Tekil Mesaj gösterimi
Eski 09.05.14, 16:40   #6
Mislina
Süper Üye
Mislina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 458
Mesajlar: 2,989
Ettiği Teşekkür: 4166
Aldığı Teşekkür: 9717
Rep Derecesi : Mislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Cevap: Theo'ya Mektuplar | Vincent Van Gogh



Still Life with Two Jars and Two Pumpkins


Tarihsiz

Sorarım sana, eski Hollanda okulunda bir tek tarla belleyicisine, bir tek ekiciye rastladın mı? Bir «işçi» resmi yapmaya çalıştılar mı hiç? Velasquez «Su Taşıyan Adam» da ya da çizdiği öbür halk tiplerinde çalıştı mı bunu yapmaya? Hayır.
Eski tablolarda insanlar çalışmaz. Ben kışın karlı topraktan havuç koparır gördüğüm bir kadının resmi üstünde çalışıyorum bu günlerde.
İşte bu işi Millet yaptı, Lhermitte ve genellikle yüzyılımızın köylü ressamlarının hepsi - giderek bir Israels bile yaptılar ve bu işi her şeyden daha güzel buluyorlar.
Ama bu yüzyılda bile bölük bölük ressamlar arasında figürü figür için resmeden, yani figürü biçimi ve modelesi için çizen, bir işçiyi yalnız işinde görebilen, eski Hollandalılar gibi, eskilerin hemen hepsinin kaçındığı şeyi arayan, kısacası eylemi eylem için çizmek gereksinmesini duyan kaç ressam vardır?
Köylüyü işinde canlandırmak, bu, bir daha söylüyorum, tam anlamıyla modern bir sanat görüşünün ürünü olan bir figürdür, modern sanatın özüdür, bunu ne Yunan, ne Rönesans, ne de eski Hollandalı ressamlar yapmıştır.
Hem sana bir şey söyleyeyim mi, ben sanat üstüne yazılmış yazıların hemen hiçbirinde yeni ile eski sanat okulları arasındaki ayrılığın açık açık dile getirildiğini görmedim. Oysa ki bu ayrılık bir yandan zamanımızın büyük ve küçük sanat ustaları (büyükler örneğin Millet, Lhermite, Breton ve Herkomer, küçükler de Raffaeli ve Regarney olmak üzere) ile öte yandan eski okullar arasında gösterilebilir.

Tarihsiz

Millet ve Lhermite'i düşündüğüm zaman, modern sanatı Michelangelo ve Rembrandt kadar büyük buluyorum - eski sanat sonsuzsa, yeni sanat da sonsuzdur- eski bir deha eseri, yenisi de bir deha eseri. Chemavard gibi bir adam inanmayabilir buna. Ama ben bu konuda günümüze yüzde yüz güvenilebileceğine inanıyorum.
Bu yüzdendir ki ben kendi eserime ne koymak istediğimi biliyorum, ve sanata tam bir inancım olduğu içindir ki bunu var gücümle başarmaya çalışacağım, bu işte kendim yok olsam da.





Two Hands-1885

4 Kasım 1885

Kendimi renklerin kurallarına verdim büsbütün. Ah, keşke bunları bize gençliğimizde öğretmiş olsalardı!
Ama çoğu insanların hayatında, kaderin bir cilvesiyle ışığı uzun zaman aramak zorunda kaldıkları görülür.
Delacroix'nın ilk kez kanunlaştırdığı ve Newton yer çekiminin, Stephenson da buharın kanunlarını nasıl ortaya koyup herkese açıklamışlarsa, onun da olanca uzamı ve bütün ilişkileriyle açık açık anlattığı renk kanunları ışığın ta kendisidir, evet hiç şüphesiz öyledir.
Etüdlerimde fırça çizgilerini kat kat boya kalınlıklarıyla belirttikten sonra onları olduğu gibi bırakmama kaygılanma.
Bu bir şey demek değildir, çünkü çizgileri bir yıl kadar -(giderek altı ay bile yeter) öyle bırakıp da sonra usturayla şöyle bir kazdın mı, renk çok daha yoğun olarak ortaya çıkar; oysa hafifçe sürüldü mü bu yoğunluk elde edilmez. Renklerin korunması, bir tabloda özellikle ışıklı yerlerin sağlam boyayla boyanmış olması önemlidir. Eskiler de, bugünün Fransız ressamları da bu kazıma işini yapmışlardır.
Saydam bir rengin üst üste sürülen katları birbirine karışır ve zamanla büsbütün silinir, eğer tablonun hazırlıklı katı iyice kurumadan sürülürlerse bu saydam katlar. Oysa daha sonra sürülürse çok dayanıklı olur.
Sen kendin de fark ettin ki benim atölye etütlerim zamanla renklerini yitireceğine daha da iyi oluyorlar.
Sanıyorum ki bu, yağ kullanmadığım yerlerde rengimin daha dayanıklı olmasından ileri gelir. Bir yıl sonra, her renkte bulunan yağ erimiş gitmiştir, ve o zaman sapasağlam bir hamur elde edilir.
Böyle yani eserin iyice kurumasını sağlayarak resim yapmak bence önemli olan bir sorundur; ne yazık ki kobalt gibi dayanıklı olan bazı renkler çok pahalı. Kromlar ve kızılkök kırmızıları hakkında ne düşünmeli bilmiyorum, ama öyle sanırım ki kimi tablolar, özellikle Amerikan güneş batışları - bu çeşit resimleri bilirsin - krom cilâları ile meydana getirildiklerinden zamana çok az dayanırlar.
Tersine Daubigny ile Dupré'nin eserleri dayanıklıdır. La Haye'de bulunan Delft'li v.d. Meer'in tablosunun kırmızı, yeşil, gri, kahverengi, mavi, siyah, sarı, beyaz gibi cüretli bir sürü rengiyle bu kadar güzel ve parlak kalmış olması şaşılacak şey değil mi?




View of Amsterdam from Central Station-1885


Tarihsiz


Sevgili Theo,
Dün akşam Goncourt'nun kitabını aldım ve hemen okumaya koyuldum, bir daha rahat okumam gerekiyorsa da, bu sabah genel bir fikir edinmiştim bile. Bu kitabı elde etmeye ne kadar istekli olduğumu anlarsın artık.
Boucher'yi fazla övdüğünü bulmadım.
Boucher'nin birbirinden ayrı şu üç özelliğinden, zengin mavisi (gök), bronzu (erkek figürü) ve sedef beyazı (kadın figürü), ve buna eklenen Orleans düşesi fıkrasından başka bir şey bilmesem de, yine de resim dünyasında bir kişiliği olduğunu söylerdim. Goncourt onu fazla övmüyor, çünkü aynı zamanda «rezil» de diyor ona, ve bunu namuslu burjuvaları gücendirmeden söylüyor, nasıl ki Bouguerau, Perrault vesairenin resimlerine rezil denebilirse.
Üstelik de Goncourt'un Boucher'yi fazla övdüğü de yok bence, eminim ki örneğin Rubens'in üstünlüğünü yadsımayı bir an olsun aklından geçirmemiştir. Öyle ya Rubens Boucher'den de daha verimliydi ve onun kadar, giderek ondan daha çok çıplak kadın ressamıydı.
Rubens'te sık sık görülen şeyler onun dokunaklı ve içli olmasını önlemez, asıl kadın portrelerinde Rubens hem kendini verebilmiş hem de kendini aşmıştır.
Ama Chardin!
Onun nasıl bir adam olduğunu bilmek isteğini sık sık duymuştum. (Watteau tam tasarladığım gibi bir insanmış)
Burjuvanın biri, Corot gibi iyi yürekli, ama ondan daha çok acı çekmiş, hayatta birçok talihsizliklere uğramış.
Harika bir kitap bu! Latour, Voltaire'ci ve esprili.
Pastel, öğrenmeyi çok istediğim bir usuldür, bir gün denerim herhalde; insan bir başın resmini çizebilirse, birkaç saatte öğrenebilmelidir pasteli.
Chardin'in tekniği üstüne söylediklerini çok beğendim. Resmi tamamlamak diye bir deyim vardır ya, esere öyle bir kesinlik vermek ki burnunu üstüne dayayıp bakabilesin anlamına gelir, işte bu kesinliği gerçek ressamların eserlerine hiçbir zaman vermediklerini kanısına varıyorum gün geçtikçe.
En güzel ve asıl teknik bakımından en başarılı resimler var ya, onlara yakından bir bak, yan yana dizilmiş renkler görürsün sadece, bütününün tadına varmak için belli bir uzaklıktan bakmalısın.
Rembrandt bu gerçeği ileri sürmekte direndi, bu yüzden uğradığı bir sürü yergiye karşın. (Zamanının burjuvaları van der Helst'i, resimleri yakından da görülebiliyor diye, ondan üstün tutarlardı.)
Chardin bu bakımdan Rembrandt kadar büyük. Israels'in de buna benzer bir yanı var; bana sorarsan, ben Israels'e her zaman hayranım, özellikle tekniği yüzünden. Herkes bunu bilse ve böyle düşünse çok güzel olurdu, ama olmaz işte, diyebilir Bonnemort.
Böyle çalışabilmek için bir az da büyücü olmak gerek, bunu öğrenmekse pahalıya oturur insana...
Michelangelo şöyle demiş: «Benim tarzım büyük budalalar yetiştirmeye yarar»; bu alaylı ve hazin sözü; rengi cüretle kullananlar için de söyleyebilirsin, çünkü renkte de korkak ve kişilikten yoksun ressamlar taklit yoluna sapamazlar.
Çalışmam ilerliyor sanıyorum.
Dün akşam başıma bir şey geldi, onu sana olduğu gibi anlatmaya çalışacağım. Evin arkasındaki bahçede bulunan üç meşe ağacını bilirsin! Dördüncü kezdir onları çizmeye çalışıyorum. Sana gönderdiğim kulübe ve mezarlık resimlerinin boyunda bir tuvalin önünde oturup üç gün çalıştım durdum.
O açık kahverengi salkım salkım yaprakları çizmek, biçimlendirmek ve tam tonunu bulup renklendirmek gerekiyordu. Akşam tabloyu alıp Eindhoven'de epey lüks bir salonu olan (gri duvar kaplamaları, yaldızlı siyah möbleler) arkadaşımın evine gittim, ve resmi duvara astık.
İşte o an, iyi şeyler yapmayı, renklerimi istediğim etkiyi elde etmek üzere değerlendirmeyi başaracağıma kanı getirdim ve bugüne kadar duymadığım sarsılmaz bir güven duydum. Tabloda açık kahverengi de vardı, taze yeşil ve (gri) beyaz da, tüpten çıktığı gibi saf beyaz bile vardı. (Görüyorsun ya, ben koyuya düşkün olduğum halde, karşıtına, giderek en uçtaki karşıtına karşı önyargı beslemiyorum).
Bu adamın parası var ve resmi satın almaya da can atıyordu, ama resmin yerini bulduğunu ve olduğu gibi renklerin birleşmesinden doğan tatlı ve hüzünlü havasıyla huzur verdiğini görünce, onu satmayı göze alamadım.
Çok hoşuna gittiği için de resmi ona verdim, o da tam benim istediğim gibi, nazlanmadan, büyük lâf etmeden aldı ve yalnız: «Bu nesne müthiş güzel!» dedi.

Ben resmin o kadar güzel olduğundan emin değilim daha. Önce birkaç Chardin daha görmeli, Rembrandt'ları, eski Hollandalı ve Fransız ustalarını incelemeli ve biraz da düşünmeliyim. Bu resimde kullandığımdan daha az boya kullanarak çok daha ileriye götürebilmeliyim işi.
Goncourt'ların gravürler ve desenler yaptıklarını biliyor muydun?
Sanma ki pratik görüşten yoksunum da ondan senin desen ve resim yapman için bu kadar direniyorum.
Pekâlâ, başarırsın, istersen iyi sonuç da alabilirsin. Ama asıl kendi mesleğinde gerçekten bir sanat bilirkişisi olmanı sağlar bu ve öbür bilirkişiler arasında yabana atılmayacak bir üstünlük verir sana.
İlerde ne olacağımı bilmiyorum. Ama bugün La Tour denilen o şeytan gibi adam üstüne bir şeyler okudukça, ne doğru, adamın (korkunç pintiliği bir yana) hayata karşı da resme karşı da ne kadar iyi bir davranışı var, diyorum kendi kendime.
Frans Hals'ın birçok resimlerini gördüm son zamanlarda: ona olan coşkunluğumu bilirsin, konuyu ilk ağızda ortaya. koymak sorunu üstüne hemen yazmıştım sana uzun uzun. La Tour ile Frans Hals'ın niyetleri arasında ne çok benzerlik var: ikisi de hayatı, üstüne silinebilecek kadar ince bir pastelle canlandırırlar. İlerde ne yapacağımı, geleceğimin ne olacağını bilmiyorum ama son zamanları böyle gelişi güzel aldığım dersleri unutmayacağımı umarım. Konuyu kesinlikle ortaya koymak ilk ağızda ama bütün aklını ve bütün dikkatini kapsayan tüm bir çabayla.
Şimdilik en çok fırça ile çalışmaktan hoşlanıyorum - desende bile - taslağı füzenle değil de fırça ile yapıyorum.
Eski Hollandalıların tablolarına nasıl başladıklarını araştırdığım zaman, desen denebilecek pek az şey görüyorum. Oysa desen yapmasını şaşılacak kadar iyi biliyorlardı. Gene de sanırım ki çoğu hallerde fırça ile başlayıp, fırça ile çalıştılar ve bitirdiler.
Doldurmaca yok onlarda. Örneğin bir van Goyen. Onun Dupper koleksiyonundaki bir resmini yeni gördüm: bir kumulun üstünde, fırtınalı havada bir meşe ağacı; bir de Cuyp'ten bir Dort manzarasını.
Şaşılacak bir teknik: hiçbir çareye başvurmayan, içinden doğmuş gibi, rengi de hesaba katmayan, görünüşte basitin basiti bir teknik.
Ama figür olsun, peyzaj olsun, öteden beri ressamlarda resmin doğanın aynada görünen resmi gibi bir tasviri, bir taklidi olmayıp, onun yeniden yaratılması olduğunu açığa vurmaya bir eğilim görülür.
Seninle daha birçok konulan incelemek isterdim: özellikle Chardin'in renk üstüne bana düşündürdüklerini ve «couleur locale» den sakınmak zorunluluğunu. Bak bu sözü ne güzel: «Nasıl şaşırtmalı, nasıl anlatmalı dişleri dökülmüş, yine de sonsuz zarafeti olan bu ağızın neyle meydana geldiğini? Yalnız birkaç sarı serpintisi ve birkaç mavi kırıntısıyla elde edilmiştir bu.»

Bunu okuduğum zaman Delft'li Vermeer'i düşündüm, onun La Haye peyzajını; ona yakından baktın mı, gözlerine inanamazsın, bir az uzaktan baktığın zaman gördüğün renklerden bambaşka renklerle yapılmış olduğunu görürsün.
Hoşça kal! Goncourt'un kitabını ne kadar beğendiğimi sana anlatmadan yapamadım.
Candan selâmlarımla.



Van Gogh: Willow, The -1885

Tarihsiz

Sorarım sana, eski Hollanda okulunda bir tek tarla belleyicisine, bir tek ekiciye rastladın mı? Bir «işçi» resmi yapmaya çalıştılar mı hiç? Velasquez «Su Taşıyan Adam» da ya da çizdiği öbür halk tiplerinde çalıştı mı bunu yapmaya? Hayır.
Eski tablolarda insanlar çalışmaz. Ben kışın karlı topraktan havuç koparır gördüğüm bir kadının resmi üstünde çalışıyorum bu günlerde.
İşte bu işi Millet yaptı, Lhermitte ve genellikle yüzyılımızın köylü ressamlarının hepsi - giderek bir Israels bile yaptılar ve bu işi her şeyden daha güzel buluyorlar.
Ama bu yüzyılda bile bölük bölük ressamlar arasında figürü figür için resmeden, yani figürü biçimi ve modelesi için çizen, bir işçiyi yalnız işinde görebilen, eski Hollandalılar gibi, eskilerin hemen hepsinin kaçındığı şeyi arayan, kısacası eylemi eylem için çizmek gereksinmesini duyan kaç ressam vardır?
Köylüyü işinde canlandırmak, bu, bir daha söylüyorum, tam anlamıyla modern bir sanat görüşünün ürünü olan bir figürdür, modern sanatın özüdür, bunu ne Yunan, ne Rönesans, ne de eski Hollandalı ressamlar yapmıştır.
Hem sana bir şey söyleyeyim mi, ben sanat üstüne yazılmış yazıların hemen hiçbirinde yeni ile eski sanat okulları arasındaki ayrılığın açık açık dile getirildiğini görmedim. Oysa ki bu ayrılık bir yandan zamanımızın büyük ve küçük sanat ustaları (büyükler örneğin Millet, Lhermite, Breton ve Herkomer, küçükler de Raffaeli ve Regarney olmak üzere) ile öte yandan eski okullar arasında gösterilebilir.

Tarihsiz

Millet ve Lhermite'i düşündüğüm zaman, modern sanatı Michelangelo ve Rembrandt kadar büyük buluyorum - eski sanat sonsuzsa, yeni sanat da sonsuzdur- eski bir deha eseri, yenisi de bir deha eseri. Chemavard gibi bir adam inanmayabilir buna. Ama ben bu konuda günümüze yüzde yüz güvenilebileceğine inanıyorum.
Bu yüzdendir ki ben kendi eserime ne koymak istediğimi biliyorum, ve sanata tam bir inancım olduğu içindir ki bunu var gücümle başarmaya çalışacağım, bu işte kendim yok olsam da.



Two Hands-1885


4 Kasım 1885


Kendimi renklerin kurallarına verdim büsbütün. Ah, keşke bunları bize gençliğimizde öğretmiş olsalardı!
Ama çoğu insanların hayatında, kaderin bir cilvesiyle ışığı uzun zaman aramak zorunda kaldıkları görülür.
Delacroix'nın ilk kez kanunlaştırdığı ve Newton yer çekiminin, Stephenson da buharın kanunlarını nasıl ortaya koyup herkese açıklamışlarsa, onun da olanca uzamı ve bütün ilişkileriyle açık açık anlattığı renk kanunları ışığın ta kendisidir, evet hiç şüphesiz öyledir.
Etüdlerimde fırça çizgilerini kat kat boya kalınlıklarıyla belirttikten sonra onları olduğu gibi bırakmama kaygılanma.
Bu bir şey demek değildir, çünkü çizgileri bir yıl kadar -(giderek altı ay bile yeter) öyle bırakıp da sonra usturayla şöyle bir kazdın mı, renk çok daha yoğun olarak ortaya çıkar; oysa hafifçe sürüldü mü bu yoğunluk elde edilmez. Renklerin korunması, bir tabloda özellikle ışıklı yerlerin sağlam boyayla boyanmış olması önemlidir. Eskiler de, bugünün Fransız ressamları da bu kazıma işini yapmışlardır.
Saydam bir rengin üst üste sürülen katları birbirine karışır ve zamanla büsbütün silinir, eğer tablonun hazırlıklı katı iyice kurumadan sürülürlerse bu saydam katlar. Oysa daha sonra sürülürse çok dayanıklı olur.
Sen kendin de fark ettin ki benim atölye etütlerim zamanla renklerini yitireceğine daha da iyi oluyorlar.
Sanıyorum ki bu, yağ kullanmadığım yerlerde rengimin daha dayanıklı olmasından ileri gelir. Bir yıl sonra, her renkte bulunan yağ erimiş gitmiştir, ve o zaman sapasağlam bir hamur elde edilir.
Böyle yani eserin iyice kurumasını sağlayarak resim yapmak bence önemli olan bir sorundur; ne yazık ki kobalt gibi dayanıklı olan bazı renkler çok pahalı. Kromlar ve kızılkök kırmızıları hakkında ne düşünmeli bilmiyorum, ama öyle sanırım ki kimi tablolar, özellikle Amerikan güneş batışları - bu çeşit resimleri bilirsin - krom cilâları ile meydana getirildiklerinden zamana çok az dayanırlar.
Tersine Daubigny ile Dupré'nin eserleri dayanıklıdır. La Haye'de bulunan Delft'li v.d. Meer'in tablosunun kırmızı, yeşil, gri, kahverengi, mavi, siyah, sarı, beyaz gibi cüretli bir sürü rengiyle bu kadar güzel ve parlak kalmış olması şaşılacak şey değil mi?




View of Amsterdam from Central Station-1885



Tarihsiz


Sevgili Theo,
Dün akşam Goncourt'nun kitabını aldım ve hemen okumaya koyuldum, bir daha rahat okumam gerekiyorsa da, bu sabah genel bir fikir edinmiştim bile. Bu kitabı elde etmeye ne kadar istekli olduğumu anlarsın artık.
Boucher'yi fazla övdüğünü bulmadım.
Boucher'nin birbirinden ayrı şu üç özelliğinden, zengin mavisi (gök), bronzu (erkek figürü) ve sedef beyazı (kadın figürü), ve buna eklenen Orleans düşesi fıkrasından başka bir şey bilmesem de, yine de resim dünyasında bir kişiliği olduğunu söylerdim. Goncourt onu fazla övmüyor, çünkü aynı zamanda «rezil» de diyor ona, ve bunu namuslu burjuvaları gücendirmeden söylüyor, nasıl ki Bouguerau, Perrault vesairenin resimlerine rezil denebilirse.
Üstelik de Goncourt'un Boucher'yi fazla övdüğü de yok bence, eminim ki örneğin Rubens'in üstünlüğünü yadsımayı bir an olsun aklından geçirmemiştir. Öyle ya Rubens Boucher'den de daha verimliydi ve onun kadar, giderek ondan daha çok çıplak kadın ressamıydı.
Rubens'te sık sık görülen şeyler onun dokunaklı ve içli olmasını önlemez, asıl kadın portrelerinde Rubens hem kendini verebilmiş hem de kendini aşmıştır.
Ama Chardin!
Onun nasıl bir adam olduğunu bilmek isteğini sık sık duymuştum. (Watteau tam tasarladığım gibi bir insanmış)
Burjuvanın biri, Corot gibi iyi yürekli, ama ondan daha çok acı çekmiş, hayatta birçok talihsizliklere uğramış.
Harika bir kitap bu! Latour, Voltaire'ci ve esprili.
Pastel, öğrenmeyi çok istediğim bir usuldür, bir gün denerim herhalde; insan bir başın resmini çizebilirse, birkaç saatte öğrenebilmelidir pasteli.
Chardin'in tekniği üstüne söylediklerini çok beğendim. Resmi tamamlamak diye bir deyim vardır ya, esere öyle bir kesinlik vermek ki burnunu üstüne dayayıp bakabilesin anlamına gelir, işte bu kesinliği gerçek ressamların eserlerine hiçbir zaman vermediklerini kanısına varıyorum gün geçtikçe.
En güzel ve asıl teknik bakımından en başarılı resimler var ya, onlara yakından bir bak, yan yana dizilmiş renkler görürsün sadece, bütününün tadına varmak için belli bir uzaklıktan bakmalısın.
Rembrandt bu gerçeği ileri sürmekte direndi, bu yüzden uğradığı bir sürü yergiye karşın. (Zamanının burjuvaları van der Helst'i, resimleri yakından da görülebiliyor diye, ondan üstün tutarlardı.)
Chardin bu bakımdan Rembrandt kadar büyük. Israels'in de buna benzer bir yanı var; bana sorarsan, ben Israels'e her zaman hayranım, özellikle tekniği yüzünden. Herkes bunu bilse ve böyle düşünse çok güzel olurdu, ama olmaz işte, diyebilir Bonnemort.
Böyle çalışabilmek için bir az da büyücü olmak gerek, bunu öğrenmekse pahalıya oturur insana...
Michelangelo şöyle demiş: «Benim tarzım büyük budalalar yetiştirmeye yarar»; bu alaylı ve hazin sözü; rengi cüretle kullananlar için de söyleyebilirsin, çünkü renkte de korkak ve kişilikten yoksun ressamlar taklit yoluna sapamazlar.
Çalışmam ilerliyor sanıyorum.
Dün akşam başıma bir şey geldi, onu sana olduğu gibi anlatmaya çalışacağım. Evin arkasındaki bahçede bulunan üç meşe ağacını bilirsin! Dördüncü kezdir onları çizmeye çalışıyorum. Sana gönderdiğim kulübe ve mezarlık resimlerinin boyunda bir tuvalin önünde oturup üç gün çalıştım durdum.
O açık kahverengi salkım salkım yaprakları çizmek, biçimlendirmek ve tam tonunu bulup renklendirmek gerekiyordu. Akşam tabloyu alıp Eindhoven'de epey lüks bir salonu olan (gri duvar kaplamaları, yaldızlı siyah möbleler) arkadaşımın evine gittim, ve resmi duvara astık.
İşte o an, iyi şeyler yapmayı, renklerimi istediğim etkiyi elde etmek üzere değerlendirmeyi başaracağıma kanı getirdim ve bugüne kadar duymadığım sarsılmaz bir güven duydum. Tabloda açık kahverengi de vardı, taze yeşil ve (gri) beyaz da, tüpten çıktığı gibi saf beyaz bile vardı. (Görüyorsun ya, ben koyuya düşkün olduğum halde, karşıtına, giderek en uçtaki karşıtına karşı önyargı beslemiyorum).
Bu adamın parası var ve resmi satın almaya da can atıyordu, ama resmin yerini bulduğunu ve olduğu gibi renklerin birleşmesinden doğan tatlı ve hüzünlü havasıyla huzur verdiğini görünce, onu satmayı göze alamadım.
Çok hoşuna gittiği için de resmi ona verdim, o da tam benim istediğim gibi, nazlanmadan, büyük lâf etmeden aldı ve yalnız: «Bu nesne müthiş güzel!» dedi.

Ben resmin o kadar güzel olduğundan emin değilim daha. Önce birkaç Chardin daha görmeli, Rembrandt'ları, eski Hollandalı ve Fransız ustalarını incelemeli ve biraz da düşünmeliyim. Bu resimde kullandığımdan daha az boya kullanarak çok daha ileriye götürebilmeliyim işi.
Goncourt'ların gravürler ve desenler yaptıklarını biliyor muydun?
Sanma ki pratik görüşten yoksunum da ondan senin desen ve resim yapman için bu kadar direniyorum.
Pekâlâ, başarırsın, istersen iyi sonuç da alabilirsin. Ama asıl kendi mesleğinde gerçekten bir sanat bilirkişisi olmanı sağlar bu ve öbür bilirkişiler arasında yabana atılmayacak bir üstünlük verir sana.
İlerde ne olacağımı bilmiyorum. Ama bugün La Tour denilen o şeytan gibi adam üstüne bir şeyler okudukça, ne doğru, adamın (korkunç pintiliği bir yana) hayata karşı da resme karşı da ne kadar iyi bir davranışı var, diyorum kendi kendime.
Frans Hals'ın birçok resimlerini gördüm son zamanlarda: ona olan coşkunluğumu bilirsin, konuyu ilk ağızda ortaya. koymak sorunu üstüne hemen yazmıştım sana uzun uzun. La Tour ile Frans Hals'ın niyetleri arasında ne çok benzerlik var: ikisi de hayatı, üstüne silinebilecek kadar ince bir pastelle canlandırırlar. İlerde ne yapacağımı, geleceğimin ne olacağını bilmiyorum ama son zamanları böyle gelişi güzel aldığım dersleri unutmayacağımı umarım. Konuyu kesinlikle ortaya koymak ilk ağızda ama bütün aklını ve bütün dikkatini kapsayan tüm bir çabayla.
Şimdilik en çok fırça ile çalışmaktan hoşlanıyorum - desende bile - taslağı füzenle değil de fırça ile yapıyorum.
Eski Hollandalıların tablolarına nasıl başladıklarını araştırdığım zaman, desen denebilecek pek az şey görüyorum. Oysa desen yapmasını şaşılacak kadar iyi biliyorlardı. Gene de sanırım ki çoğu hallerde fırça ile başlayıp, fırça ile çalıştılar ve bitirdiler.
Doldurmaca yok onlarda. Örneğin bir van Goyen. Onun Dupper koleksiyonundaki bir resmini yeni gördüm: bir kumulun üstünde, fırtınalı havada bir meşe ağacı; bir de Cuyp'ten bir Dort manzarasını.
Şaşılacak bir teknik: hiçbir çareye başvurmayan, içinden doğmuş gibi, rengi de hesaba katmayan, görünüşte basitin basiti bir teknik.
Ama figür olsun, peyzaj olsun, öteden beri ressamlarda resmin doğanın aynada görünen resmi gibi bir tasviri, bir taklidi olmayıp, onun yeniden yaratılması olduğunu açığa vurmaya bir eğilim görülür.
Seninle daha birçok konulan incelemek isterdim: özellikle Chardin'in renk üstüne bana düşündürdüklerini ve «couleur locale» den sakınmak zorunluluğunu. Bak bu sözü ne güzel: «Nasıl şaşırtmalı, nasıl anlatmalı dişleri dökülmüş, yine de sonsuz zarafeti olan bu ağızın neyle meydana geldiğini? Yalnız birkaç sarı serpintisi ve birkaç mavi kırıntısıyla elde edilmiştir bu.»

Bunu okuduğum zaman Delft'li Vermeer'i düşündüm, onun La Haye peyzajını; ona yakından baktın mı, gözlerine inanamazsın, bir az uzaktan baktığın zaman gördüğün renklerden bambaşka renklerle yapılmış olduğunu görürsün.
Hoşça kal! Goncourt'un kitabını ne kadar beğendiğimi sana anlatmadan yapamadım.
Candan selâmlarımla.






Anvers, (Kasım 1885-Şubat 1886)

Rubens'i çok güzel buluyorum, resimdeki açıklığı, içtenliği ve en basit çarelerle çalıştığı için.
Henri de Breakeleer'i her yerde sedef pırıltılarıyla çarpıcı olmaya çalışan ressamlardan saymıyorum. Çünkü kesinliğe varmak için tuhaf ve ilginç bir çaba görülüyor onda, üstelik de kendine özgü bir ressam.
Portre üstüne olan görüşümden vazgeçmiyorum, iyi buluyorum bu görüş için çarpışmayı, insanlara göstermek istiyorum ki kendilerinde fotoğrafçının fotoğraf makinesiyle ortaya koyabileceği şeylerden daha başka bir şeyler vardır.


Tarihsiz

Dün büyük kilisenin görüldüğü birkaç etüt çizdim.
Parktan da küçük bir etüt yaptım.
Yine de insanların gözlerini çizmek daha çok hoşuma gidiyor, çünkü insan gözlerinde kiliselerde olmayan bir şey var; kiliseler görkemli olup bizi etkiliyorlarsa da, bir insanın ruhu; baldırı çıplak birinin, bir -sokak kızının da olsa-, daha ilginçtir benim gözümde.

Tarihsiz

Verlat çalışmalarımı gördü. Kırdan getirdiğim iki peyzajla bir natürmortu görünce: «Evet ama benim işim değil» dedi. Ben de iki portreyi gösterdiğim zaman: «Ha bu başka, figür olunca gelebilirsiniz!» dedi.
Demek ki yarından tezi yok akademinin pentür sınıfında gidip çalışabileceğim. Ayrıca da Vinck ile konuştum (Vinck Leys'in bir öğrencisi ve onun gibi ortaçağımsı resimler yapar), akşamları antik eserlerden desenler yapabileceğim.
İki akşam çalıştım orda. Diyebilirim ki köylü figürleri yapmak için antik modellere göre çalışmak çok faydalıdır, ama öteden beri yapıla geldiği gibi çalışmamak şartıyla. Orada gördüğüm desenlerin hepsini toptan kötü ve kökünden bozuk buluyorum. Benimkilerin bambaşka olduğunu da biliyorum: ama zaman gösterecek kimin doğru yolda olduğunu. Yahu, hiçbiri anlamamış bir antik heykelin ne olduğunu.




Vase with Asters, Salvia and Other Flowers

Anvers, (Kasım 1885-Şubat 1886)

Rubens'i çok güzel buluyorum, resimdeki açıklığı, içtenliği ve en basit çarelerle çalıştığı için.
Henri de Breakeleer'i her yerde sedef pırıltılarıyla çarpıcı olmaya çalışan ressamlardan saymıyorum. Çünkü kesinliğe varmak için tuhaf ve ilginç bir çaba görülüyor onda, üstelik de kendine özgü bir ressam.
Portre üstüne olan görüşümden vazgeçmiyorum, iyi buluyorum bu görüş için çarpışmayı, insanlara göstermek istiyorum ki kendilerinde fotoğrafçının fotoğraf makinesiyle ortaya koyabileceği şeylerden daha başka bir şeyler vardır.


Tarihsiz

Dün büyük kilisenin görüldüğü birkaç etüt çizdim.
Parktan da küçük bir etüt yaptım.
Yine de insanların gözlerini çizmek daha çok hoşuma gidiyor, çünkü insan gözlerinde kiliselerde olmayan bir şey var; kiliseler görkemli olup bizi etkiliyorlarsa da, bir insanın ruhu; baldırı çıplak birinin, bir -sokak kızının da olsa-, daha ilginçtir benim gözümde.

Tarihsiz

Verlat çalışmalarımı gördü. Kırdan getirdiğim iki peyzajla bir natürmortu görünce: «Evet ama benim işim değil» dedi. Ben de iki portreyi gösterdiğim zaman: «Ha bu başka, figür olunca gelebilirsiniz!» dedi.
Demek ki yarından tezi yok akademinin pentür sınıfında gidip çalışabileceğim. Ayrıca da Vinck ile konuştum (Vinck Leys'in bir öğrencisi ve onun gibi ortaçağımsı resimler yapar), akşamları antik eserlerden desenler yapabileceğim.
İki akşam çalıştım orda. Diyebilirim ki köylü figürleri yapmak için antik modellere göre çalışmak çok faydalıdır, ama öteden beri yapıla geldiği gibi çalışmamak şartıyla. Orada gördüğüm desenlerin hepsini toptan kötü ve kökünden bozuk buluyorum. Benimkilerin bambaşka olduğunu da biliyorum: ama zaman gösterecek kimin doğru yolda olduğunu. Yahu, hiçbiri anlamamış bir antik heykelin ne olduğunu.

Tarihsiz

Öbür öğrencilerin etütleri aşağı yukarı ten rengindedir; yakından görünce tam insan teni dersin - ama biraz uzaklaştın mı bakamaz olursun, o kadar yavan gelir insana üst üste yığılmış bunca pembe ve açık sarı.
Benim desende, yakından bakıldı mı, yeşilimsi keremit rengi, gri - sarı, beyaz, siyah ve birçok silik renkler, genellikle nitelenmesi güç renk karışımları görülür. Ama biraz uzaklaşıldı mı, renk sorunu bir yana, tam istenilen sonuç alınır, desenin çevresinde bir hava akıntısı var gibidir, içinde de ışık dalgalanır.
……………
Bazı öğrenciler benim desenlerimi gördü: biri köylü figürlerinden esinlenmiş olacak ki, çıplak resim sınıfında modeli çok daha enerjik bir çizgiyle ve gölgeleri sağlamca belirterek çizmeye koyuldu hemen. Bana desenini gösterdi ve üzerinde konuştuk; hayat dolu bir desendi, burada çalışanların çizdikleri desenler arasında en güzeliydi.
Ama bunun tepkisi ne oldu biliyor musun? Profesör Sibert onu çağırdı ve bir daha böyle bir şey yapmak cüretini gösterirse, profesörüyle alay etmiş sayılacağını söyledi. Oysa, Tassaert ya da Gavarni üslûbunda «dolgunca» çizilmiş tek desendi. Durumu görüyorsun ya. Ama o kadar önemli değil, üzülmeyeceksin ve safça bir tavır takınıp bu olmayacak tarzdan kurtulmak istermiş de her seferinde aynı hataya düşüyormuşsun gibi yapacaksın.
Burada çizdikleri figürlerde çoğu zaman başa fazla ağırlık vermektedirler, öyle ki figür tepetakla düşecek gibi olur; hiçbiri ayakları üstünde sağlamca durmaz, oysa ilk taslakla elde edilmesi gereken sonuç figürün ayakta durmasıdır.

Tarihsiz

Kocaman bir devrimle sona erecek olan bir yüzyılın üçüncü çeyreğindeyiz.
Tut ki ikimiz de hayatlarımızın sonlarına doğru bu devrimin başlangıcını görebileceğiz, ama büyük fırtınalardan sonra toplum bütününe yayılan serinletici, temiz hava akımlarına gene de tanık olamayacağız.
Asıl önemlisi de şu: çağımızın bozukluğu üstüne aldanmamalıyız; fırtınadan önce esen boğucu, bunaltıcı, sağlık bozucu havayı sezinlemeyecek ve bizim bunalım içinde olduğumuzu, ama gelecek kuşakların daha özgürce nefes alabileceklerini göremeyecek duruma düşmemeliyiz.
Zola ve Goncourt'lar gibi yazarlar bir çocuk saflığıyla bağır bağır bağırıyorlar bu gerçeği, onlar ki bu toplumu didik didik edip incelemekte ve kesin, şaşmaz tanılarıyla adlandırmaktadırlar bu hastalığı.
Senin saydığın Turgeniev ve Daudet de öyle, onlar da ereksiz ve öteye bakmadan çalışmıyorlar.
Ama hepsi, haklı olarak, ütopyalar kurmaktan çekinirler ve bir bakıma kötümserdirler, çünkü yakından bakıldı mı, yüzyılın tarihinde devrimlerin, güzel amaçlarla başladıkları halde, nasıl soysuzlaştığı korkunç bir açıklıkla görülür.
Biliyor musun, insana asıl yürek veren, insanın duygu ve düşünceleriyle tek başına koşmaması, bir grupla güç ve iş birliği halinde çalışmasıdır. Öyle olunca, İnsan daha çok iş başarır ve çok daha mutlu olur. İşte aramızda böyle bir şey olmasını çoktandır istiyorum ve diyorum, yalnız kalırsan canın sıkılır, çünkü pek iç açıcı değil çağımız, meğer ki insan mutluluğu yalnız çalışmada arayıp bulsun.






Avenue in Voyer d'Argenson Park at Asnieres

Paris, 1887 yazı

Resim alanında tutunabilsem bile, yatırımlarımın karşılığını alamayacağımı düşünerek üzülüyorum.
Evdekiler için yazdıkların fena dokundu bana: «Hepsi az çok iyi, ama onları görmek gene de üzüyor insanı» diyorsun.
Bundan on iki yıl kadar önce ne olursa olsun evin gelişeceğine ve her şeyin yolunda gideceğine yüzde yüz inanılırdı. İyi bir evlilik yaparsan, annem çok sevinecek, senin sağlığın ve işlerin bakımından da yalnız kalmamam gerek.
Bense - evlenme ve çocuk yapma isteği benden geçiyor - otuz beş yaşımda, bambaşka olmam gerektiği halde, böyle olduğuma üzülüyorum zaman zaman.
Kimi zaman da kızıyorum şu pis resme! Richepin değil mi şöyle diyen:
"Sanat aşkı... gerçek aşkı söküp atar..."
Korkunç derecede doğru bu söz, ama tersi de doğru: gerçek aşk sanattan tiksindirir insanı.
Kendimi artık yaşlı ve yıpranmış duyduğum oluyor, ama yine de resme coşmayacak kadar aşık olduğum zamanlar da var. Başarı kazanmak için hırslı olacaksın, oysa hırs saçma görünüyor bana.
Bundan ne çıkacak bilmem, benim istediğim sana bu kadar yük olmamaktır - bundan sonra yük olmamam pekâlâ mümkün - çünkü benim resimlerimi göğsünü gere gere gösterebilecek duruma geleceğini umuyorum.
Gidiyorum: Güneyde bir yere çekileceğim, İnsan olarak tiksindiğim bu kadar çok ressam görmemek için...
Dün Tanguy'yi gördüm, yeni bitirdiğim bir tuali vitrine koydu, sen gideli dört tane yaptım, bir büyüğe de çalışıyorum.
Bu uzun ve büyük tualleri satmanın zor olduğunu biliyorum, ama sonradan bunlarda açık hava ve neşe olduğu görülecek. Şimdi de hepsi birden bir yemek odasını ya da bir kır evini süslemeye yarar.

__________________
"Ama gerçek, aziz dostum, can sıkıcıdır."

Mislina isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Mislina'in Mesajına Teşekkür Etti.