Tekil Mesaj gösterimi
Eski 22.08.14, 16:39   #1
Tanıdık
Uzman Üye

Tanıdık - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Jan 2009
Konular: 71
Mesajlar: 1,969
Ettiği Teşekkür: 4465
Aldığı Teşekkür: 7540
Rep Derecesi : Tanıdık karizması günden güne artıyorTanıdık karizması günden güne artıyorTanıdık karizması günden güne artıyorTanıdık karizması günden güne artıyorTanıdık karizması günden güne artıyorTanıdık karizması günden güne artıyorTanıdık karizması günden güne artıyorTanıdık karizması günden güne artıyorTanıdık karizması günden güne artıyorTanıdık karizması günden güne artıyorTanıdık karizması günden güne artıyor
Ruh Halim: Suspus
Standart İdris Özyol (1967 - ....)

İdris ÖZYOL





İdris Özyol kim mi?...

Gazeteci-Şair, 1967 Zonguldak’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu'nu kazandı ,1984 “Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga” suçundan cezaevinde yattı bir dönem. 1992 de Varlık Şiir Ödülünü aldı. Yazıları çeşitli gazeteler ve dergilerde yayınlandı. Genç Dergisinde yazar. Profesyonel olarak İstanbul'da siyasal içerikli " Üniversiteli" ve " Söz Hakki" dergilerini yayınladı (1989-1990)
Daha sonra İstanbul Tabipler Odası basın danışmanlığını yaptı. Toplumsal Tarih Vakfı'nın çıkardığı "İstanbul" dergisinin yayına hazırlanmasında görev aldı. 1992 yılında "Varlık" dergisi şiir ödülünü kazandı. İletişim ve Ya-Pa yayınlarında çeşitli görevlerde bulundu."Göçebe" dergisinin kurucuları arasındaydı. Kanal 7 televizyonuna programlar hazırladı ve su anda hala bölgesel bir dergi olan siyasal-haber içerikli Son Nokta adli dergisini çıkarmakta...


Röportaj

Çoklarının merak ettiği bir soruyla başlayayım. İdris Özyol nerede, ne yapıyor?


Aslında en zoru böyle bir soruya cevap vermek. Yaklaşık 10 yıldır sesimiz soluğumuz fazla çıkmayınca, gerçek bir karakter olmadığıma karar verenler dahi olmuş. Ben radikal bir karar alarak Antalya’ya yerleştim. 8 yıldır Antalya’da yaşıyorum. Ruhuma son derece iyi geldi Akdenizli olmak. Daha doğrusu özümdeki Karadeniz hırçınlığı ile Akdeniz sıcaklığını harmanladım biraz. Ağaçlarla, meyvelerle, insanlarla uğraşıyorum. Hepsi bu…


Lisenin son sınıfında 7 kırık notla eve geliyorsunuz. Bu çocuk okumaz diyorlar. İ.Ü. Basın Yayın Yüksekokulu’nu kazanıyorsunuz. Nasıl oldu bu iş?


Eğitim sistemi bizim gibi hırçınları, haylazları, kafası başka yerde olanları hazmedemiyor. Başarının ölçütü “pekiyi”. Milletin fenle, matematikle, kimyayla uğraştığı bir ortamda ben devrimle, şiirle, felsefeyle uğraşıyordum. Onlar iyi bir yer kazanmaya kilitlenmişken, ben dünyayı değiştireceğime inanıyordum.
Tabii sadece ben değil, “biz” demek lazım. Sokaklara inmiş bir kuşağın son temsilcileriydik biz. Okul sadece araçtı bizim için. Başka şeyleri daha fazla önemsiyorduk. Kendi içimizde, aklımızda, yüreğimizde yanan ateşi, heyecanı başkalarına da ulaştırmak, onların da aklını yakmak için vardık sanki. Hep de böyle olduk. Basın Yayın Yüksekokulu demek ki bu işin adresiymiş. Hedefi tam 12’den vurdum.


Lise yıllarından itibaren sol düşüncedesiniz. Üniversitede cezaevine düşüyorsunuz. Yasalarca belirlenen suçunuz neydi? Keşke yapmasaydım dediğiniz bir şey var mı bugün?


Korsan gösteri, polise mukavemet, örgüt üyeliği, Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga etmek… Bu ve buna benzer faaliyetler yani. “Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga” suçu zaten o dönemde gözaltına alınan herkesin boynuna asılan bir yaftaydı. Belki şimdiki kuşaklar bunu anlamakta zorluk çekebilir. Anlamı şuydu bu suçun: Anayasayı bozmak, değiştirmek ve ortadan kaldırmak. Yani bunun için girişimde bulunmak.
Darbe ve sıkıyönetim dönemlerinde hakkında somut suçlama bulunamayan gençlerin çoğu bu suça teşebbüsten yargılanmıştır. Darbe yapıp anayasayı değiştiren generaller bu suça teşebbüs etmiş sayılmıyor; fakat sokağa fırlayıp “kahrolsun Amerikan emperyalizmi” diye bağıran gençler, aylarca, yıllarca cezaevinde kalıyordu.
Keşke yapmasaydım dediğim hiçbir şey yok. İsyanımdan, muhalefetimden, devrimciliğimden onur duyuyorum. Hırsızlığı, zulmü, işkenceyi, hortumculuğu hiç övmedim. Aksine faşizme, emperyalizme, şovenizme karşı durdum. Karşı durduk. Bunun nesinden pişman olayım ki?


Sol yanınızdan ne zaman vazgeçtiniz? Ya da şöyle sorayım idealizm konusunda ne değişti? Müslüman kimlik ne kattı size?


Sol yanımdan hiçbir zaman vazgeçmedim. Hâlâ devrimciyim, hâlâ muhalifim, hâlâ dünyayı değiştirebileceğime inanıyorum.
Bazı ezberleri bozmakta fayda vardır. Sol ve sağ kavramları ezberlenmiştir Türkiye’de. Şimdi ben şöyle bir soru sorayım: Müslüman olmak sağcı olmak mıdır? İslamiyet sağcılık mıdır? Eğer biri çıkıp, “evet öyle” derse ben tası tarağı toplayıp giderim. Demek ki kandırılmışımdır. Oysa Kureyş’e karşı, yani dönemin burjuvazisine, zalimlerine, aristokrasisine karşı, “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseler bu davadan vazgeçmem” diyen Peygamber beni kandırmış olamaz.
Tabii ki İslamiyet sadece bundan ibaret değildir; ama bu devrimci öz, bu ruh içinden alınırsa ortaya sadece biçimsel bir din kalır. İslamiyet bence devrimci bir dindir. Ben de hâlâ solcuyum ve solcu olmaya devam edeceğim. Ne sol kimsenin babasının malı, ne de İslamiyet.


Gerçek Hayat Dergisi’nde yazıyorsunuz. Kitaplarınız var. Yazmak sanki sizde bir tavır alışın en sarih ifade biçimi…


Evet, yazmak bir tavır alıştır. Yazmak, molotof kokteyli sallamaktır. Yazmak, yumruk sıkmak, diş gıcırdatmaktır. Yazmak, pankart taşımaktır. Yazmak, devrimdir… Ötesi masal…

Bir arabesk tat var yazılarınızda sanki…

Arabeski seviyorum. Bu basit bir cümle oldu. Arabesk bir isyanın müziğidir. Daha doğrusu bir yaşam tarzıdır. Arabesk “öyle olmamaktır”. Yani iyi bir öğrenci, iyi bir personel, iyi bir hizmetçi, iyi bir bankacı, iyi bir uşak, iyi bir çocuk olmamaktır arabesk.
Oysa sermaye, oysa oligarşi, oysa kapitalizm bizden iyi insanlar, iyi tüketiciler, iyi vatandaşlar olmamızı ister. Arabeskin ortaya çıkışı da aşağı yukarı 70’li yıllara rastlar. Her zamanın bir ruhu vardır. 70’lerin ruhu ise isyan, muhalefet…
Sağ-sol ayrımı yapmadan söylüyorum bunu. O zamanın çocukları, hangi pencereden bakarlarsa baksınlar gördüklerine karşı isyan ettiler. Her hangi bir örgütün saflarına katılarak isyan etmeyenler ise, içlerindeki muhalefeti arabeskle anlattılar, arabeskle sergilediler. Arabesk isyanın bir parçasıdır.
Ondan kopartılınca işte 90’lı yılların tatsız tuzsuz, ruhsuz, kişiliksiz müziği haline geldi. Arabesk bizim çocukların müziğiydi ve hâlâ da öyledir. “İtirazım var” diyen Müslüm Gürses, şimdilerde “ihtiyacım var” diyor olsa bile, hâlâ başımızın tacıdır.


Denemelerinizde çokça şarkı sözünü başlık olarak kullanmışsınız. Cezaevi etkisi diyelim mi bu duruma?


Hayır… Ben müzikten kopya çekiyorum, aşırıyorum. Adam ezilmiş, horlanmış, kenara itilmiş, görmezden gelinmiş ve bütün bunları bir şarkının, bir türkünün potasına dökmüş. Cezaeviyle bir ilgisi yok. Fakat bütün ülkeyi bir cezaevi gibi düşünürsek, işte o zaman “evet” diyebilirim.
Gerçi şunu da söylemeliyim, hayatımın en içli, en kalabalık, en hüzünlü ve aynı zamandan en dirençli, en kahraman türkülerini, şarkılarını cezaevinde dinledim.


Yine iki deneme kitabınızı (Ne Mutlu Bana ki Lahmacun Yiyebiliyorum ve Overlokçu Bir Kıza İlan-ı Aşk) ele aldığımızda bir tür mahalle sosyalizmi edebiyatı göze çarpıyor. Bir tür gettoya övgü de diyebiliriz. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?


Amerika’ya yerleşen ilk beyazların kurduğu kasabalar bir tür “komün ”dür. Her komün kendi yasasını işletti, kendi güvenliğini sağladı, kendi şerifini seçti.
Amerikan kasabaları, “vahşi Batı” diye tarif edilen tehlikeye karşı kendi örgütlenmelerini sağlamış bağımsız mekanizmalardır. Filmlerde gördüğümüze göre bu yapı halen sürüyor. Benzer bir şey de Türkiye’de, köyden kente göçün yoğunlaşmasıyla ortaya çıktı. Büyük şehirlerin etrafında oluşan derme çatma mahalleler, varoşlar kendi içlerinde örgütlendiler.
Farklı bir ahlak, farklı bir yaşam tarzı, farklı bir gerçeklik oluştu kentlerde. Çağımızda kentleri kent yapan dinamik de budur. Bilmem kaç göbekten kentli olanların uykusunu kaçırır varoşlar, onları zinde tutar.
Kavafis’in “Barbarları Beklerken” şiirini bir okuyun, bir daha okuyun, bunu daha iyi anlayacaksınız. Ben o dinamizmin, o gerçekliğin, o ahlakın, o şiddetin, o mücadelenin, o ayakta kalma arzusunun anlatıcısıyım. Ben bir anlatıcıyım. Sadece bir anlatıcı.


Neden bir overlokçu kıza ilan-ı aşk? Paşa kızları, patron kızları dururken…


Paşa kızları, patron kızları dursunlar zaten. Onlardan bize ne… Ben hiçbir gazetenin seri ilan sayfasında “paşa kızı aranıyor” diye ilan görmedim.
Paşa kızlığı paşadan gelir, overlokçuluk ise emekten, yoksulluktan, ekmek kavgasından. Anlatılan emeğin, kavganın, ekmeğin hikâyesidir. Ben hayatın bu tarafındayım. Hayatın öbür tarafıyla playboylar ilgilensin. Ben kovboyum. Ben ofis boyum. Ben jiletçiyim, Allahçıyım, sosyalistim…


92’de Varlık Dergisi’nin şiir ödülünü aldınız. Şimdi şiirle irtibatınız ne durumda? Yazıyor musunuz hala şiir?


Evet yazıyorum. Arada sırada da yayınlatıyorum. Bu bana yetiyor.


Neler okuyorsunuz, elinizin altında hangi kitaplar var?


Jared Diamond’un “Tüfek, Mikrop ve Çelik” adlı kitabını okuyorum. Tavsiye de edelim. Mesela ben yaban bademinin nasıl evcil badem haline geldiğini öğrendim. Yeni ve şaşırtıcı bir bilgiydi benim için bu. Çünkü yabani badem, yani “acı badem”, zehirli bir bitkiymiş.
Bir Nazi kurmayının yüzüğündeki siyanürden daha fazlası varmış bir bademin içinde. Acı badem, nasıl tatlı bademe dönüşmüş, insanlar acı bademi niye yetiştirmişler, tatlı badem haline getirmeyi nasıl başarmışlar, ilginç…

Son olarak İdris Özyol ifadesiyle sormak istiyorum: “Ey yazar bize içinde ateşler yanan bir cümle söyle!”

Yarın sabah sokaklarında devrim nöbeti tutacağım bir ülkede uyanacağıma inanıyorum. Perişan güzel olacak her şey. Bana inanın…

***
Eserleri
Bazı yazılarından örnekler...
Petra' ya...
Devrime inanmak gibi bir şey senin yolunu gözlemek ve işte devrim, pencerede göründüğün o bir kaç dakika...
Kız sen yaşamayasın! Vurulsun horonu yarım bırakan. Toprak yemeyi unutan vurulsun ve karanlığa doğru kurşunlar sıkılsın uzak evlerden. Birbirine uzak evlerden ve benim sana yakın kalbimden senin bana uzak kalbine eşkıyalar yürüsün. Deniz olmaya geldim pencerene, dilsiz ve hırçın, uçsuz ve bir avuç, deli ve ürkek, deniz olmaya geldim. Sana akan bütün nehirleri kurutmaya yeminli ve bin beter uykularda kalası geceye öfkeliyim.


Öfkeliyim kız öfkeliyim, yurdumun ve senin işgal edilmiş düşlerine. Seni sevmek bir yurdu sevmek kadar sıcak ve zor ve beter ve şaşırtıcı. Nasıl bu toprakları severken aklıma ölüm geliyorsa, seni severken de silahlar patlıyor sol göğsümün altında. Devrime inanmak gibi bir şey senin yolunu gözlemek ve işte devrim, pencerede göründüğün o bir kaç dakika. Tut o bir kaç dakikayı sonsuza uzat ve beni orada kendi yüreğini yerken bulsun jandarmalar. Yüksek ateş, yüksek tansiyon, yüksek ayrılık ve yürek büyümesinden öleceğim. Biliyorsun öleceğim, seni severken öleceğim ve sen benden sonra yaşamayasın
***
Korkakların Mutluluğu
...
Oysa o
saçlar,

isyan ateşenin yalımlarıyla tutuşmalıydı. Saçları isyan ateşinde
kavrulmuş adamların ve kadınların hakkıdır aşk. Ve dünyanın en güzel ağaçları ve
en güzel kalpleri onların toprağında yetişir. Size, içinde gittikçe
boğulacağınız daracık

hayatlar ve o hayatları bile doldurmaktan aciz avuçlar
kalır. Gidin ve o avuçların aşkında teselli bulun. Uyutsun sizi miniminnacık
sevgililer ve yaşlanan bedenlerinizi kanapelere yayıp kazak ören kadınları
seyredin siz. Yaşayabileceğiniz

en büyük mutluluk budur. Korkakların mutluluğu!

***


Kan Tükürsün Adını Bensiz Anan Dudaklar

Geceyi gövdemizle ikiye yararak ve iki uçuruma da gülen gözlerle bakarak,
herhangi birisine atlar mısın benimle?


Arka sokaklardan şehrin göbeğine doğru fırlayan iki itten biri olarak ben,
ayaklarımın kırılması pahasına, uzak ve parfüm kokulu ve kravatlı ve tayyörlü ve
pahalı ve şımarık ve doğuştan şanslı herşeyi ama herşeyi ısırmaya

doğru
koşuyorum. Ve o iki itten biri olan sen, yani ezik kadın, yani varoş güzeli,
yani kenar mahalle dilberi, yani ayrı dünyaların kızı, yani arabesk çiçeği, yani
başkalarının çelenklerinden çalınmış bir karanfil, yani kibritçi kız, yani

ekmekçi kadın, yani Raskolnikov’un önünde diz çöktüğü Sophia, yani sen, itliğime
gerekçesin. Bu kibar beyleri ve havalı kadınları senin yüzünden ısırmaktayım.
Isırmak ne kelime, parçalamaktayım zihinlerini, göğüslerini, vicdanlarını.

Onların kokuları yüzünden yönünü yitirdiğin bu haritasız karanlıkta, bu
kalpsizler şehrinde, bu çamur ve irini gizlemek için atılmış cafcaflı boyaların
altında bulduğum her gerçeği, onların iğrenç gerçekliğini, kocaman bir et

parçası gibi ağzımla sürükleyerek önüne koydum. Önüne koyduklarım yüzünden bu
kadar güzel koşmaktasın ve onları getirirken harcadığım kas gücü yüzünden bu
kadar iyi savaşmaktayım ben. İki itten biri ben, iki itten biri sen…
***
Şiirleri
Oyuncak

yeşil kalbim benim
sarıdan ve maviden oluşmayan yeşil kalbim
rehin bıraktım üstüne kustuğum toprakları
gözlediğim incirler yarım durdu orada
bir su kendini çoğuluna aktı
bir kadın vazgeçti doğumdan
kalbim beni dövmüyor artık

gitmek en güzel halidir gövdemin
bunu bilmek aykırı bir damar beynimde
unuttuklarım yüzünden seviyorum seni
çok düşündüm ve uyanıp attım yüzümü
şimdi sen taşıyor olmalısın gözlerimi
ne çok şey unutmuşum ben böyle
kalbim kendi sınırlarına yabancı

hiç nar yemediğimi hatırlıyorum
hatırladığım son şey bu sen öncesi
sen öncesi sanki bir adım vardı benim
sanki diye konuşunca dil küsüyor
kendimden öte bişeyim oluyorsun
kaybolsak gideceksin ve bir hayvan
mesela ben yarasını dişleyecek gözlerinde
kalbim basmayı unuttuğumuz zil

ben bir fotoğrafı oğul belledim
cebimde bir delilik ötesi yok
ve hangi sen alnımı indirsem
hangi sokağı dönsem ilk apartman
kayıtsız şartsız isminle başlıyor
gitmeli burdan bir gidişe gitmeli
kalbim kuduz bir köpek

kalbim ısırdı beni
ama kanayan sen

***
Oyuncak

Ele verir şeyler yüzünden deli
Reddettiğim şehirlerde isimsizim
Nedir seni bir şehirden güzel yapan
Nedir hatırlamak bir yüzü diğerinde
Sen yaşadıkça değişiyor ben
Genişliyor siyahın içinde siyah

Şimdi seni unutmanın matematiği
Bu yaşanmıştır ve kabulümdür araf
Gidecek yer kalmadı aşkımın atlarına
Bir Sibirya büyütüyor yüreğim eyvah
Yüreğim kırarak büyüdüğün oyuncak
***

Seni Bana Kalp Diye Koymuşlar

senin en güzel yerin sensizliğin
başka birine hazır oluşun aynalarda
bir gün başka uyanırsam yanında
ya sen gitmişsin ya ben kaldım
işte o zaman beni otuz yıl öldür
otuz yerimden sürgüne gönder
elbet ben nesiyim bu hayatin

ben bu aşkın Semud kavmiyim
ne zaman sana üşüsem
ateşin icadı geri alınır
kim kalır içimizdeki saat dursa
içimdeki saat başka bir gidişin olsa
seni yaşamak beni öldürür
beni öldürdü kendi aklim
benim aklim kimin akli
sen neyimsin benim hiç bitmeyen

seni ban kalp diye koymuşlar
beni sana gidiş hazırlığı
gittin ışıklar yandı içimde
ışıklar söndü içimde gittin
seni gittim ben aynalara bakarken
aynalar seni sürdü ben seni öldüm

Not: Yazarın yazılarına zaman zaman buradan devam edeceğim...

__________________
Bizde bilirdik kıkırdak fıkırdak olmasını...Ama kalbe en güzel hüzün yakışıyordu, bizde onu bastık sinemize...

Tanıdık
Tanıdık isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Tanıdık'in Mesajına Teşekkür Etti.