Tekil Mesaj gösterimi
Eski 12.02.15, 13:09   #5
Dilaver
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 413
Mesajlar: 3,681
Ettiği Teşekkür: 18755
Aldığı Teşekkür: 20033
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap:Geleneksel Türk Okçuluğu



Okun, insanlık tarihi boyunca bir savaş ve atlı silahı olarak kullanılması sebebiyle okçuluğun kökeni de çok eski çağlara kadar inmekte. Önceleri askeri bir araç olarak kullanılan ok, sonraları eğlence ve yarışmaların vazgeçilmez bir unsuru durumuna geldi.

Türklerin ata sporu olan okçuluk, yüzyıllar boyunca bu geleneksel özelliğini muhafaza etmiş, gerek tarihimiz içinde, gerekse İslam dininde özel bir yere sahip olmuştur.

Türk tarihinin Orta Asya’ya uzanan derinliklerinde, önceleri bir savaş aracı olarak kullanılan ok ve yay, ateşli silahların keşfinden sonra, giderek bir spor dalı olarak kültürümüz içindeki yerini almıştır.

Tarihi belgeler incelendiğinde, Türkler’de okçuluğun MÖ. 5000 yıllarında başladığı ve okçuluk ile ilgili ilk kuralların Oğuzlar ile gerçekleştiği görülür. Oğuzlar’ın Müslümanlığı kabulünden sonra ise daha da gelişen okçuluk, en parlak devrine Osmanlılar ile ulaşır.

Tarih boyunca her kültür kendi ok atma tekniğini geliştirmiştir. Farklı kültürlerde farklı tekniklerin ortaya çıkması; o kültürleri oluşturan toplumların hayati ihtiyaçlarının ve yaşadığı coğrafyanın farklı olmasındandır. Doğu ve Batı ok atma tekniklerinin farklılığı da aynı sebeptendir.

Orta Asya insanı zor iklim şartlarında bir hayat sürmüştür. Bu hayat tarzında at binmek, avcılık ve savaş günlük hayatın ayrılmaz birer parçadır. Hayatı at üzerinde geçenler eyer üzerinde yer, içer, savaşır, avlanır, hatta uyur. Yay ise bir savaşçı için atı kadar önemlidir, hayatta kalmasının bir yoludur. Türkler için tipik olan, at üzerinde her yöne isabetli ok atabilmeleridir. Bu maharet, yüzlerce yıl boyunca düşmanı en çok korkutan ve savaşların sonucunu belirleyen unsur olmuştur.

At üzerinde kullanılacak bir yayın nisbeten kısa, ama bu çetin şartların gerektirdiği yüksek enerjiye sahip olması gerekmektedir. Bugün bile herkesin hayranlığını toplayan “kompozit yay” böyle ortaya çıkmıştır.






Kompozit yay ağaç, boynuz, sinir ve tutkaldan oluşan; müthiş fiziki özelliklere sahip bir silahtır. Birden fazla malzemeden imal edildiği için, ileri derecede esnek ve güçlüdür.

Sonradan bütün Orta Doğuya yayılacak olan kompozit yay ve Doğu okçuluk ekolünün kökeninin Asya olduğu konusunda fikir birliği vardır. Doğu stili ok atma tekniğinin Müslüman halklara geçişi muhtemelen 8.-10. yüzyıllarda İslam gazileri ile Türkistanlılar arasındaki askeri, ticari ve kültürel alışveriş neticesinde olmuştur. Selçuklular’ın atlı okçusunun kullandığı bu teknik, sonra Osmanlı’nın seçkin atlı okçu birlikleri tarafından savaş alanlarında kullanılmaya devam etmiştir.

Osmanlının ok atma tekniği aslında Türkistan kökenlidir ve geleneksel okçuluk disiplinlerini korumaya muvaffak olmuş Macaristan, Kore, Moğolistan gibi ülkelerde, ufak tefek farklılıklarla bugün de uygulanmaktadır.






Osmanlı ordusunun ilk dönemlerinde, Türkistanlılar ve Selçuklular gibi, savaş gücünün hemen hemen tamamı, atlı okçulardan oluşmaktadır. 14. yüzyılda piyade sınıfı, yani Yeniçeri teşkilatı oluşturulmuştur. Bu yeni askeri yapılanmada zaferin altına imza atan, yine yay olmuştur. Ancak yay, Türkistan’a özgü ağaç, sinir, boynuz ve tutkaldan yapılmış, yay yapımında ulaşılan en üst teknik seviyenin simgesi olan kompozit yaydır.


Yine ok ve yay kullanan piyade gücünün yanısıra, bu yeni askeri yapılanmada, atlı okçu da önemini korumaktaydı. 1. Murad’ın 1373’de Venedikliler ile Macarlar arasındaki savaşta 5000 okçu göndererek Venedikliler’e yardım etmiş olması, daha 1. Murad devrinde Osmanlı ordusunda okçuların ne kadar artmış olduğunu göstermektedir.

Ateşli silahların savaş alanına girmesi ve askeri taktiklerin değişmesi de ok ve yayı birden bire savaş alanlarından silememiştir. Tüfeğin tek başına uzun menzilli silah olarak orduda yer alması birden bire olmamış, bir süre ok ve yay ile beraber kullanılmıştır. Ateşli silahlara geçilmesi ile, Türkler’in öteden beri uyguladığı hareketli savaş stratejisinin de büyük oranda terki gerekmiştir.


Osmanlılar döneminde, okçuluğu ciddi kurallara bağlayarak yarışma esası içine alan ve tesis kuran hükümdar Fatih Sultan Mehmet’tir. Her ne kadar Fatih’ten önceki bazı hükümdarların dönemlerinde çeşitli okçuluk yarışmaları yapılmış ise de, saha ve tesislerin oluşturulması Fatih Sultan Mehmet’in emri ile başlar. İstanbul’un fethinden hemen sonra, Kasımpaşa semtinde kurulan ve bugün ancak çok az bir bölümü korunabilmiş olan Ok Meydanı, Fatih’in bu spora verdiği büyük önemin bir göstergesidir. Fatih’ten sonraki hükümdarların hemen tümü bu sahayı genişletip ilave tesisler yapmışlar, diğer kentlerde de sahalar kurmuşlardır. Sultan 2. Bayezid döneminde bununla da yetinilmemiş, okçular özel olarak himaye edilmiş, okçuluk malzemeleri imalatı ile uğraşan sanatkârlar bir araya toplanarak, kendilerine her türlü imkan sağlanmıştır. Hatta bu amaçla, sanatkârların neredeyse tümü İstanbul’a getirilmiş ve Bayezid Camii’nin arkasına inşa edilen Okçular Çarşısı’na yerleştirilmişlerdir. 15. ve 16. yüzyıllarda İstanbul’da sayıları 500’ü bulan ok ve yay imal eden atölye ile özel olarak okçuluk eğitimi yapılan okulların bulunduğu gerçeği dikkate alınacak olursa, bu spor dalında ne kadar zengin bir geçmişe sahip olduğumuz kolayca anlaşılacaktır.



Daha önce de belirtildiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde hükümdar ve sadrazamların birçoğu okçu idi. Bunların içinde özellikle Sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın (1592-1644) okçuluk tarihi içinde özel bir yeri bulunmaktadır. Kara Mustafa Paşa, sadrazamlığı döneminde okçuluk ile ilgili bir ferman (kanun) yayınlamıştır. Bugün, aslı Topkapı Müzesi arşivinde bulunan bu ferman, spor ile ilgili ilk kanun olma özelliğini taşımaktadır. Osmanlı döneminin ünlü okçuları içinde, Tozkoparan İskender, Bursalı Şüca gibi isimler en çok bilinenlerdir. Hayvan boynuzu, sinir gibi organik maddeler ve ahşap malzemenin sentezi ile imal edilen eski Türk yaylarının inanılmaz teknik güçleri, bugün dahi, okçuluk tekniği ile ilgilenen dünya otoritelerini hayretler içinde bırakmaktadır.



Günümüzün ileri teknolojisi ile üretilen yaylarla 250-300 metre mesafeye zorlukla ok atılırken, eski Türk yayları ile 700-800 metrelere ok atılabilmesi bu hayretin temel sebebini oluşturmaktadır. Okçuluk tarihimize dikkatle göz atıldığında, Fatih Sultan Mehmet’ten 2. Bayezid’e uzanan dönemin ciddi bir “Planlama Dönemi”, 2. Bayezid’ten 2. Selim’in ölümüne değin geçen sürenin ise “Gelişme Devri” olarak değerlendirildiği görülür. Daha sonraki hükümdarlar da okçuluk ile ilgilenmişler, ancak 3. Selim’in tahta geçmesinden 2. Mahmut’un ölümüne kadar geçen süre “Yeniden Yükselme Devri” olarak tarihe geçmiştir. Daha sonra 2. Abdülhamid’ten 5. Mehmet’in ölümüne kadar geçen süre ise okçuluğun “Duraklama ve Gerileme Devri” olmuştur, Osmanlı’nın son döneminde ise okçuluk sanatkârları artık ellerindeki sanatı bırakarak başka işlere yönelmişler, bu işi yürütenlerin sayısı 3-5 kişiyle sınırlı kalmıştır.



Cumhuriyet dönemiyle birlikte, 1923-1937 yılları arasında, eski Türk okçularının ailelerinden gelen üç beş kişi, aralarına hevesli gençleri de alarak, İstanbul’un çeşitli semtlerinde ok atışları yapmışlar ve geleneksel sporumuzu yürütmeye çalışmışlardır.

Türk okçuluk tarihinin efsanevi ismi Tozkoparan’ın ikinci kuşak torunları olan İbrahim ve Bekir Özok ile, Türk okçuluğuna ilk kitabı armağan eden Mustafa Kani’nin torunu Vakkas Okatan, bu spora yakın ilgi duyan Prof. Necmettin Okyay, Hafız Kemal Gürses ve yine o devrin Beyoğlu Vakıflar Müdürü ve Milli Sporlar Federasyonu Başkanı Baki Kunter’in girişimleri sonucu kurulan Okspor Kurumu adındaki kulüp, Cumhuriyet dönemimizin ilk ciddi adımı olmuştur. İstanbul Beyoğlu Halkevi’nde, Atatürk’ün direktifleri ile, milli sporumuz okçuluğu yeniden canlandırmak amacıyla 1937 yılında kurulan bu kulüp, Atatürk’ün ölümünden sonra himayesiz kalarak dağılmıştır. Halim Baki Kunter’in 1938’de kaleme aldığı kitap, okçuluk alanında ne kadar büyük ve değerli bir hazineyi ziyan ettiğimizi gözler önüne sermekte.

Türk geleneksel okçuluğunun izleri Altay dağlarının gölgesinden Batı Anadolu sahillerine kadar takip edilebilir. Osmanlı yayları Orta Asya kökenli diğer yaylar gibi uçbükümlü (recurve) ve dışabükümlü (refleks) yaylardır. Ahşap (çoğunlukla akçaağaç), sinir, boynuz ve tutkaldan oluşan bu yay akrabaları arasında en kısa olanı olup, 41-44 inch arasında bir uzunluğa sahiptir. Türk yayları uzunluk bakımından ancak Kore yayı ile karşılaştırılabilir. Verimliliği ağır oklarda da hafif oklarda da yüksektir. Bu da Osmanlı menzil yayına, bilinen en uzun menzili sağlamaktadır. Böyle bir yay yapmak büyük ustalık ve sabır ister. Organik malzemelerin kuruması uzun zaman aldığından bir yayı yapmak 1 ilâ 3 yıl sürmektedir.




Çekiş: Türk okçuluğu Asya okçuluk ekolünün bir uzantısıdır. Atış tekniği de bu sebeple, okçu yüzüğü kullanan diğer stillerden çok farklı değildir. En belirgin fark, daha kısa bir çekiş ile ok atılmasıdır. Koreliler ve Moğollar, daha uzun bir çekiş kullanırlarken; eski çizimlerden, nadir bulunan fotoğraflardan ve müze koleksiyonlarındaki oklardan anlaşıldığına göre, Osmanlı kemankeşleri 28-29 inch’lik bir çekiş yaparlar. Bu bilgi, son birkaç yüzyılda yayların giderek kısaldığı gerçeği ile örtüşmektedir. Bazı Eskitürkçe metinlerde ve Busbecq’in “Türk Mektupları”nda Türklerin daha uzun çekiş yaptıkları bildirilmektedir. İslam öncesi ve erken İslam dönemlerinde Türklerin yayı kulaklarına kadar çekiyor oldukları düşünülebilir.




Fotoğraf Suat Gürsoy

Türkler, Orta Asya kökenli birçok ulus gibi başparmak çekişini kullanmışlardır. Bu teknikte, başparmağı korumak ve çekişe yardımcı olmak için genellikle bir yüzük kullanılır. Başparmak çekişi Edward Morse tarafından “Moğol bırakışı” olarak isimlendirilmişir. Bazı müellifler bu isimlendirmenin, 20. yüzyıl başında Avrupa’da yaygınlaşan ırkçı ve ayrımcı fikirlerin bir yansıması olduğunu düşünmektedirler. Bu çekiş tekniği Moğolların yanısıra, bazı Afrika ulusları ve Kuzey Amerika yerlileri de dahil olmak üzere bir çok başka ulus ve kabile tarafından kullanılmıştır. Nitekim çağdaş yazarlar tekniğe “başparmak çekişi” gibi daha uygun isimler vermektedirler.

Kirişi başparmak ile çekmek ve bırakmak, oka daha fazla hız ve uçuş istikrarı sağlayan bir “iç balistik” etki yapar. “Okçu paradoksu” ters yöne doğru oluşur, bu sebeple de ok “ters taraftan” atılır. Ok, yayı tutan elin başparmağının üzerinde durur. Bu durum, üç parmakla atış yapan okçulara tuhaf gelebilir, ancak detaylı biçimde incelendiğinde, başparmak çekişinin bazı avantajları olduğu görülür.


Kiriş serbest bırakıldığında, okçu yüzüğünün dar kenarı üzerinde yuvarlanır ve ok gövdesi, üç parmakla bırakıldığındaki kadar bükülmez. Bırakış daha keskin ve temizdir. Bu durum doğru esneme değerine (spine size) sahip ok seçimi ihtiyacını ortadan kaldırmaz, ama başparmakla atış yapanlar ok esneme değerini üç parmak atıcıları kadar dert etmezler. Eğer başparmak bırakışı mükemmelleştirilirse, yay daha az seçici hale gelir. Kirişin bırakılması sırasında ok gövdesi daha az büküldüğünden, oka aktarılan enerji okta deformasyon yaparak harcanmaz, okun ileri hareketi için kullanılır. Bu da okun yaydan çıkış hızını arttırır.



Başparmak çekişi, üst üste atışlarda da avantaj sağlar. Örneğin sağ eliyle atış yapan bir okçu, okları yayın sağ tarafından gezler. Eğitimli bir okçu, ikinci ve üçüncü okları sağ elinde tutarak yayını çok hızlı besleyebilir. Kirişi tutan elin yaptığı “mandal” hareketi, kirişi sağlam bir şekilde tutmayı sağlamakla kalmaz. İşaret parmak oku hafifçe yaya doğru ittiğinden, değişik pozisyonlarda ve hatta yerde yatarak atış yapmak kolaylaşır. Özellikle at üzerinde dörtnala giderken, ok yaydan düşmeden rahatça ok atılmasını sağlar. “ Dr. Murat Özveri. Okçuluk Hakkında Merak Ettiğiniz Her Şey. 2006-İstanbul)

Türk okçuluğu, tarih içinde kurumlaşmış yapısı ve Asya ekolünün en mükemmel yayını geliştirmiş olması ile emsalsiz bir zenginliğe sahiptir. Türkiye’de uzun yıllardır kesintiye uğramış olan okçuluk geleneği, günümüzde tekrar canlanmaya başlamıştır. Ülkemizde kemankeşler, tirendazlar, atlı okçular büyük bir çabayla, bu yüzde yüz Türk sporunu önce ülke genelinde sonra da tüm Türk Dünyası’nda tekrar eski ihtişâmına kavuşturmanın gayreti ve kararlılığı içindedir.


Kaynak:
Geleneksel Okçuluk


Fotoğraflar: digital-archery.com /Ahmet ÖKSÜZ / tirendaz.com /
__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
7 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.