Tekil Mesaj gösterimi
Eski 26.05.14, 23:31   #8
Dilaver
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 413
Mesajlar: 3,680
Ettiği Teşekkür: 18753
Aldığı Teşekkür: 20030
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Safevi Devleti



Önce Mihri'nin güllü lokumlarını anlatalım

Yavuz Sultan Selim Han döneminde, İran hükümdarı Şah İsmail, kıymetli mücevherler ile dolu bir hediye sandığı gönderiyor, hünkâra.

Sandık açılır. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkar. Fakat, sandık açılır açılmaz, etrafa pek fena bir koku yayılır.

Önce, hiç kimse bir anlam veremez, nadide mücevherler ile dolu sandıktaki bu fena kokuya. Sonra, mesele anlaşılır. Sandığın dibine insan dışkısı doldurulmuş.

Yani Şah İsmail, aklı sıra cihan padişahına hakaret ediyor…(!)

Cihan padişahı emir verir, "herkes düşünsün;bu edepsizliğe, Osmanlı'nın şanına yakışacak şekilde bir mukabelede bulunmalıyız.“

Ve çözümü yine kendisi bulur. Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatılır. Sandığın içine, o zamanın en nefis gül kokulu lokumlarından hazırlanmış bir kutu yerleştirilir.

Kutunun altına da, bir satırlık yazıdan ibaret pusula (not) iliştirilir. Hediye sandığı, itina ile süslendikten sonra, Şah İsmail'e gönderilir.

Sandık, Şah'ın huzurunda açılır. Sandık açılır açılmaz, etrafa mis gibi gül kokusu yayılır.

Mücevher vs. gibi hediyeler takdim edildikten sonra, Osmanlı Elçisi Şah’ın tedirgin olmaması için, önce kendisi tatmak kaydıyla, büyük bir saygı ve nezaketle, Şah İsmail'e lokumdan ikram eder.

Bilâhare, görevliler, huzurda bulunanlara teker teker ikram etmeye başlarlar, lokumdan.

Şah, bütün bu olup bitenlere bir anlam veremez.

Osmanlı Elçisi, Şah'ın şaşkınlığını gidermek için, lokum kutusunun altına iliştirilmiş mütevazı pusulayı uzatır.

Pusulayı okuyan Şah'ın yüzünde, bu sefer, şaşkınlığın yerini büyük bir utanç ifâdesi alır;

"İsmail, herkes yediğinden ikram eder."


Sevgili arkadaşlar; bu hikaye dilden dile anlatılır ama gerçek midir? Kaynak yok bu konuda.. Sadece halk dilinde ''mit'' olup, dilden dile anlatılır..


Biraz da Şehzade Selim ve Şah İsmail arasındaki satranç oyunundan bahsedelim...

Yavuz Sultan Selim Han, henüz şehzâde iken İran Şahı Şah İsmail ‘in çok iyi bir satranç ustası olduğunu duyar. Şehzadeliğinde bile rakip kabul etmeyen fıtratı, onu taa Acem diyarına, bu kudretli rakibiyle müsabakaya sevk eder.

Üşenmez kalkıp gider. Lakin bir derviş kıyafeti ve kisvesiyle. Kendisini saklamak istemektedir ve bunun da elbette sebepleri vardır. Kollarını yırttığı eski bir derviş elbisesini giyerek, alır sırtına bohçasını, düşer yollara. Göğsüne de kocaman bir geçici dövme yaptırır. Tıpkı o dönemde birçok dervişin yaptırdığı gibi. Gece gündüz yol alır İran çöllerinde.

Nihâyet göğsünde dervişlik nişânı, üzerinde bir hırka, sırtındaki heybede bir lokma, Acem topraklarındadır. Önce bir handa kalır birkaç gece. İran’da satranç çok meşhurdur ve neredeyse bu oyunu bilmeyen yok gibidir o dönemde.

Yavuz Selim Han, handa kalan diğer yolcularla da satranç oynar ve karşısına çıkan herkesi kolaylıkla mağlup eder.

Bu hâl, hancının dikkatini çeker. Kimsin? Necisin? Nerden gelir nereye gidersin? Suallerinden sonra, bu Osmanlı dervişinin şânı, kulaktan kulağa yayılmaya başlar.

Mısırdaki sağır sultanın duyduğu haber, Şâhın sarayında da duyulur.
Kendisi de çok iyi bir satranç ustası olan Şah İsmail, bu hususta rakibi olmasına tahammül edemez ve emreder, hattâ haykırır:

- Derhâl ve behemehâl o dervişi huzuruma davet edesüz. Görelim ki kâmeti kıymeti ve dahi mahâreti, rivâyet edildiğü vechile midür. Bir de biz tecrübe edelüm.

Yavuz Selim Han saraya davet edilir. Zaten Yavuzun maksadı da budur: Şah İsmaille savaş meydanlarında kapışmadan evvel satranç tahtasında kapışmak. Şahın huzuruna çıkan Yavuz Selim Han, evvelâ küçümseyici bir tavırla baştan aşağı süzülür Şah İsmail tarafından. Ne de olsa basit bir derviş görünümündedir her şeyiyle. Şah İsmail satranç diliyle sorar:

-Bre derviş! Sen misin Şahın karşısına vuruşmak için rakip diye çıkacak piyade.

Yavuz Selim Hanın cevabı da yine satranç diliyle olur:

-Bazen bir piyade dahi mat eder şâhı bu devranda bilmez misin ey hükümdar.

Kısa fakat dostça bir muhabbetten sonra müsabaka başlar. Sarayın devâsâ salonunda nefesler tutulur. Kelimeler yutulur. Lakin Yavuz Selim Han çok kısa bir süre içinde mat olur. Bu durum câlib-i dikkattir zira, şânı saraya bir anda duyulan dervişin bir anda mat olması?; Vardır muhakkak bir açıklaması.

Şehzade Selim elbette kasıtlı olarak mağlûp olmuştur rakîbine. Evvelâ bir tanımak ve tartmak ister düşmanını. Metodu nedir, tarzı, tavrı, telakkîsi nicedir. Bundan sonra yapacağı hamle ona göredir. Şah İsmail, rakîbinin bu kadar kısa süre içinde mağlup olmasına bir anlam veremez. İçten içe de şüpheye düşer. Bu işte bir oyun olduğunu sezer ve tekrar oynamayı teklif eder.

Taşlar yeniden dizilir ve ikinci müsabaka başlar. Bu defa da çok kısa bir sürede Şah İsmail mat olur. Hem de az önce rakîbinin mat olduğu gibi değil. Seçimsiz ve çaresiz bırakılarak, ezici ve dâhî bir kudret karşısında çok kötü bir şekilde mat olur. Şimdiye kadar hiç olmadığı bir biçimde, zavallıca mat olur. Koca bir kaplanın pençesindeki küçük bir sıçanın çaresizliğiyle mat olur bu küçümsediği derviş karşısında. Öfkelenir. Ve bu öfkeyle gürler birden rakîbine:

- Bre Derviş! Hiç Şahlar mat edilir mi?

Elinin tersiyle de bu garip dervişin göğsüne bir tokat aşk eder. Yavuz Selim Han, ne bu tokadın ne de bu suâlin altında kalmamalıdır. Cevap verir:

-Şahların mat edilmeyeceği danışıklı dövüşünü bilseydim, elbette benim dahi tavrım ona göre olurdu.

Şah İsmail mat olmuştur. Kızar, öfkelenir, köpürür lâkin hakperesttir.

-Verin şu küstah dervişe bir kese altın, uzaklaşsın buradan.

Şah İsmâil, hâlâ Onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır. Yavuz Selim, altın kesesini alır ve Şah İsmail'in sarayını terk eder. Lakin şahı mat ettiği büyük salonun devâsâ kapısından çıkmadan önce geriye doğru döner ve tahtında oturan Şah İsmaile şu şiirini okur:

Sanma Şahım..... Herkesi Sen ......Sadıkâne.... Yâr olur,

Herkesi sen ......dost mu sandın.. belki ol....... ağyâr olur,

Sâdıkâne ............belki ol ................alemde.... serdar olur,

Yâr olur...........ağyar olur...........serdar olur.... dildâr olur.

Yâvuz Sultan Selime âit olan bu kıta O'nun ne yüce bir şâir ve ne büyük bir dâhî olduğuna en bâriz bir remizdir.

Zira mısralar soldan sağa da okunsa, yukarıdan aşağı da okunsa aynıdır.

Divan edebiyâtında buna VEZN-İ ÂHER denir.

Ve bu tarzda yazılan ilk kıta da budur.

Yani Dîvan Edebiyâtı, Vezn-i Âher gibi bir cevheri, Yavuz Sultan Selim Han sayesinde kazanmıştır,
vesselâm...

Bu satranç hikayesi de tıpkı sandık hikayesi gibi dilden dile anlatılır..

Fakat yazılı bir kaynak (resmî) yoktur..


Ve Hasat

Senin okuduğun Şah İsmail'in eşi Bihruze'yi savaş alanında bırakıp kaçmasını da forumdaki arkadaşlarla paylaşmak istedim..


Yavuz Sultan Selim Trabzon Sancak Beyi olduğu şehzadelik döneminde, İran'da kurulan `Safevi Devleti` ve başındaki Şah İsmail'in Anadolu ve Osmanlı topraklarında hak iddiası ve düşmanca faaliyetleri yeni yeni baş göstermekte idi.

Genç şehzade bu durumdan payitahttaki babası sultan II. Bayezit Han'ı defalarca haberdar etmiş, bir önlem alınmasını bildirmişti.


`Şah İsmail` Anadolu'da öyle bir provakasyon yapıyordu ki Osmanlı nüfuzu bu durumdan epey etkilenmekte idi. Bu provakasyonların en önemli neticelerinden biri de öz türkmen soylu göçer aşiretlerin Osmanlı tebasından kitleler halinde ayrılması ve Safavi tebayetine geçmesi idi...

Yine böyle bir Türkmen aşiretinin beyi sınırı geçmek için Yavuz Sultan Selim'e başvurur ve izin ister.
Yavuz Selim bunların da Şah İsmail tarafından ayartıldığını düşünerek neden Acem iline geçmek istediklerini sorar Türkmen beyine, aldığı yanıt çok ilginçtir;


"biz konuk olarak hayırlı bir iş için Şah'ın memleketine ziyarete gidiyoruz Bey'im haşa Osmanlı tebayetinden ayrılma gibi bir durum yok"

Bunun üzerine Yavuz bu hayırlı işin ne olduğunu sorar, Türkmen beyi yanıtlar;

"Efendim, obamıza sığınmış `Bihruze` adlı bir hatun vardır, Şah'ın Bağdat valisinin kızı olup esir tacirlerinin eline düşmüş, daha sonra bir fırsat bulup kaçarak obamıza sığınmıştır. Bu hatunun güzelliğinden tüm doğu illerinde bahsedilir. Şah da bize ve Bihruze Hatun'a hediyeler yollamak suretiyle kendisini zevceliğe istemiştir. şimdi Hatun'u Şah'a götürüp bahşişimizi alıp ülkemize geri dönmektir niyetimiz."

Bunun üzerine yavuz `Bihruze Hatun`'u görmek ister ve huzuruna çağırır. gerçekten de bu hatun kişi harikulade güzelliğe sahiptir. Yavuz Sultan Selim bunu rakibine kaptırmak istemez ve Türkmen beyinden Bihruze Hatun'u ister.

Türkmen beyi durumu Bihruze Hatun'a iletir lakin red cevabı alır.

Bu reddin nedeni ise çok basittir.

Yavuz bir garip şehzadedir ve padişah'ın en küçük oğlu olması dolayısı ile taht'a çıkması zayıf bir ihtimaldir. ağabeylerinden birisi tahta çıkacak ve Yavuz'u boğdurmak suretiyle bertaraf edeceği muhakkaktır.

Öte yanda tahtı tacı ve hükümdarlığı ile Şah İsmail'in kraliçesi olmak varken, Yavuz Sultan Selim'i düşünmesi bile komiktir Bihruze Hatun'un...

Gün olur devran döner, aradan birkaç yıl geçer.
o şehzade selim şimdi Osmanlı Padişah'ı "Yavuz Selim" olmuştur, en önemli hedefi ise bu Şah İsmail'i durdurmak ve Bihruze Hatun'dan yıllar öncesinin intikamını almaktır.

Nitekim o meşhur Çaldıran Savaşı vuku bulur, zafer net bir şekilde Yavuz'undur artık. bu savaş Osmanlı'nın Anadolu'daki hakimiyetini perçinlemiştir.

Savaş ganimetleri arasında Şah İsmail'in zevcesi " Taçlı Han" yani Bihruze Hatun da bulunmaktadır.

Taçlı Han'ı tutsak olduğu halde yavuz'un huzuruna çıkartırlar, tutsak sultan hala eski güzelliğinden birşey kaybetmiş değildir. ama bulunduğu durumdan duyduğu üzüntü ve yıllar öncesi verdiği hatalı kararın pişmanlığı da yüzünden okunmaktadır. bu durum Yavuz'un gözünden kaçmaz ve Taçlı Sultan'a dönerek,

"Sultan'ım sizi esirlikten azad ediyorum, ömrünüzün nihayetine kadar bir hanımzade olarak yaşamınızı müreffeh bir şekilde sürdürmenizi sağlayacağım"
Taçlı han bu duruma sevinmişti. artık esir değil Osmanlı padişah'ının zevcesi olacağını sanıyordu.

Yavuz devam etti;

"Size `Tacizade Cafer Çelebi`'yi münasip görüyorum, artık onun zevcesi olacaksınız"
Bu durum huzurda bulunan herkesi şok etmişti.
Tacizade Cafer Çelebi Yavuz'un çok sevdiği, yaşlı, tecrübeli bir devlet adamı idi. Bu durumun maksadı ise hem Taçlı Han'dan yıllar öncesinin intikamını almak, hem de Taçlı Han'ı maiyetindeki bir memurla evlendirerek Şah İsmail'i küçük düşürmekti.

Lakin aradan bir süre geçmiş, Tacizade Cafer Çelebi vefat etmişti.

Yavuz'da hala Bihruze'yi unutamamıştı. Cafer Çelebi'den sonra da Taçlı Han'ı yine maiyetindeki "Molla İdris" ile evlendirdi.

Molla İdris ise Taçlı Han'dan iki misli yaşlı, bir gözü kör, zenci ve bir kadının tahammül edemeyeceği derecede çirkin birisi idi.

Böylece Yavuz Sultan Selim yıllar sonra intikamını almış oldu...

Şah İsmail ise bu vesile ile sadece savaş değil en değerli hazinesini kaybetmiş bir hükümdar olarak ömrünün sonuna dek azap içinde yaşadı.


Yine resmî bir kaynak yok bu konuda.. Dilden dile anlatılır durur.. Bu hikayelerin özde benzer ama farklı türlerini net üzerinde bulabilirsiniz..




__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.