Tekil Mesaj gösterimi
Eski 07.12.14, 23:49   #3
Mislina
Süper Üye
Mislina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 458
Mesajlar: 2,989
Ettiği Teşekkür: 4166
Aldığı Teşekkür: 9717
Rep Derecesi : Mislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Cevap: Anton Çehov (1960 - 1904) | Kısa Öykünün Babası

"700 yıl yaşasam bir piyes yazmam. Nesine isterseniz bahse girerim." derken gözden kaçırdığı bir nokta olmalı.



OYUN YAZARI OLARAK ANTON ÇEHOV



"Her şey basit olmalıdır... Tümüyle basit... Teatral olmamaktır esas olan.."


A. Çehov

Anton Çehov 1860 yılında Rusya'nın bir taşra kenti olan Taganrog'da doğdu.
Babası bakkaldı. Çocukluk ve ilk gençlik yılları taşra Rusyası'nın tekdüze, sıkıcı ortamında geçti. Sert mizaçlı fakat sanata düşkün bir adam olan babasının isteğiyle iki ağabeyisiyle birlikte pazar günleri kilise çocuk korosunda ilahiler söylemesi sanatla ilk tanışıklığı sayılabilir. Ortaöğrenim döneminde okul gazetesinde yazıları yayımlanıyordu. Babasız adını taşıyan bir de oyun yazdı bu sırada. Ailesi ekonomik nedenlerle Moskova'ya taşındıktan sonra da öğrenimini sürdürmek için daha bir süre tek başına Taganrog'da yaşadı, 1879 yılında liseyi bitirdi ve Moskova'ya ailesinin yanına giderek Moskova Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne yazıldı. Bir mağazada küçük bir iş bulan babasının kazancı ailenin geçimine yetmiyordu. Anton Çehov sırf ailesinin geçimine katkıda bulunabilmek amacıyla haftalık bir mizah dergisinde yayımlanan skeçler, kısa hikâyeler yazdı bu dönemde ve oldukça başarı kazandı.
Ancak geleceğin büyük yazarının yazarlık işini bir meslek olarak ciddiye alması çok daha sonradır.
Tıp Fakültesini bitirdikten sonra da hekimliği birincil meslek saymış, yazarlığını uzun süre ikincil bir iş olarak düşünmüştür.
Anton Çehov ''vodvil'' diye adlandırdığı birer perdelik oyunlarıyla dörder perdelik oyunlarından ilk ikisi olan İvanov ve Orman Cini'ni 1887-1890 yılları arasında yazdı. Vodvilleri taşra tiyatrolarında büyük başarı kazandı ve genç yazara önemli gelir sağladı. Bir Moskova tiyatrosunda sahnelenen İvanov da başarı kazandı. Ancak yine bir Moskova tiyatrosunda sahnelenen Orman Cini aynı başarıyı sağlayamadı. Bunun üzerine Çehov oyun yazmaya uzunca bir süre ara verdi. Ancak 1895 yılında Martı üzerinde çalışmaya koyuldu. Oyun 1896 yılında Petersburg'da sahnelendi, fakat ne yorumcu ve oyuncular, ne de seyirci tarafından anlaşılabildi. Bu ikinci başarısızlık üzerine umutsuzluğa kapılan Çehov, bir yurtdışı yolculuğuna çıktı. Ciğerlerinden rahatsızlığının ilk belirtileri de bu döneme rastlar. Rusya'ya 1898 yılında döndü. Moskova Sanat Tiyatrosu da bu sırada kurulmuştu. Tiyatronun kurucuları Nemiroviç-Dançenko ve Stanislavski de tıpkı Çehov gibi geleneksel dram sanatı anlayışına, yıldız oyunculuk sistemine karşı çıkıyorlar; tiyatroda doğallığı, içtenliği, toplu oyunculuk anlayışını savunuyorlardı. Martı'nın Moskova Sanat Tiyatrosu'nca sahnelenmesi ve kazandığı olağanüstü büyük başarı, Çehov'un oyun yazarlığında ve Rus tiyatrosunda bir dönüm noktası olmuştur.
Hastalığı ilerleyen yazar, Kırım'da (Yalta) bir yazlık satın alarak ömrünün geri kalan yıllarını burada geçirecektir. 1897 yılında yayımlanan toplu oyunları arasında Orman Cini'nin yeni yazımı olan Vanya Dayı da bulunmaktaydı. Bu oyun 1899'da sahnelendi ve yine başarı kazandı. Ancak Martı'nın olağanüstü başarısı gibi değildi bu. Gerçekte, Çehov'un yenilikçi oyun yazarlığının ve Moskova Sanat Tiyatrosu'yla gelen yeni tiyatro anlayışının geleneksel tiyatro kalıplarına koşullanmış seyirci tarafından anlaşılıp benimsenmesi kolay olmamıştır. Vanya Dayı'yı 1901 yılında yine ölçülü bir başarı kazanan Üç Kızkardeş'in sahnelenişi izledi. Çehov aynı yıl Moskova Sanat Tiyatrosu'nun ünlü aktristi Olga Knipper'le evlendi ve Vişne Bahçesi üzerinde çalışmaya koyuldu. Bu oyun üzerinde çalışması birkaç yıl sürdü. Moskova Sanat Tiyatrosu'nda ilk gösterimi Çehov'un doğum günü olan 17 Ocak 1904 tarihinde yapıldı. Gösteri olağanüstü büyük bir başarı kazandı. Anton Çehov, birkaç ay sonra 2 Temmuz 1904'te tedavi olmak için gittiği Badenweiler'de (Almanya) öldü.

Oyunlarında Tip ve Tema Özellikleri: Çehov'un oyunlarında konular, temalar ve tipler

1880-1900 yılları, yani geçiş dönemi Rusyası'nın toplumsal çalkantılar ortamıyla birlikte düşünülmelidir. Değerlerin, toplumsal ilişkilerin altüst olduğu, toplumsal katmanlar ve kuşaklar arasında uçurumların açıldığı bir dönemdir bu. Onun oyunlarında geçiş dönemi Rus toplumunun çeşitli toplumsal çevrelerinden ve çeşitli kuşaklardan tipler görürüz. Bunlar arasındaki uzlaşmaz çatışkıları, kapatılması olanaksız uzaklıkları izleriz. Dramatik kurgunun belkemiğini de bir öykü değil, bu çatışkıların ve uzlaşmazlıkların gerilimi oluşturur. Kişilerini toplumsal ortama, çevreye bağlı olarak göstermekle birlikte, yalınkat bir ilişki değildir bu. Nitekim İvanov'da, İvanov'un genç idealist doktor Livov'a söylediği sözler Çehov'un bir yazar olarak insana yaklaşımını da yansıtmaktadır; ''İnsan işte bu kadar kolay ve anlaşılır bir makine... Öyle mi? Hayır doktor! İnsanların ilk bakışta, ya da bir iki belirtiye bakarak birbirleri üzerine yargı vermelerini sağlayacak kadar çok sayıda çark, vida ve supap yok hiçbirimizde...''
Hemen hemen tüm oyunlarında yinelenen başlıca tipler, toplumsal çevrenin yok ettiği aydınlardır. İvanov, oyundaki bir tiradında şöyle der: ''Daha bir yıl öncesine kadar sağlıklı, güçlü, dinç, çalışkan ve ateşli bir adamdım... İnançlarım vardı... Ama şimdi yoruldum, inançlarım yok oldu...'' Bir başka yerde de şunları söyler: ''Ben şerefli bir adam mıyım, yoksa bir alçak mı? Sağlıklı bir adam mıyım, yoksa bir psikopat mı? Kimim ben, niçin yaşıyorum, amacım ne?..''
Yine İvanov'da, Çehov'un Rus taşra yaşamına, en değerli insanları yok eden, yozlaştıran bu toplumsal çevreye hemen hemen tüm oyunlarında yönelttiği ağır eleştiriyi, İvanov'un sevgilisi Şaşa'nın ağzından işitiriz: ''Niçin, niçin böyle saçma sapan konuşuyorlar? Ah, can sıkıcı bütün bunlar, can sıkıcı... Baylar, sabrınıza gerçekten şaşıyorum! Böyle oturup durmaktan hiç mi sıkılmıyorsunuz? Can sıkıntısından neredeyse hava pelteleşti... Ömrünüzde bir kere, alay için, gücünüzü toplayın da, keskin, parlak bir şey söyleyin! Varsın küstahlık, hatta bayağılık olsun bu; ama eğlendirici, yeni bir şey gibi görünsün...''
İvanov'daki idealist genç doktor Livov, Orman Cini'nde doktor Hruşçov tipiyle yinelenir... Fakat aynı kişi Vanya Dayı'da orta yaşlı, yorgun, bezgin doktor Astrov olarak çıkar karşımıza... Vanya Dayı'nın İvanov'u ise Voynitski'dir... Doktor Astrov şöyle der Voynitski'ye (Vanya Dayı'ya: ''Tüm bu bölgede aklı başında, aydın, dürüst iki kişi vardı sadece: Sen ve ben. Fakat on yıl içinde günlük yaşamın tekdüzeliği, bu iğrenç hayat, içine çekip yuttu bizi, çürümüş buharlarıyla kanımızı zehirledi...'' Bu çevre eleştirisi Astrov'un Sonya'ya söylediklerinde daha da belirgin ve açıktır: ''...[/B]'' Ve daha sonra bu eleştiri, toplumun öteki katmanlarına doğru genişler. Yine Astrov'un sözleriyle: ''Köylüler çok tekdüze, gelişmemişler, pislik içinde yüzüyorlar. Aydınlarla da iyi geçinmek çok güç. Yoruyorlar insanı. Bütün o sevimli tanıdıklarımız çok sığ düşünüyorlar. Duyguları çok yüzeysel, burunlarından ötesini gördükleri yok; tek sözcükle aptal hepsi. Kafa yetenekleri biraz daha gelişmiş olanlarsa düpedüz isterikler, iç gözlem ve abes beyin etkinlikleriyle çürümüşler...''
Martı'daki Dorn ve Sorin Vanya Dayı'nın Astrov ve Voynitski'sinin daha ileri yaşları gibidir... Sorin'in ''yaşamadım ben'' sözü, tüm bu yitik aydınların ortak çığlığıdır. Üç Kızkardeş'in Andrey'i taşranın yok ettiği aydın tipinin bir başka çeşitlemesidir. Aynı oyunun ayyaş doktoru Çebutikin ise Livov, Hruşçov, Astrov ve Dorn'un varacağı sondur...
Çehov'un taşra çiftliklerinde (yurtluklarda) geçen öteki oyunlarından farklı olarak Üç Kızkardeş'in ortamı küçük bir taşra kentidir. Yaşanan hayatın, toplumsal çevrenin, boğucu taşranın eleştirisi bu oyunda doruktadır. Oyundaki yitik aydınlardan Andrey şöyle der: ''Moskova'da bir restoranın muazzam büyüklükteki salonunda oturursun, kimse tanımaz seni ve sen kimseyi tanımazsın, ama yine de yabancı hissetmezsin kendini. Burada ise herkesi tanırsın, herkes seni tanır; yine de yabancısındır, yabancı... Yabancı ve yalnız...'' Bu taşra ortamında, bilginin, öğrenilen şeylerin de bir anlamı yoktur. Üç Kızkardeş'te İrina'nın, bildiği yabancı dili, İtalyanca'yı unutmaya başladığını fark ettiğinde kapıldığı panik, Çehov'un oyunlarında acıma duygusu ve ironinin bir arada olduğu en etkileyici sahnelerden biridir... Bir Rus taşra kentinde İtalyanca ''pencere'' ya da ''tavan'' sözcüğünü öğrenmiş olmanın anlamsızlığı, boşu boşuna geçip giden hayatın simgesi gibidir...
Çehov'un oyunlarında taşra boğuntusuyla birlikte işlenen başlıca temalardan biri de gelecek umududur. Orman Cini'nde Hruşçov ve Vanya Dayı'da onun daha işlenmiş, geliştirilmiş bir kimlikle yinelenmesi olan Astrov, umutlarını insanlığın geleceğine, gelecek kuşaklara bağlamış aydınlardır. Bir orman yetiştirirken, kendi elleriyle diktikleri bir fidanlığın yanından geçerken, ''geleceğin biraz da kendi ellerinde olduğunun'' bilincini taşırlar. Fakat Çehov'un oyunları içinde gelecekten, gelecek umudundan en çok söz edileni de yine Üç Kızkardeş'tir. Andrey şöyle der bir yerde: ''Yaşadığımız şu hayat iğrenç, ama buna karşılık geleceği düşündüğümde içim öyle rahatlıyor, her şey öyle kolay, öyle engin görünüyor ki: Uzakta bir ışık parlıyor sanki ve özgürlüğü görüyorum. Kendimin ve çocuklarımın başı boşluktan, kvas içmekten, lahanalı kaz yemekten, öğle sonrası uykusundan, aşağılık asalaklıktan nasıl kurtulacağımızı görüyorum...'' Oyundaki yitik aydınlardan bir başkası, Verşinin şöyle der: ''Belki de şimdiki hayatımız, böylesine, uzlaştığımız bu hayat, gün gelecek, tuhaf, biçimsiz, budalaca, kirli ve hatta günahkâr bir hayat olarak görünecek bize...'' Yine Verşinin, bir başka yerde şunları söyler: ''Nasıl anlatmalı size? Bana öyle geliyor ki dünyada her şey azar azar değişmek zorundadır ve bizim gözlerimizin önünde değişmektedir de. İki yüz, üç yüz, çok çok bin yıl sonra, -iş sürede değil- yeni, mutlu bir yaşam gelecek. Bizler bu yaşama katılamayacağız kuşkusuz.
Fakat daha şimdiden onun için yaşamakta, çalışmakta, peki haydi, acı çekmekte, yaratmaktayız onu... Ve varlığımızın anlamı ve hatta mutluluğumuz sadece bundadır...''

Üç Kızkardeş'in etkileyici bitiş sahnesinde, Moskova'ya gitme umudunun artık bütün bütüne yok olduğu anlaşıldığında, Olga, kızkardeşlerini (Mâşa ve İrina'yı) kucaklayarak şöyle der: ''Oh Tanrım! Zaman geçecek, sonsuzca geçip gideceğiz bizler de; unutacaklar bizi, yüzlerimizi unutacaklar, seslerimizi, kaç kişi olduğumuzu; fakat acılarımız bizden sonra yaşayanlar için sevince dönüşecek, mutluluk ve esenlik gelecek dünyaya ve iyi sözlerle anacaklar bizi, şimdi yaşamakta olanları kutsayacaklar...'' Aynı sahnede İrina şunları söyler: ''Gün gelecek, bütün bunların, bu acıların nedenini öğrenecek herkes, hiçbir şey gizli kalmayacak, fakat yaşamak gerek şimdi... çalışmak gerek, sadece çalışmak...''
Böylece Çehov'un oyunlarındaki bir başka ana temaya; ''çalışmak'', ''özveri'' ''sabır'' temalarına gelmiş oluyoruz... Henüz bir ortaokul öğrencisiyken, kardeşlerinden birine yazdığı mektupta Anton Çehov, ''adaleti, inceliği, insanlar arasında saygı ve sevecenliği, vicdan hesaplaşmasını ve iç tutarlılığı'' ve bunların yanı sıra da çalışkanlık ve özveriyi ne kadar önemsediğini anlatmıştı... Oyun yazarı olarak kahramanlarına karşı ne kadar yansız olmaya çalışırsa çalışsın, onun yine de en çok sevecenlikle yaklaştığı tipler, bu erdemlerin savunucularıdır. Üç Kızkardeş'in bitiş sahnesinde İrina'nın söyledikleri, Vanya Dayı'nın yine bitiş sahnesinde Sonya'nın söylediklerinin hemen hemen aynısıdır...
Bu sahnede Sonya'nın ''...sabredeceğiz, yaşayacağız, çalışacağız...'' sözleri acılara katlanmanın anlatımı olduğu kadar, geleceğe dönük bir umut çığlığıdır da... Yine Üç Kızkardeş'in bir başka sahnesinde İrina şöyle diyor doktor Çebutikin'e: ''Bu sabah uyandım, kalktım, yüzümü yıkadım ve ansızın öyle
geldi ki bana, bu dünyada her şeyin anlamı açık benim için! Ve nasıl yaşamam gerektiğini biliyorum. ...İnsan kim olursa olsun, emek harcamalı, ter dökmelidir; ve yaşamın anlamı, amacı, mutluluğu ve coşkusu sadece bundadır...''
Yine İrina bir başka yerde şunları söylüyor: ''Çalışmak gerekir, çalışmak. Emeğin ne olduğunu bilmediğimiz için mutsuzuz böyle, yaşam böylesine karanlık görünüyor bize. Bizler çalışmayı hor gören insanlardan doğduk.'' Martı'nın sonlarına doğru Nina'nın söyledikleri de bu doğrultudadır: ''Asıl olan şan değil, parıltı değil, benim hayal ettiğim şeyler değil, sabretme becerisidir... Haçını taşımayı becer ve inan...'' Bu sözlerde bir dindarlık eğilimi de sezilmektedir. Üç Kızkardeş'te Verşinin bir kez daha vurguluyor bu kavramları: ''Bizler için mutluluğun olmadığını, olamayacağını size kanıtlamayı ne kadar isterdim... Biz sadece çalışmak, çalışmak zorundayız... Mutluluk ise bizden çok sonra gelecek olan çocuklarımızın kısmetidir.''
Olumlu özellikler taşıyan bu genç tiplerine (İvanov'da Saşa; Vanya Dayı'da Sonya; Üç Kızkardeş'te İrina; Vişne Bahçesi'nde Varya ve Anya...) karşı, bir kuşak öncenin aristokrat kökenli kadınları tembel ve uyumsuzdurlar. Mutsuzdurlar ve bunun nedeninden de habersizdirler. Tek başlarına var olamazlar. Hep bir erkeğe dayanma gereksinimi duymaktadırlar ve yaşamları mutsuzluk içinde sürüp gidecektir. İvanov'da Anna Petrovna, Martı'da İrina Arkadina, Vanya Dayı'da Yelena Andreyevna, Vişne Bahçesi'nde Lubov Andreyevna, hep bu güzel, alımlı ama mutsuz, dayanıksız, tek başlarına var olamayan aristokrat kökenli kadın tipleridir... Onların yanı sıra, toplumsal tabanları kaymış, aristokratlar, (İvanov'da Şabyelski, Martı'da Sorin, Vişne Bahçesi'nde Gayev); taşra feodalizminin gülünç gogoliyen tipleri (İvanov'da Lebedev, Z. Savişna, Vanya Dayı'da Telyegin, Vişne Bahçesi'nde Simeonov Pişçik); ezik, gülünç bürokratlar (Martı'da Medvedenko, Üç Kızkardeş'te Kuligin, Vişne Bahçesi'nde Yepihodov); eski ve yeni kuşaktan uşaklar, hizmetkârlar (Vanya Dayı'da Marina, Vişne Bahçesi'nde Yâşa, Dunyaşa, Firs vb...) Çehov'un oyunlarının zengin
toplumsal ve psikolojik örgüsü içinde yerlerini alırlar... Vişne Bahçesi'nde eski köle, yeni zengin Lopahin'in söyledikleri, yitik aydınlarla birlikte bütün bu toplumsal çevreleri ve insanları da kapsıyor sayılabilir: ''Şu Rusya'da ne için var oldukları belirsiz ne kadar çok insan olduğunu bilir misin?'' ve yine Vişne Bahçesi'nin o etkileyici sahnesindeki ''Yoldan Geçen'' tüm bu yıpranmış, yozlaşmış, çökmüş insanlara ve toplumsal ilişkilere karşı yükselmekte olan müthiş bir tehdidin simgesi gibidir...



Oyunlarında Yapı ve Biçim Özellikleri:

Çehov daha İvanov'u yazdığı sırada, ''hayatı ve insanları ayaklıklar takmışken göründükleri gibi değil, oldukları gibi göstermek'' gerektiğini düşünüyordu. Bir oyun öyle ''yazılmalı ki, insanlar gelsinler gitsinler, yemek yesinler, havadan sudan konuşsunlar, kâğıt oynasınlar. Yaşam nasılsa öyle olmalıdır; karmaşık ve aynı zamanda basit... Fakat bütün bu olaylar sırasında da mutlulukları yaratılmakta ya da hayatları paramparça olmaktadır...'' Yazarın bu sözleri, onun oyunlarındaki yapı ve biçim özelliklerini kavramada da en iyi anahtar niteliğindedir. İvanov melodram öğeleri taşıyordu henüz. Orman Cini eleştirmenlerce ''ilginç olmayan bir yaşam parçasını sahneye getirmekle'' eleştirilmişti. Fakat her iki oyunda da Çehov'un kendi tanımlamasıyla, geleneksel dramın ''kahraman''ları yoktur. Martı'yı ''dramatik sanatın tüm kurallarına karşı'' yazdığını söylüyordu. Vanya Dayı ise Çehov'un yenilikçi oyun yazarlığının katıksız bir ürünü, bir başyapıttır.
Vanya Dayı'dan başlayarak olgunluk dönemi oyunlarında dramatik durumlardan özenle kaçınmıştır.
Nitekim Voynitski'nin cinayet işleme girişimi birden komediye dönüşür. İntihar tasarısı da ciddi olmaktan uzaktır. Üç Kızkardeş'te İrina'nın bildiği yabancı dili unuttuğunu fark ettiğinde gösterdiği tepki hüzün verici olduğu kadar gülünç ve ironiktir de... Vişne Bahçesi'nde Firs'in kapalı evde
unutuluşu yine acı olduğu kadar gülünç ve ironiktir. Buna karşılık Vişne Bahçesi'nin son sahnesinde Gayev ve Lubov Andreyevna'nın artık bir daha dönmeyecekleri evlerinde yalnız kaldıkları kısa an, insanca bir duygululuğun varabileceği en yüksek noktadır... Gülünçlük ve hüzün, humor ve sıkıntı,
umut ve düşkırıklığı, duygu ve ironi, tıpkı yaşamda olduğu gibi yan yana ve bazen aynı cümlenin içinde birliktedir... Yaşam üstüne en çarpıcı gözlem ve en duygulu sözlerle en kaba, basit söz ve imalar bir aradadır bu oyunlarda... Klişe olaylar ve durumlardan bilinçli olarak uzak durulmuştur.

Her şey çok olağandır. Günlük yaşamın ayrıntıları, sıradan bir söz, bir olay, kaybolan ve sonra bulunan bir çift galoş, rüzgârlarda çarpan bir pencere, can alıcı önemde şeyler konuşulmaktayken tavukların yemlenmesi vb... öykünün akışıyla işlevsel ilgisi olmayan bu olgular birden olay örgüsüne giriverir... Ama gerçeklik duygusunu güçlendiren de, görünüşte işlevsel olmayan bu küçük olgular, ayrıntılardır... Bunlar oyunlara yaşamsal bir canlılık, olağanlık, hayatın atan nabzını, ritmini kazandırmışlardır... Çehov'un oyunları sahnelenirken bu incelikler gözetilmeli, gülünçlük ve duygululuğun, hüzün verici ve ironik olanın, abartısız, ölçülü dengesi kurulabilmelidir. Kişiler değil, kişiler arasındaki ilişkilerin anlamı, entrika değil yaşanılan vurgulanabilmelidir.
Ve Çehov'un, Martı'nın oyuncularına söylediği gibi, ''Her şey basit olmalıdır... tümüyle basit... teatral olmamaktır esas olan.

Ataol Behramoğlu
__________________
"Ama gerçek, aziz dostum, can sıkıcıdır."

Mislina isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla