Tekil Mesaj gösterimi
Eski 12.02.15, 13:07   #2
Dilaver
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 413
Mesajlar: 3,679
Ettiği Teşekkür: 18751
Aldığı Teşekkür: 20027
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Geleneksel Türk Okçuluğu




Barış Balkancı Bey'in Kepaze Yayı



Bu yaylar ile ok atılmaz, sadece boş çekiş yapılır. Kepaze yayları ok atmak için kullanılan yaylardan çok daha zayıf ve kötü görünüşlü yaylardır…

Yayın iki ucunu birbirine bağlayan ipe “çile” denilir. Okçuluk tâlimlerine yeni başlayan “kepazekeş” öğrenci, bitmek bilmez “çile çekme” idmanlarını tamamlamadan, eğitiminin bir sonraki aşamasına geçemez. Okçuluk eğitiminin çok sıkıcı ve zor olabilen bu safhasına çile çekmek de denilir. Tasavvufta da “çile çekme” kavramı vardır… “Kemankeşe bir söz yeter…” İcâzetli bir kemankeş olmak Osmanlı kültüründe hatırı sayılır bir itibar sağlardı. Ayrıca, maneviyatla birleşen bir okçuluk eğitimi, okçuyu (kemankeş) aynı zamanda güzel ahlâk sahibi yapar ve güvenilir biri haline getirirdi.
...

Kepaze hakkında daha fazla bilgi almak için Barış BALKANCI Bey'le yaptığımız söyleşide, Barış Bey'in anlattıkları;

''
Kepaze aşamasını günümüzde fitness gibi görenler çıkıyor. Kepazeyi ağırından çekince yüksek libreli yaylara hemen geçebileceklerini sanıyorlar...

Halbuki kepaze ile çalışmak, kasların okçuluk için şekillenmesi demektir..

Bakınız kıssadan bir hisse anlatayım:

Osmanlı'da, İstanbul dışında yaşayan biri okçuluğa gönül veriyor. İstabul'a gelip en sert yayı yaptırıyor, en güzel oklardan satın alıyor. Daha sonra Okmeydanı'na gidip kendini tanıtıyor.

-Çok sert bir yayım ve oklarım var sizinle yarışmak istiyorum, diyor Okçular tekkesindeki okçulara.

Onlar da kabul ediyor ama bir ders vermek için. Aralarından en hafif yayı çeken bir okçu seçiyorlar ve yabancı ile yarışmasına izin veriyorlar. Daha ilk atışta o katı sert yayı çeken okçuyu geçiyor en yumuşak yay ile ok atan...

Bunun üzerine yabancı Okçular tekkesine girmek ve iyi bir okçu olmak için Tekke'den izin istiyor, çok çalışarak tekkeye giriyor ve iyi bir okçu oluyor....

Diyeceğim şudur:
Kepaze aşaması okçu için bir ilk adım oluyor, ilmiyle başlanırsa , bilerek yapılırsa iyi yerlere varılabilir. Tam tersi yanlış başlanırsa düzeltmesi çok zor olur...

Sert bir kepaze çekmek, kasları güçlendirmek daha sonra da sert yayları çekmek, talibi okçu yapmıyor. Burada önemli olan kasların okçuluk için şekil alması. Tam tersi kasları kepaze ile zorlamak, kasların yanlış şekillenmesine ve ileride yay çekerken düzeltilemez yanlış yay çekişlerine yol açıyor...

(Dilaver'in, Barış Balkancı Bey'le okçuluk üzerine sohbetinden alıntılanmıştır. 07.02.2015)
.....




Ok-yay yapımı ve okçuluk Osmanlı Türklerinde daha büyük bir gelişim göstermiş ve daha büyük anlam kazanmıştır. Okçuluk Doğu menşeli ulusların hiçbirinde Türklerdeki kadar süreklilik arzetmemiş ve Türkler kadar başarıyla devam ettirilmemiştir. Türklerin okçuluk alanındaki başarısı, sadece atış üstünlüğünde değil, bu üstünlüğü sağlayan araçların, ok ve yayın özelliklerine ve kalitesine de dayanıyordu.

Dede Korkut Kitabı'nda; Türkmen gençlerinin boş vakitlerini ok atıştırmakla geçirdikleri, kuvvetlilik iddiasındaki yiğitlerin ok yarıştırmak yolunu seçtikleri, düğün eğlenceleri sırasında damat ve arkadaşlarının ok koşusu düzenledikleri, evlenen bir yiğidin bir ok atıp, okun düştüğü yere gerdek çadırını kurduğu ve düğün eğlentileri sırasında da damat ile arkadaşlarının ok atıştıkları yer alır.

Eskiye uzanan bu âdetler, Osmanlıların ilk dönemlerinde de devam etmiştir. Uç beyliklerinin askerî gücünü "Alp" ya da "Gazi" denilen akıncılar teşkil ediyordu. Bunlarda aranan dokuz şarttan ikisi, iyi bir ata ve iyi bir yaya sahip olmak idi. İyi ata binmek, at üstünde isabetli ok atışları yapmak gibi, Türkistan'dan getirdikleri eski gelenekleri korumakta idiler. Alplik ve kahramanlık Türk spor geleneğinin temeli olmuştur.






Türk okçuluğu, İstanbul'un fethinden sonra, pâyitahtta ve Osmanlı Devleti'nin belli başlı illerinde yeni bir ivme kazanmıştır. Osmanlı Devleti'nin sınırlarının genişlemesinde ve kazanılan yerlerin korunmasında, ordu bünyesindeki atlı ve yaya okçu birliklerinin önemli bir yeri vardı. Bu önem Yeniçağ'da, ateşli silâhların orduda resmen kabulüne, hatta daha sonrasına kadar devam eder. Fetihten sonra, yeni bir teşkilat olarak çıkan "spor okçuluğu" da, başlangıçta askerlikle yakın bir ilişki içindeydi. Ünlü okçuların pek çoğu Yeniçeri Ocağı'na mensuptu ve seferlere katılırlardı. Bunlara ok ve yay yapan siviller de, "orducu esnafı" olarak, bu seferlere katılmakla, ordunun yetersiz kalan imalâtını desteklemekle görevli idiler.

Ok ve yay hakkında kısaca şunların bilinmesi gerekir: Okun boyu "gez" olarak ölçülür. Bir gez yaklaşık 66 cm. civarındadır, çeşitli ahşap malzemelerden (çam ağaçlarının kuzey rüzgârı alan kısımlarından) veya bambu kamışından yapılır. Ok ucuna "demren" ya da "temren" adı verilir, kemik veya demirden yapılır. Okun son kısmı olan tüy kısmına da "yelek" adı verilir ve bunun için genelde kuğu, kartal tüyleri kullanılır. Ucunda temreni olan oklara işlevine göre gerektiğinde yelek takılmaz. Yay; Osmanlı yayı son derece teknik, kullanımı kolay, hayli sert (pek) ve kısadır. Yay ipine “çile” denilir ve ibrişimden imal edilir. Yaylar sürekli gergin durumda değildir. Normal durumda çile ve yay gevşek bir şekilde durur, kullanılacağı zaman yay kurulur. Yay terse doğru kurulur ve hayli güç gerektiren bir iştir. Bazı kemankeşler ve güçlü pehlivanlar sert yayları tek kolları ile kurabilmekle övünür.

Geleneksel Türk okçuluğunda kullanılan yardımcı araçlar da okçu yüzüğü ve siperdir.




Üzerinde ''Kayı Boyu Tamgası'' olan Sayın Ahmet Öksüz'e ait zihgir







Okçu yüzükleri genellikle kemikten, fildişinden, boynuzdan ve çeşitli metallerden imal edilir, bazen de kıymetli taşlarla süslenirdi. Osmanlı okçuları, uzun ömürlü ve iyi cilalanabilir olduğundan fildişini tercih ederdi.




Okçunun kabza elinin bileğine ve başparmağına tutturulan bu alet ile daha kısa oklar, daha uzun çekişler ile atılabilir. Siper esas olarak menzil atışlarında kullanım alanı bulmuştur. Siper ile atılan kısa bir ok daha hafiftir, daha yüksek esneme değerlerine sahiptir ve tabii daha yüksek hızlara ulaşır, daha uzağa uçar.






Fotoğraflar: Barış Balkancı / Ahmet Öksüz / tirendaz.com / leatherwall.bowsite.com
__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
8 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.