuştu.


Bu manzaraya bakarken anladım ki biçimi ve duruşu saçma, tuhaf, aykırı ve olağanüstü bir adam bile gerçek bir acı duyar ya da bir yıkıma uğrarsa, güçlü karakteri olan bir figür haline gelebilir.

Bir ara bugünkü toplumumuzu düşündüm, o da yıkıma doğru gittiği halde, bir yenilenme anında kontrast olarak büyük ve karanlık bir siluet olarak dikilebilir karşımıza.

Evet, benim gözümde, tabiatta fırtına dramının, hayatta da acı çekme dramının üstüne yoktur. Cennet mavi olabilir, ama insanın çilesi daha da güzeldir.





The Hague, The Netherlands: April, 1883


Drenthe, Eylül-Kasım 1883

«Ressamım… » «Ressam değilim ... »

Bu iç savaşı iki kişide izleyebiliyorum ben: Rappart'la kendimde.
Kimi zaman korkunç olur bu çekişme ve aslına bakarsan bizimle işi daha az ciddiye alanlar arasında tek fark budur; bizim çilemiz büyüktür; kapkara bir bunalımdan sonra bir az ışık, bir az gelişme; başkaları daha az savaşır, daha kolay çalışırlar belki, ama kişinin karakteri de daha az gelişir.
Bak, bilmiş ol: bu savaşa sen de düşersin (*) ve emin ol ki en iyi niyetli bazı kimselerin sözleriyle sarsılabilirsin.
İçinde bir şey sana «Sen ressam değilsin» diyecek olursa, asıl o zaman var gücünle resme sarılmalısın, kardeşim, ancak bu yoldan susturabilirsin o sesi, yani yalnız resim yapmakla susar o; yok, kuşkuya kapılır da derdini dostlarına dökmeğe kalkışırsan, enerjinden, en değerli gücünden bir şey yitirirsin. Senin gerçek dostların, senin gibi bu savaşa atılmış, kendi çalışmalarıyla sana örnek olup senin canlı gücünü körükleyebilecek insanlardır.
Güvençle, giriştiğin işin senin için doğru yol olduğu bilinciyle işe koyulacaksın ve çiftçi sapanını nasıl sürer; yahut ta benim küçük desendeki arkadaş tarlasını nasıl tapanlar ve kendisi tapanlarsa, öyle yapacaksın sen de. İnsanın atı yoksa, at görevini kendi görür, bir sürü insan da, öyle yapıyor burda.
Gustave Doré’nin öteden beri çok beğendiğim bir sözü var: «Bir öküz gibi sabırlıyım»
Güzel bir söz bu, sapasağlam bir dürüstlüğü dile getiren bir söz, çok şey var bu sözde tam sanatçıya yakışır bir söz. Kafası böyle işleyen insanların var olduğunu düşündük mü, resim satıcılarının dükkânlarında sık sık duyulan «istidatlı sanatçı» sözü bir karganın sesi gibi çirkin ve anlamsız gelir insana. «Sabrım var» demek ne huzurlu, ne vakarlı bir söz; bu karga sesleri olmasa belki bunu söylemek aklıma gelmezdi insanın.
Ben sanatçı değilim - ne kaba bir söz düşüncesini bile insan yakıştırmamalı kendisine - insan sabırlı olmaz olur mu, doğadan sabırlı olmayı öğrenmez mi, buğdayın sessizce: büyüdüğünü, her şeyin yavaş yavaş geliştiğini gördükçe sabırlı olmayı öğrenmez mi?
İnsan artık büyüyüp gelişmeyecek kadar ölü bir nesne sayabilir mi kendini? Gelişmesini bile bile engelleyebilir mi? Bütün bunları “yetenekli” ve “yetenekli sanatçı” sözünü ne kadar budalaca bulduğumu anlatmak için söylüyorum.
Ama gelişmek istiyorsak toprağın içine dalmalıyız. Onun için sana diyorum ki: Drenthe toprağının içine dik kendini, filizleneceksin, kaldırımın üstünde solup kuruma.
Şehirlerde de büyüyen bitkiler vardır, diyeceksin bana, olabilir, ama sen buğdaysın, senin yerin buğday tarlasıdır ... Sana yeni bir şey söylediğimi sanmıyorum, hiç de yeni değil ama sana özgü en iyi düşüncelerin zıddına gitmemeni diliyorum senden, o kadar.


(1) Theo, memuru olduğu Goupil resim satış mağazasından memnun olmadığı için bir mektubunda ressam olmaktan dem vurmuştu. Vincent de kardeşini resim satıcılığından vazgeçirmeye, iki kardeşi birbirine daha da yaklaştıracak olan resme kendini büsbütün vermesi için Theo'yu kandırmaya çalışır. Giderek birlikte yaşayıp çalışmaları için Drenthe'deki ev sahibinden borç almayı bile düşünür, vermeyeceğinden hiç şüphe etmeyerek hayatlarını en ufak ayrıntısına kadar tasarlar.





Nuenen, The Netherlands: October, 1885



Nuenen, Aralık 1883 - Kasım 1885

Geçen mektubuma başka bir biçim veremedim. Ama bil ki, bu bence aramızda ister istemez patlak verecek bir görüş ayrılığıydı, suçu sana ya da bana yüklenebilecek bir kavga değil.

Yakında Delacroix'nın eserlerinden bir sergi olacak diyorsun. İyi.

Bu sergide Delacroix'nın yalnız biyografilerinden tanıdığım Barikat adlı bir tablosunu göreceksin herhalde. Bu resmi 1848'de yaptı sanıyorum.

Bir de Lemud'un litografisini görmüş olacaksın, Lemud'un değilse, Daumier'nindir: 1848 barikatını gösterir.

Şimdi ko ki; senle ben de bu 1848 yılında yahut buna benzer bir dönemde yaşadık, Buna benzer diyorum, çünkü Napolyon’un hükümet darbesi zamanında da öyle şeyler olmuş. O günleri canlandırmanı istiyorum. Bunu da seni kızdırmak için yapmıyorum - seni kızdırmak aklımın köşesinden geçmedi hiçbir zaman- amacım seninle benim aramdaki anlaşmazlığın dünyadaki genel akımlarla ne kadar yakından ilgili olduğunu aramızdaki görüş ayrılığının bile bile işlenmiş bir kötülüğün sonucu olmadığım anlatmaktır.


1848 yıllarını canlandır şimdi gözünde.

Karşı karşıya bulunan ve iki tarafın temsilcileri sayılabilecek olan kişiler kimlerdi? Bir yandan Louis-Philippe'in vekili Guizot, öte yandan Michelet ve Quinet ile talebeler.

Guizot ile Louis-Philippe'ten başlıyalım; kötü ve zorba kişiler miydi? Değil, anladığıma göre onlar; örneğin babam, dedem ve ihtiyar Goupil gibi adamlardı. Görünüşte çok saygıdeğer, ağırbaşlı, ciddi insanlar, ama onlara biraz daha yakından baktın mı, iç karartıcı, anlamsız ve ölü bir yanları var, öyle ki hasta edebilirler insanı. Doğru değil mi, aşırılık var mı bu sözümde?

Durumlarındaki farklar bir yana, aynı görüşte, aynı karakterde adamlar değil mi? Yanılıyor muyum?
Bir de Quinet'yi ya da Michelet'yi, ya da daha sonra V. Hugo'yu alalım örneğin. Bu adamlarla hasımları arasındaki fark o kadar büyük mü? Evet, ama her şeye yüzeyden bakıldı mı, pek büyük bir fark görülmez; ben bile eskiden Guizot'nun bir kitabını Michelet'nin bir kitabı kadar güzel bulurdum. Ama daha derine gittikçe aralarındaki ayrılığı, ayrılıktan da öte, karşıtlığı gördüm.

Birinin bir çerçevenin içinde sıkışıp kaldığını, bocaladığını, ötekininse bize sonsuz bir varlık bıraktığını gördüm. O gün bugün çok su geçti köprünün altından, ama eminim ki senle ben o günlerde yaşasaydık, sen kendini Guizot'nun tarafında bulurdun, ben de kendimi Michelet'nin safında. Ve ikimiz de çok tutarlı bir yoldan giderek, karşı karşıya gelebiliriz ve üzülerek barikatın iki yanında görürdük kendimizi: sen önde bir hükümet askeri, bense arkasında bir devrimci, bir asi olarak.

1884 yılında olduğumuz bugün de (rastlantıya bak sen ki sayılar tıpatıp aynı, ama yerleri ters) karşı karşıya bulunuyoruz gene, her ne kadar gözle görülen barikatlar yoksa da ortada. Barikat bugün bir türlü görüş birliğine varamayan kafalar arasındadır.

«Değirmen ortadan kalkmış, ama yel hâlâ esmektedir».

Biz de bence; ayrı ayrı cephelerde karşı karşıya bulunuyoruz bugün ve buna çare yoktur.

İstesen de istemesen de, sen de ben de yolumuzu gitmek zorundayız. Ama madem kardeşiz, birbirimizi öldürmemeliyiz (mecaz anlamında tabii).

Aynı safta yan yana savaşan kimseler gibi yardımlaşmaya gelince, olamaz bu, çünkü birbirimize yakın gelelim derken karşılıklı ateşin içine düşebiliriz.
Ağzıma gelen incitici sözler, kardeşim olan sana değil de, içinde bulunduğun partiye atılmış taşlardır. Senden bana gelen öfkelendirici sözlerle de doğrudan doğruya beni hedef tuttuğunu sanmıyorum. Ama barikata ateş ediyorsun ve bunu yapmakla iyi bir iş yaptığını sanıyorsun, oysa barikatın arkasında ben varım.

Bütün bunların bir azıcık üstünde durup düşün, olur mu, sanmam ki buna karşı söyleyecek fazla bir şey bulasın. Ama sana düşündüğümden başka türlü de konuşamam; bu konuları aşağı yukarı bu açıdan görmeli.

Umarım ki ne demek istediğimi anladın. Ne sen ne ben politika yapmıyoruz, ama yer yüzünde ve bu dünyada yaşıyoruz, dünyada ise insanlar bölük bölük birleşip ayrılırlar birbirlerinden.

Bulutların suçu mu, eninde sonunda, şu ya da bu fırtına kümesindenseler? Pozitif ya da negatif elektrik taşıyorlarsa? Hoş insanlar bulut değil. Kişi olarak, insanlığı meydana getiren bütünün bir parçasıyız. Bu insanlığın içinde de partiler vardır. Birbirlerine karşıt olan bu partilerin birine ya da ötekine girmemiz ne dereceye kadar koşullara ve rastlantıya bağlıdır?

Evet, eskiden 1848 yılında yaşıyorlardı, biz bugün 1884 yılını yaşıyoruz; değirmen ortadan kalkmış, ama yel hâlâ esiyor. Gerçekten hangi safta bulunduğunu kendin için kesinlikle bilmeğe çalış, ben de bilmeye çalışıyorum.



Tarihsiz


İnsanların benim hakkımda ne düşündükleri konusuyla uğraşamam, ileriye doğru gitmeli ve yalnız onu düşünmeliyim.



Nuenen, The Netherlands: March, 1885


Tarihsiz


Ustaları inceleyip onları anlamaya çalıştık mı, bir an gelir ki hepsini realitenin kendisinde buluruz. Demek istiyorum ki, onlar gibi görmeye, onlar gibi duymaya alıştık mı, onların yarattıklarını gerçekte var olan nesneler gibi görürüz.

Ayrıca da şuna inanıyorum ki sanat eleştiricileri ve meraklıları; doğayla daha yakın bir alış veriş kurmuş olsalardı, resimler arasında yaşamak ve yalnız resimleri birbirleriyle kıyaslandırmakla yetindikleri bugünkü yargılarından daha sağlam yargılar edinebilirlerdi. Resimlerle sürekli alış veriş çok iyi şey tabii, ama doğanın varlığını unutacak ve derine gitmeyecek olursak sağlam bir temele dayanamayız.

İleride daha güzel bir şey yaparsam, herhalde şimdi çalıştığımdan başka türlü çalışmış, olmayacağım, demek istiyorum ki elma aynı elma olacak, yalnız daha olgun olacak; ilkinden beri düşündüklerimde bile bir değişiklik olmayacak. Onun içindir ki kendim için şöyle düşünüyorum: hiçbir değerim yoksa bugün, ileride de bir değerim olmayacaktır, ama ileride bir değerim olacaksa, bugün de vardır demek. Buğday buğdaydır çünkü şehirliler başlangıçta onu görüp de çimene benzettikleri halde.

Buğday için söylediğimiz çimen için de geçerlidir.

Her neyse, elâlem yaptığımı ister iyi ister kötü bulsun, yapma tarzımı ister eleştirsin ister eleştirmesin, ben kendi hesabıma doğayla bana sırrını açacağı güne dek cebelleşmekten başka çare bulamıyorum.

Çeşitli baş ve el etütlerine çalışmakla devam ediyorum.





Two Peasant Women Digging Potatoes


Tarihsiz

Ressamlara arka olan, onların bu desteğe daha hak kazanmadıkları bir zamanda arka olan adamlar vardır. Güzel.
Ama ne?.. Çok kez kötü sonuç verir bu iş, ve her iki taraf için de üzücü olur. Bir yandan, koruyucu harcadığı paranın boşuna gitmiş olmasına ya da öyle görünmesine üzülür, öte yandan, ressam kendisine daha çok güvenilmesini, daha sabırlı olunmasını ve daha çok ilgi gösterilmesini istemekte haklı görür kendini. Ama çoğu hallerde, anlaşmazlıkların çıkması her iki tarafın da gevşek davranmasından ötürüdür.
İkimizin arasında böyle olmayacağına inanmak isterim.
Ve zamanla benim çalışmalarımın sana yürek vereceğini de umarım. Ne sen, ne ben; senin bana kitabını gönderdiğin Gigoux'nun «kahramanlar» dediği adamların kuşağından değiliz.
Ama bizim çağımızda da bu coşkunluğu korumanın uygun olduğuna inanıyorum, çünkü ne olursa olsun talihin atılgan insanların yüzüne güldüğü çok görülür ve özellikle mutluluk ya da «yaşama sevinci» konusunda, insan gerçekten yaşamak istiyorsa, atılgan ve cüretli olmalı.
Ben derim ki: resim yapalım, bol bol eser çıkaralım ve kusurlarımızla, erdemlerimizle biz olalım; biz diyorum, çünkü senden gelen para, benim için bin zorla kazandığını bildiğim bu para, çalışmamdan iyi bir şey çıkacaksa, onun yaratılmasında senin de yarı yarıya pay olduğuna inanmak hakkını verir sana.
Millet'nin şu sözü düşündürüyor beni: “Acıyı ortadan kaldırmak istemem. Çünkü çok kez sanatçıları kuvvetle dile getiren odur.”
Bir köylü ressamı olduğumu söylerim ya, gerçektir bu söz, ve zamanla göreceksin ki asıl o çevre benim çevremdir, orada rahatım. Bunca akşam, madenciler, kömürcüler ve dokumacılarla bir arada ocak başında oturup düşünmem boşuna değildir; düşüncenin dışında da hep çalışmaya verdim kendimi.

Köylülerin günlük hayatına o kadar karıştım, onları günün her saatinde o kadar çok gördüm ki, başka bir şey düşünmek istemiyor canım.
Halkın Millet'nin eserlerine karşı gösterdiği ilgisizlik, son günlerde açılan sergiden de anlaşıldığı gibi, ne sanatçılara, ne de resim satıcılarına cesaret verecek gibi değil diyorsun, Yazdığın doğru, ama Millet bu ilgisizliği kendi de sezmiş görmüştü.
Sensier'yi okurken, kariyerinin başlangıcı üstüne söyledikleri dikkatimi çekti, kelime kelime hatırlamıyorum, ama özü şuydu: diyordu ki güzel kunduralar giyip bir şato hayatı yaşamak isteseydi, gördüğü bu ilgisizlikten epey sıkıntı çekerdi, ama «madem çarık giyiyorum böyle de olur». Nitekim dediği gibi oldu.
Onun için «çarıkla işe girişmek gerektiğini» hiçbir zaman gözden kaçırmayacağını umarım, yani tıpkı köylüler gibi yiyeceği içeceği, yatacak yeri ve giyecek üstü başı varsa insanın, kendini mutlu saymalıdır demek istiyorum.





Woman Lifting Potatoes - 1885


Tarihsiz

Millet de öyle düşünüyor ve başka bir şey istemiyordu ve bence bunun içindir ki insan olarak ressamlara tutulacak yolun hangisi olduğunu göstermiştir, oysa ki İsraels ve Mauve gibi oldukça geniş bir hayat süren ressamlar bu yoldan uzaklaşmışa benzerler.
Ve tekrar ediyorum: Millet, «Millet babadır» !!!
Yani genç ressamların her alanda kılavuzu, akıl hocasıdır. Ama tanıdığım ressamların çoğu - o kadar çok da tanımıyorum ya - bu çeşit öğütleri gereksinmez görünüyor; bana gelince, Millet gibi düşünüyorum ve söylediğine yüzde yüz inanıyorum.
Millet'nin bu sözleri üstüne bu kadar durmamın nedeni, bu konuya değindiğin içindir: diyorsun ki şehirliler köylüleri çizdiği zaman, figürleri çok güzel çizilmiş olsa bile, Paris dolaylarının insanlarını andırıyor gene de.
Aynı izlenim bende de var (her ne kadar B.Lepage'ın Patates Koparan Kadını tam tersine, çok gerçek bir köylü figürü ise de), bunun nedenini de şehirlilerrin köylülerin hayatına yeterince karışmamalarında aramalı. Millet bir yerde diyor ki: «sanata ciğerini koymalı insan».
De Groux köylüleri güzelcene çiziyordu - bu da onun yeteneklerinden biriydi. (Ama devlet ondan tarih tabloları çizmesini istiyordu! Bunu da iyi yapıyordu ama kendisi olabildiği zaman çok daha başarılıydı).
De Groux'nun hak ettiği ünü daha kazanmış olmaması Belçikalılar için bir ayıp ve bir kayıptır.

De Groux; Millet çığırının iyi ustalarından biridir. Ama büyük halk kütleleri onu daha tanımıyor ve Daumier, ya da Tessaert gibi bugün daha gölgede kalmışsa da, birçok ressamlar - örneğin Mellery ve daha başkaları - gene bugün onun duygusuna göre resim yapmaktadır.
Geçenlerde resimli bir dergide Mellery'nin bir desenini gördüm: mavnalarının kamarasında oturmuş bir gemici ailesi, ana baba ve çocuklar bir masanın çevresinde.
Herkesin bana olan sempatisine gelince, bu konuda Renan'ın bir düşüncesini okumuştum birkaç yıl önce, aklından çıkmayan bu görüşe her zaman bağlı kalacağım; diyor ki; "iyi ve faydalı bir iş görmek isteyen birçoklarınca, beğenilmeye tutulmaya önem vermemeli, böyle bir başarıyı dilememeli, tersine yalnız birkaç gönül kazanıp birkaç kişinin sevgisini ve yardımını kazanmayı ummalıdır."





Patates yiyenler


Tarihsiz


Patates Yiyenler tablosu hakkında; yaldızlı çerıçeve içine alınsa iyi olur eminim.
Ayrıca da olgun buğdayın sıcak rengini veren bir döşeme kağıdıyla kaplı bir duvarda iyi durur.
Yok, çevreden bu biçimde ayrılmazsa, karşıya konacak bir resim değildir.
Koyu bir fon, hele donuk bir fon üstünde, değeri hiç ortaya çıkmaz. Çünkü soluk gümüşî renkte bir enteriördür.
Gerçekte de yaldızlı bir çerçeve içindedir denebilir, madem seyirci resmini yaptığım sahneye bakınca bir şömine ve şöminede yanan ateşin beyaz duvarlara yansımasını görür; ben bunları tabloya almadım gerçi, çünkü gerçekte de her şeyi bozuyor bunlar.
Bir daha söylüyorum: Onu altın ya da bakır tonlarında bir şeyle çerçeveleyip ayırmalı.
Görülmesi gibi görmek istiyorsan, bunları aklında tutmalısın.
Altınımsı bir tonla yan yana getirilmesi; hem hiç ummadığın yerlerde bulunan bazı lekeleri aydınlatır, hem de donuk ya da kara bir fon üstünde ortaya çıkabilecek olan hareli görünüşünü siler.
Gölgeler mavi ile boyanmıştır, altın rengi daha iyi belirtir onları. Dün bu resmi Eindhoven'de oturan bir ressam arkadaşa götürdüm.
Orada iki üç gün içinde biraz yumurta akıyla bitirir ve daha bazı detaylarına çalışırım... Bu arkadaş da modelle çalıştığı için, bir kafada ya da kalın bir köylü elinde neler bulunduğunu çok iyi görüyor ve ellerden söz ederken, el resmi yapmak konusunda kendisinin bambaşka bir görüşe vardığını söyledi.
Asıl candan belirtmek istediğim fikir şudur: lâmbanın altında patateslerini tabağa el uzatarak yiyen bu insanlar aynı ellerle toprağı işlemiş adamlardır; istedim ki resim çiftçinin el çalışmasını ve bu kadar namusluca kazandığı besiyi yüceltsin.
İstedim ki biz uygar insanların yaşayışından bambaşka bir yaşayışı canlandırsın. Onun için herkesin bu resmi güzel ya da başarılı bulmasını istemek aklımdan bile geçmiyor.
Bütün kış, kesin örneğini aradığım bu kumaşın ipliğini elimde tuttum ve kumaş şimdi dokunduktan sonra kaba ve sert görünüyorsa da ipliklerinin titizlikle ve belli kurallara göre seçildiği bir gerçektir. Ve bu resmin gerçek bir köylü resmi olduğu söylenebilir belki. Ben biliyorum öyle olduğunu.
Ama tatlı su köylüleri görmek isteyen geçsin gitsin.
Bana kalırsa, köylüleri yapmacık bir çeki düzenle çizmektense, onları bütün kabalıklarıyla canlandırdık mı, daha iyi sonuçlar alabiliriz, buna inanıyorum.
Havanın, rüzgârın ve güneşin etkisiyle çeşitli renk ayrıntıları ve incelikleri gösteren tozlu ve yamalı lacivert eteği ve mintanıyla bir köylü kızı bence bir hanımefendiden daha güzeldir; ama bir hanımefendi kılığına girerse, ondaki bütün gerçeklik birden yok oluverir.
Bir köylü dimi pantolonu ve gömleğiyle: tarlasında güzeldir, pazar günü efendi gibi giyinip kiliseye gittiği zamankinden daha güzel.
Onun için, köylü resimlerine yapmacık bir cilâ vermek bence yersizdir. Bir resim domuz eti, av eti ve patates kokuyorsa, iyidir! Yerindedir; bir ahır gübre kokuyorsa, tamam! ahırı ahır yapan gübredir; tarla olgun buğday ya da patates, yahut ta gübre ve tezek kokuyorsa, asıl sağlık bu kokudadır, özellikle şehirliler için.
Bu tablolardan faydalı bir şey öğrenirler. Bir köylü tablosu hiçbir zaman güzel kokular sürmüş gibi olmamalı.
Bakalım benim resmimde hoşuna gidecek bir şey bulacak mısın, bulacağını umuyorum. M. Portier'nin benim eserlerimle ilgilenmek istediğini söylemesine sevindim. Benim de salt etüdlerden daha önemli şeylerim vardır gösterecek.
Durand-Ruel'e gelince, desenlerimi değersiz bulmuşsa da, ona bu resmi göster. Kötü bulursa, ne yapalım. Ama sen gene de göster ki var gücümüzle savaştığımızı görebilsin. Muhakkak «On para etmez!» dediklerini duyacaksın, hazırlan buna.
Ben de hazırlıklıyım. Ama gerçek ve namuslu bir şey vermeyi başaracağız sonunda.
Öyle ki, pentür ya da desen, figürü canlandırmak ve insan bedeninin şaşılacak kadar uyumlu biçimini vermek için çizilmiş olmaktan başka bir de karın içinden havuç çekip, çıkarmak eylemini göstermek amacıyla yapılmış olsun.
Anlatabiliyor muyum ne demek istediğimi? Çok isterdim anlatabilmeyi; bunu Serret'ye de söyle.
Daha kısaca da söyleyebilirim: Cabanel'in bir çıplağı, Jaquet'nin bir kadını ve Bastien Lepage'ınkiler bir yana resim çizmesini akademide öğrenmiş herhangi bir Parisli ressamın çizdiği bir köylü kadın figürü uzuv ve beden yapısını aynı biçimde gösterir, orantıları ve anatomisi doğru, kimi zaman da çok çekicidir bu figürün.
Ama Israels, Daumier ya da Lhermite bir fügür çizdikleri zaman, bedenin biçimi çok daha canlı olarak duyulur, oysa, asıl bunun içindir ki Daumier'yi örnek gösteriyorum, orantılar hemen hemen keyfîdir, anatomi ve beden yapısı akademisyenlerin gözünde hiç de başarılı olmayacaktır.
Ama bu figür yaşayacaktır. Bu özellik Delacroix için de gerçektir.
Hoş anlatmayı daha tam da başaramadım.
Serret'ye de ki, figürlerimin güzel olması umutsuzluğa düşürürdü beni, de ki; onların akademi görüşlerine göre güzel ve başarılı olmalarını istemiyorum, söyle ki; toprağı belleyen bir adamın fotoğrafı çekilirse, o adam hiç te toprağı beller durumda olmaz…
Ona de ki ben Michelangelo'nun figürlerini, bacakları her ne kadar fazla uzun ve kalçaları fazla enli ise de; güzelini güzeli buluyorum.
Ona de ki, bu yüzden Millet ve Lhermite benim gözümde gerçek ressamlardır; çünkü nesneleri kuru kuru inceledikten sonra oldukları gibi vermiyorlar, kendileri, yani Millet, Lhermite, Michelangelo onları nasıl duyuyorlarsa öyle veriyorlar.
Söyle ki; benim en büyük dileğim bu çeşit yanlışlıklar, sapıklıklar yapmasını öğrenmektir, gerçeği öylesine değiştirmek, düzeltmek ki, meydana gelen şey yalan, ama “kuru gerçekten” daha gerçek bir yalan olsun.
Köylülerin hayatlarını resmetmek ciddî ve önemli bir iştir, ben kendi hesabıma bu konuyu sanat ve hayat üstüne ciddiyetle düşünen insanları düşündürecek biçimde işlemeyi denemek isterim, denemezsem pişmanlık duyarım.
Millet, De Groux, ve daha birçokları verdikleri örneklerle karakter sahibi olduklarını ve «pis, kaba, çamur, iğrenç» gibi yergilere aldırmadıklarını gösterdiler. Bu konuda kuşkuya kapılmak bile ayıptır.
Hayır, köylüleri onlardan biri imişiz gibi çizmeliyiz, köylü gibi duyarak, köylü gibi düşünerek.
Bu olduğumuzdan başka olamazmışız gibi. Çok kez düşünürüm ki köylüler kendilerine göre bir âlemdir ve birçok bakımdan medenî dünyamızdan çok üstündür bu âlem.



Küçük bir not:Konuyu düzenleyen arkadaşımın elleri dert görmesin,emeğine sağlık...
__________________
"Ama gerçek, aziz dostum, can sıkıcıdır."

Mislina isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
4 Üyemiz Mislina'in Mesajına Teşekkür Etti.