Tekil Mesaj gösterimi
Eski 12.02.15, 13:07   #1
Dilaver
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 413
Mesajlar: 3,679
Ettiği Teşekkür: 18751
Aldığı Teşekkür: 20027
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Geleneksel Türk Okçuluğu





Bu konu her ne kadar kopyala-yapıştır tarzında olduysa da, konu içerisinde şahsi fotoğraflarını kullanmam için izin verdiklerinden dolayı; Sayın Adnan Mehel beyfendiye, Sayın Barış Balkancı beyfendiye, Sayın Ahmet Öksüz beyfendiye teşekkür etmeyi borç bilirim.

Bunun yanı sıra kullandığım kaynaklar çok önemli, değerli bilgiler içermektedir.
avrasyasporbirligi.com ve talimhaneokculuk.com a da bu bilgi hazinlerini bizlere ulaştırdıkları için teşekkür ederim.


Fotoğraf sanatçısı Hamit Yalçın Bey'in çalışmasıdır.


“Ok uçlarındaki temren

Çeliğe verilen su ben

Bu canı tuttukça bu ten

Pençesiyim bir gök kuşun

Adım Türkmenoğlu Afşın”

Atın, okun, kılıcın en çok yakıştığı savaşçı tipi Türk’tür. At arkadaşı, kardeşi, kılıç ve ok da vücudunun bir parçası, uzvu gibidir Türk’ün. Türkler için ok ve yay hâkimiyet sembolüdür. Hakan tahtında otururken elinde ok ve yay tutardı. Komutanlarını toplamak için onlara anlamı belli, çeşitli oklar yollardı. Çetirlerinde, damga ve sikkelerinde ok ve yay resmi vardı.

Türk destanlarından Oğuz Kağan Destanı'nda ok ve yay, sembolik anlamlarla yer almaktadır. Orta Asya'da geçim kaynağı ve askerî tatbikat niteliği olan sürek avları, Türk atlı okçuluğunun gelişmesini sağlamış; Türkler bu becerilerini Orta Asya'dan Anadolu'ya taşımışlardır. Savaşçılık, avcılık, sporculuk gibi alanların dışında sosyal alanda da okçuluk önem teşkil etmiştir. Örneğin askeri bayramlarda, dinsel törenlerde çeşitli sportif okçuluk yarışmaları toplumsal hayatta yer almıştır.

Avrasya coğrafyasında göçebe yaşayan Türklerin ok ve yay yapımında kullanılan özel malzeme ve teknikleri gizli bir şekilde usta-çırak yoluyla nesilden nesile aktarması, teknolojik fark sayesinde yerleşik halklara karşı Türklere üstünlük sağlamış ve silah üreticisiyle ailesine sosyal yaşamda seçkinlik kazandırmıştır.

Ok, eski Türklerde millî silah olarak kabul edilmekte, çeşitli destan ve halk hikâyelerinde ondan bahsedilmektedir. Oğuz kelimesinin “oklar” mânâsına geldiğini, söyleyen dilbilimciler vardır. Macar bilim adamı Laszlo Torday da, Oğuz kelimesinin 'ok' tan geldiğini, ok ve oğuzun aynı anlamı taşıdığını söyler. Okun aynı zamanda sembol olarak kullanıldığı da olmuştur. Oğuzlar, Bozoklar ve Üçoklar diye iki, Göktürkler de Onoklar diye on büyük kola ayrılmışlardı. Orta Asya’da yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen oklar, Türklerin ok yapımında çok becerikli olduklarını göstermektedir.




Demire ve çeliğe hükmeden ve atı eğiten Türkler, cihan hakimiyeti mefkûresi ile Türkistan'dan dünyaya yayılırken, ok ve yayın kullanımındaki becerilerini dört bir yana ulaştırmışlar; ellerinde yayları, bellerinde sadakları, kılıçları ve altlarında atları ile cihana nam salmışlardı.


Ünlü Türk Hakanı Oğuz Kağan’ın, Gün, Ay ve Yıldız adlı üç büyük oğluna "Bozok", Gök, Dağ ve Deniz adlı üç oğluna da "Üçok" demesi, Türklerin oka verdikleri önemi ve değeri ortaya koyan belgelerden biridir.

Türklerin ok ve yay yapımındaki ustalıkları, Çin kaynaklarınca da vurgulanır.

Türklerde okçuluk, binicilikle birlikte beden kültürü anlayışının öncüsü olmuştur. Okçuluk sadece bir savaş aracı olmakla kalmamış, zevkli bir idman ve yarışma biçimine dönüştürülmüştür. Böylece düzenlenen bütün törenlerde en büyük yarışmaların sembolü ok ve okçuluk olmuştur.


Eski Türklerde ok atmak kadar, boş yayı kurmak ve kurulmuş yayı çekmek, ayrı ayrı eğitim gerektirdiğinden, önce bu eğitim önemsenirdi. Sonraları, istenilen hedefe ok atarak isabet kaydetmek, yine kendi gücü ve en önemlisi tekniği ile ulaştırabileceği uzaklığa kadar ok atmak. Bu başarıların sonucu verdiği zevk ve gurur, Türk okçularını yükselme ve başarıya iten en büyük unsur olmuştur.

Türklerde ok ve yayın yapım tekniği kadar kullanım tekniği de büyük bir gelişim göstermiştir.

Yaya göre kiriş, bedene ve yaya göre ok seçimi büyük özen gerektiren konulardır. Okun savaşta kullanımından önce eğitim ve yarışma daha önem kazanmış, savaşa bu yöntemlerle hazırlanılmıştır.

Okçuluğa istekli gençler iki ayrı bölümde yapılan eğitimle ok atışına hazırlanırlardı. Bunlar “yer eğitimi” ve “at üzeri eğitim” idi.

Yer eğitimine başlamadan önce boş yumuşak yaylarla yay çekme hareketi yapılırdı. Boş yaylarla gerekli çalışmayı tamamlayan gençler, daha sert yaylar ile kısa mesafelere yapılan atışlarla eğitimlerini sürdürürlerdi. Daha sonra sert yaylarla daha zor hedeflere atış yapılır idi. Bunu duran, kaçan ve uçan canlı hedeflere vurma çalışmaları izlerdi. Bu, eğitim dönemlerinde, ayrıca yarışmalarda da düzenlenirdi.



At üzerinde ok atma eğitimi ise daha zor bir aşamayı gerektirir. Atın hızını, okun hızını iyi ayarlamanın yanı sıra çok iyi nişan alma, atı sadece mahmuzlarla ve dizginsiz olarak istenilen biçimde yönlendirme ve ata gerektiğinde yumuşaklık, gerektiğinde hız verme ile sağlanır. Yerden atın üzerine sıçrama, atı hemen hızlandırma, at üzerinde kurulmamış yayı at hızla koşarken kurma ve yine at üzerinde okları hareket halindeyken teker teker hedefe atıp vurmak, çok üstün eğitim ve yetenek isteyen seri hareketler dizisi idi.

At üzerinde okçuluğun temel eğitimi için şu nitelikler şarttı: Çok iyi ata binmek, yer eğitiminde çok başarılı olmak, at hızlı giderken yay kurabilmek, hareket halindeki atla ön taraftan arkaya dönerek bu dönüş açısı içerisindeki özellikle hareketli hedefleri vurmak ve üzerine atılan oklardan korunabilmek için atın değişik yerlerinde bedenini gizleyebilmek.

Bu yüzden, at üzerinde okçuluk çok zor bir uğraştır ve âdeta bir sanattır. Tarihteki Türk atlı okçuları, dört nala giderken eyer üstünde dönüp arkaya ok atarak hedefe tam isabet ettirme ustalıklarıyla tanınmışlardır. Uluslararası literatürde "Part Atışı" olarak isimlendirilen at üzerinde geriye doğru yapılan ok atışının en başarılı ve en ünlü uygulayıcıları Türkler olmuşlardır.

Part Atışı


Türk kahramanı Tarkanların tolgalarına şahin tüyü takma hakkı yalnızca Part atışını başarılı bir şekilde uygulayabilenlerine verilmiştir.
Türkler at üzerinde ileri, geri ve yanlara ok atma konusunda o kadar uzmanlaşmışlardır ki Anna Komnena bu konu hakkında şöyle demiştir:

"Bir Türk kovalamaya geçmişse, düşmanını ok atarak haklar. Kendisi kovalanıyorsa, okları sayesinde üstün gelir. Fırlattığı ok uçarak ata veya atlıya saplanır. Ok çok güçlü bir elle gerilmişse, gövdeyi delip geçer. Türkler gerçekten çok usta okçulardır.”

Vur-kaç, sahte geri çekilme ve düşmanın etrafını sarma gibi taktikler Türk atlı okçularının kullandığı ve birçok zaferde kilit rol oynayan taktiklerdir. Türklerde oklar belde ya da atın eğerine takılan özel torbalarda taşınırdı. Bu torbalara "Okluk" denirdi.







Yuyak’da ve Kuray kurganlarında bulunan bazı ok uçları, Osmanlı döneminde, “Çavuş oku” denilen ve havada giderken ıslık çalan oklarla hemen hemen aynıdır.
Savaşta kullanılan işaret okları gece ve gündüz karşı tarafta bulunan ya da atılıma hazır bekleyen Türk askerlerine uyarı anlamında kullanılırdı.

İşaret okları havada giderken farklı sesler çıkarır. Kurbağa sesi veren işaret okunun temren bölümünün önünde bir delik ve içeriye doğru genişleyen bir kanalı vardır. Bu kanal içinde bilye tipinde küçük bir kemik parçası bulunur. Bu ok, “hücum için hazır ol” komutu anlamında kullanılırdı.
Düz ıslık sesi veren işaret okları “hücuma geç” için kullanılırdı.

Kesik kesik ıslık çalan işaret okları da, gözcülerin görevde olduğu ve askerlerin dinlenebileceği anlamında kullanılırdı. Ok yaydan çıktıktan sonra, yere düşene kadar kesik kesik ıslık çalardı.




Tarihte pek çok kavmin kullandığı bu "çavuş oku" adı verilen ıslıklı okun mucidinin Mete olduğu kabul edilir.


Mete Han, babasının emrine verdiği 10.000 atlı savaşçıyı bu oklarla donatmış ve eğitmiştir. Çin kaynaklarına göre Mete Han eğer okunu bir yöne yöneltirse, emrindeki askerlerin hepsi aldıkları eğitimle o hedefe ok atarak hemen yok ederdi.

Bir gün okunu en sevdiği atına çevirdi. Askerlerinden bazıları tereddüt etti. Bunun üzerine okunu sırayla tereddüt edenlerin üzerine çevirdi. Atına ok atmakta tereddüt eden askerlerinin hepsi atılan oklarla öldürüldü. Böylece küçüklükten beri oynadığı okunu hedefe çevirme oyunu emirlerinin tartışılmazlığını da perçinledi.

Bir gün emrinde demir disiplini ile yetiştirdiği 10 bin askeri varken okunu ava çıkan babasının üzerine çevirdiğinde askerlerinden hiçbiri tereddüt etmemişti.





Türklerde ok ve yay sosyal hayatta değişik anlamlarda da kullanılırdı. Eski Türklerde, "Akika" adı verilen bir ok atma töreni vardı. Buna, "Sehmi itizar" da denirdi. Bir oba halkından biri barış günlerinde karşı obadan birini öldürürse, onun da, öldürülmesi gerekirdi. Ancak, iki oba ileri gelenlerinin uzlaştıkları durumlarda, bir meydanda ok atışı yapılırdı. Öldürenin oku, karşı oba ileri gelenlerinin istediği yere düşerse, ölüm cezası da düşerdi.

Kaşgarlı Mahmut’un Divanu Lûgati’t-Türk adlı eserinde, okun aynı zamanda "Pay" anlamına geldiği belirtilir. Yüzyıllar boyu süregelen bu gelenek, Anadolu Türklerinde de benimsenmiştir. Mesela, bir tarlanın paylaşılması için bir ok eşit parçalara ayrılır ve pay alacaklara yumurta, renkli taş gibi birer nişan verilir. Bir yabancıdan da nişanların tarla bölümlerine konulması istenir. Kimin nişanı hangi parçaya rastlarsa o bölüm onun olur ve buna "Ok deydi" denirdi. Daha sonraları Anadolu Bektaşileri de aynı yöntemi uyguladıkları gibi koyun, ya da öteki büyük baş hayvanların paylaşılmasında da, ok atışlarından yararlanılırdı.

Garipname adlı eserinde Aşık Paşa, Türk alpinin özelliklerini açıklarken, altıncı şartın; ok ve yaya sahip olmak ve bunları iyi kullanmak olduğunu söyler. Dede Korkut Hikâyelerinde bir Türkün alp, yâni kahraman olabilmesi için, uçan kuşları ok ile düşürmesinin de şart olduğu belirtilir. Bamsı Beyrek destanında Bamsı Beyrek, evleneceği kızda aradığı özellikleri sıralarken, birçok savaş becerisinin yanında katı yayları çekebiliyor olması gerektiğini dile getirir.





Okçuluktaki töre ve semboller, daha sonra Selçuklular’da da devam etmiştir. Selçuklular Anadolu’nun kapılarını Türklere açmışlardır. Bunu sağlayan, önemli oranda Selçuklu atlı okçularının becerileri olmuştur. Dönemin tarihçileri onları “çok etkili, sürekli yer değiştiren ve uzun menzilli silahları olan birlikler” olarak tarif eder. Selçuklular, düşmanla temas halinde olmaktan, yakın dövüşe girmekten ziyade, atlı okçuluk becerisine dayanan, şimşek hızıyla yapılan “vur-kaç” stratejilerini tercih etmiştir. Malazgirt savaşında okçuların tirkeşlerinde, sadaklarında, hatta çizmelerinin konçları içinde 100 civarında ok taşıdıkları bilinmektedir. İlk Haçlı seferinde Selçuklu ordusunun Haçlılarla yaptığı bir savaşta da Haçlı şövalyeleri 3 saat süren kesintisiz ok saldırısına mâruz kalmıştır.

Büyük Selçuklular 1040'da Dandanakan zaferini kazanınca, komşu ülkelere gönderdikleri fetihnâmelerin başında eski Türk hâkimiyet sembolü olan ok ve yay işaretleri vardı. Büyük Selçuklu İmparatorluğu Sultanı Tuğrul Bey, özel mektuplarında, ok ve yayı tuğra olarak kullanıyordu. Divan edebiyatında ise ok sevgilinin kirpiklerine yay da kaşlarına benzetilir.

“Türkçedeki okumak fiili ok kelimesinden gelir; şu bildiğimiz, yayla atılan ok'tan. Ok'la okumak arasında mutlaka anlamlı bir ilişki vardır. Büyük Selçuklular, mektupların başına hâkimiyet alâmeti olarak ok-yay işareti koyarlardı; tuğra belki de bu damgadan doğmuştur… Göktürk alfabesinde de ok şeklindeki harf, "ok" sesi verir…

2. Mahmut, 3. Selim gibi okçuluğa çok meraklı ve İstanbul'da en fazla nişan taşına sahip olan padişahtır… Kasımpaşa-Hasköy kıyı şeridinin kuzeydoğusundaki sırtlarda yer alan Okmeydanı, Fatih'in yâdigârı hârika bir spor alanıydı ve mâhir okçuların rekorlarını gösteren nişan taşlarıyla bezeliydi. Bir vakıf arazisi olmasına rağmen Vakıflar tarafından göz yumulunca gecekonducular tarafından istila edilip mahvedilen bu meydan, Şinasi Acar'ın ifadesiyle, "eğer korunabilseydi, dünyada eşi olmayan 550 yıllık bir Açıkhava Müzesi olarak uluslararası uzun mesafe okçuluk yarışmalarının yapıldığı bir merkez hâline getirilebilirdi…" * Beşir Ayvazoğlu.

Eski Türklerde ok gönderilmesi çağırma anlamına gelirdi. Gazneli Mahmud’un Arslan Yabgu ile yaptığı ve Râvendî’nin, Rahat-üs-Sudûr ve Ayet-üs-Sürûr adlı eserinde aktarılan ünlü konuşma bunun belli başlı delillerinden biridir. Bu “davet etme” geleneği halen Anadolu’da varlığını sürdürmektedir. Kasaba ve köylerde düğün gibi sosyal olaylara davet için düğün sahibinin davetlilere gönderdiği mendil, eşarp, kuruyemiş, sabun vs. “ok” kelimesinden türemiş “okuluk” ve “okuntu” gibi kelimelerle ifade edilir.


Fotoğraflar:talimhaneokculuk.com/ bilinmeyenturktarihi
__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
8 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.