Tekil Mesaj gösterimi
Eski 27.09.14, 16:09   #1
SerseriGezgin
Cehennem Yolcusu

SerseriGezgin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2011
Yaş: 33
Konular: 1426
Mesajlar: 7,248
Ettiği Teşekkür: 29577
Aldığı Teşekkür: 32264
Rep Derecesi : SerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Ruhsuz
Standart Kobane - Hüseyin Aygün



Bin dokuz yüz sekiz’i, bin dokuz yüz on altı’yı, bin dokuz yirmi üç’ü “devrim” olarak yaşamış bir bölgede doğmuşum. İlkinde, Osmanlı Redif Taburları, numara numara kanlı alaylar, başlarında iki karış tiftikten şapka ile etrafına korku salan Hamidiye müfrezeleri haziranda başlayarak, soğan başını ezer gibi sürgit eziyormuş ki bizimkilerin kafalarını, birdenbire İstanbul’dan “devrim” yetişmiş “imdat”larına. Erzincan-Ovacık- Pülümür hattındaki askere, İstanbul Hükümeti “geri çekilin” demiş, ordu “işi yarım bırakmayız” diye yapıştırmış cevabı. Yirmi Sekiz Temmuz 1908 günü ilan edilen “Meşrutiyet Devrimi” tam iki ay gecikmeyle bizim ellere ulaşmış. Kurşunla öldürülen, adırla yakılan, süngüye asılan çoğalsın, “çıban” patlasın diye. Gecikmeli de olsa ve yine de bizimkiler sevinmiş devrime.

İkincisi ise Cibranlı Halit’ten Osmanlı ordularına tüm İslam orduları Ermeni kovalarken oluvermiş. Hilafet ve “vurun gâvura” eşliğinde kökü getirilirken Ermenilerin dağlarda, bizimkiler dehşet içinde kalakalmış. O güne dek böyle bir zulmü ne görmüşler, ne duymuşlar. Dardakilerin otuz binini Rus Ordusuna verip “bextiye” göstermelerinin bile duyamadan gururunu, İmparatorluk batan güneş gibiyken ufukta, ta Erzincan’a gelen Ruslarla bu defa “yeni bir başlangıç” aramış umutla. Erzincan’daki askerlere “Bolşevik virüsü” bulaşıkmış, bizimkiler bakmışlar ruh değil sadece, “dil” de aynı dönüyor, Erzincan Şura Hükümeti kuruluvermiş. Ömrü vefa etmemiş, tez yıkılmış, yerini sınır ötesindeki Petrograd merkezli Sovyetler’e bırakmış. (Bu minicik “devrim”i Serhat Halis’ten okuyun ne olur: “Kürt Seyit ve Şura Oda TV’nin yeni sezon dizisi”, radikal blog)

Üçüncüsünün hikâyesini biliyorsunuz. Geçen yüzyılın yirmi üçü’nde Sovyetleri akla getiren bir ekim günü, laik, demokratik, çağdaş diye belirivermiş. Bizim dağlılar çok sarılmışlar, yine ve hep hüsran işte. Kader. Neyse yazmayayım. Başlarına neçe felâketler gelmiş. Koçgiri’de asılmış, Munzur’da boğulmuş, Laç’te kesilmişler. Ne atiye, ne gelene ait olamamış fukaralar.


Her halk “bağımsızlık” ve “devrim” ve en sonunda “devlet” rüyası görmüş, görmüş de sonuç hep de hayırlı olmamış. Bizim dört dağ içine sığışan, iki keçi güden, dil bilmez, kervan görmez dağlıların kaderi tarihte çok sık tekerrür etmiş.

Tarih bugünü ise “aşağı”da iki devletin doğumuyla yazarmış. Birincisi pek kıyıcıymış. Adına İslam Devleti derler bir canavar sürüsü, siyah şalvarlar, altında sıra sıra el bombası dizili kuşaklar, bir elde kıleş, ötekinde kılıç ile kasaplık hünerlerini gösterirlermiş. “Allah” adına hareket ediyorlarmış, işleri güçleri kesmek, doğramak, patlatmak, patlamak, cennete kısa yoldan seyahatmiş. Eski çağlarda Tanrı “düzen”i, canavarlar “kaos”u temsil edermiş. Bunlar kaosun tarihini de tepetaklak etmişmiş. Evrenin ilk halinden ibaret kaos, Babil kaos Tanrıçası Tiamat bu canavarları görse önce korkudan titrer, tarihe halel gelmesine diye çaktırmadan sıvışır, Tanrı’nın yanında alırmış bir çırpıda soluğu.

Bu devlet tarihteki bütün teorileri de kolundan fırlatıp çöpe atıvermiş. Ne liberalizm, ne ulus-devlet, ne faşizm, ne de komünizm. Ellerine su döken çıkmazmış. Uyuşturucu ve cennet bağımlısı “mobil cihatçı” sürüsü kendine işte bakın bir toprak parçası buluvermiş. Gerçi biraz sıcak, kum fırtınalı ve bolca çöllü ama olsun, “devlet” işte. On bin, yirmi bin kişiden kurulu bu “devlet”, Ortaçağ’ın “şehir devletleri”nin bile gerisindeymiş. Şehir devletlerinin VII. ila IX. yüzyıllardaki yüzölçümü bir-iki şatoluk ancak otuz hektar, nüfusu bilemedin yirmi bin kişi etmezmiş. En görkemlisine Roma desen, yine cık, yirmi bini zor bulurmuş. Olsun ne gam.


İslam Devleti adlı hayalet devlette kütüphane, müze, okul, fabrika, mimari şaheserler, sanat, tiyatro ve sinema yokmuş ama hiç yoksa en sonunda bir “izci kampı” varmış. Anneler babalardan zorla alınan ve yaşları on beşten küçük çocuklara, Rakka’ya bağlı El Şareal bölgesinde işkence, boğaz ve kafa kesme dersleri verilirmiş. Cennete gitmek kolay iş miymiş.

İslam Devleti’nde canavarlar sürüsü her şeyi cennet uğruna yapmamış elbet. Başlarında Türkiye’den aldıkları tanklarla bekledikleri sayısız petrol kuyuları günde beş milyon dolarlık petrol fışkırtmış. Alıcılar hemen yukarıda el oğuşturan Türkiyeli “yoldaşlar”mış. Yukarıya durmadan kalkan el ve göz, bu defa petrole kalkmış. İslam Devleti’ni yöneten ablak suratlı, salyalı sakallıların, Vikinglilere öldüğünde eşlik eden Draugr adlı cinden hiçbir farkları yokmuş. Bu karanlık cin, baştan çıkarıcı hazinelerle gömülmüş kişilerin mezarlarının etrafında hem de ağzı sulanarak dolanıp dururmuş.

Aşağıdaki “ikinci devlet” biraz da Suriye’yi yıkmak için birinci devleti kuracakların Lazkiye’nin etrafına üşüşmesine borçluymuş “devrim”ini. Birkaç yüz bin kişiden oluşan şehirlerden kurulan devletin adı “Rojava”ymış. Ağrı’dan ve Mahabat’ta bu yana yeni bir deneyiş işte. Kantonlar, yerel özerklikler, kadınların yönetimi derken göz kamaştıran vaatler ile kendini ilân eylemiş. Henüz su yollarını, elektriği, hastaneleri, sanayi komplekslerini inşa edemeden İslam Devleti kurtları saldırıya geçivermiş. Yine “yukarıdakiler”in emriyle.

Aynı gün bir esir takası varmış, Kobane “bedel” olmuş bir masada. İki gecede onbinler açık olan yukarıya doluşuvermiş. Ne dikenli teller, ne polisin gaz bombaları, ne de çölden esen kum fırtınası durduramamış gelenleri.

Dün gittim, ziyaret ettim biçareleri. Elinde bir ekmek parçasıyla ağlayan kız Kürtçe, “Evimi özledim” deyivermiş. Açlıktan şişmiş karınları davula benzeyen erkek çocukları çadırların en köşesine kaçmış. Bir anne IŞİD’e “Dais” deyip aynı anda küfürler yağdırmış. Çorba ve makarnasını alan bir yaşlı teyze Amerika’ya da, Allah’a da duacı: “Köklerini getir ya Xode!”


Aşağıdaki iki devletin savaşı şimdi yüz binlerin göçü, geride kalanların elde kıleş direnişi ile tarihe yazılmaktaymış. İleride yeniden kurulacak bir Kürdistan’ın pırıl pırıl sanayisi, tertemiz yolu, kocaman santrali, gece gündüz çalışan fabrikası yapıldığında, her tepeden, her koyaktan, her yoldan, her gölgelikten insan kemiklerine rastlanacakmış. İslam Devleti çünkü, insanın ne ölüsünde ne dirisinde bir değer bırakmamış, kurutmuş her şeyi.

Eskiler, canavarla dövüşenin adına kahraman demiş. Yunanlıların canavaröldüreni Herakles’in ilk öldürdüğü canavar, annesi Hera’nın babasının kaçamaklarını kıskanması sonucu, intikam almak için gönderdiği bir yılanmış. Herakles’in yanıbaşındaki İason ise insan başlı bir at imış. İason düpedüz bir canavarmış, başka bir korkunç canavar olan Khiron’un çırağıymış. Eski çağ kahramanları canavarları akıl, iman ve genellikle şiddet ile alt etmişmiş. “Canavarı öldürürken canavarlaşma” diyen Nietzsche bir uyarı demişmiş.

Kobane’nin yüzü kumdan tozlar içinde, parmağı tetikte, yırtık pırtık giysiler içindeki gençleri, uzun elbiseleriyle bakır sakallı yaşlıları ve yüzünde yeşil damla ile kadınları, gördüğü her misafire, her yerde, her an “zafer” işareti yapmadaymış. Yorgun ve tozlu, “güvenliksiz” gezilemeyen yapayalnız caddeler, Arapça yazıların hemen altına “Berber Xebat”ı eklemiş kısacık saçlı Xebat, tozlar içindeki bisiklet tamircisi Reş tepeden tırnağa silahlanmış. İslam Devleti’ne karşı kendi “devlet”lerini savunmadalarmış. Ellerindeki doçka, beyinlerindeki kendi ülkelerine imanmış.


Bir devlet neyle kurulurmuş. Bir ulus nasıl olunurmuş. Okul, mimari yapılar, hastaneler, ordu, eğitimciler, sinema ve sanat alanları, neyle tanınırmış. Ortaçağ’ın şehir devletlerinin tam ortasında hükümet konakları varmış. İnsan bugün olduğu gibi Ortaçağ’da da yere çakılıymış. Bu sebepten kanatlı yaratıklardan dehşetli korkmuş. Uçan canavar kuşlar ise her yerdeymiş. Ateş soluyan dev kuşlar varmış. Viking Tanrısı Odin’in kartala, ölümlülere oyun oynamak isteyen Zeus’un uçan canavara dönüştüğü görülmüş.

IŞİD sadece bir devletin adı değilmiş. Uçmasa da yere çakılı olan insanlara korku saçan bir din ejderhasıymış. Kobane Dışişleri Bakanı İbrahim Kurdo biraz da bu yüzden, tozlar içindeki askeri şapkasını çıkarmış, bir soluk almış, inceden gülmüş, kendine ve halkına içten bir güvenle, dün öğlen üstü, “Ne tankı, ne topu, IŞİD’in en büyük silahı korku” demiş. Haklıymış.

Hüseyin Aygün
CHP Tunceli(Dersim) Milletvekili
Birgün

__________________











Geçen zamanın cevapları, bugünün sorularına ışık vermiyor, geleceği de belirsiz kılıyor.

SerseriGezgin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
3 Üyemiz SerseriGezgin'in Mesajına Teşekkür Etti.