Tekil Mesaj gösterimi
Eski 12.04.15, 09:42   #2
Basakca
Yönetici

Basakca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Aug 2009
Konular: 2209
Mesajlar: 13,401
Ettiği Teşekkür: 85359
Aldığı Teşekkür: 82599
Rep Derecesi : Basakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Ruhsuz
Standart Cevap: Sabahattin Ali (25 Şubat 1907 - 2 Nisan 1948)

Romanlarından Özetler



Kuyucaklı Yusuf




Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali'nin 1937 yılında yazdığı romanıdır. Sabahattin Ali, bu romanında Anadolu insanını, bu insanların düşünüş ve yaşayış tarzlarını okuyucuya anlatmaya çalışmaktadır. Sabahattin Ali, bu romanı için gereken malzemeyi asılsız bir ihbar nedeniyle üç ay yattığı hapiste ve Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaptığı öğretmenlik görevleri sırasında toplamıştır.




Kuyucaklı Yusuf (Film)




Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının en önemli yazarlarından Sabahattin Ali'nin romanından Feyzi Tuna tarafından uyarlanmıştır. Yabancılaşmayı, sınıfsal çatışmayı ve tutunamamayı, taşralı bir karakter üzerinden anlamaya çalışır. İdealist kaymakam Selahattin Bey, ailesi eşkıya tarafından öldürüldükten sonra yetim kalan Yusuf'u evlat edinir. Yusuf birlikte büyüdüğü, kaymakamın kızı Muazzez'e âşık olur. Ancak kasaba eşrafından Hilmi Bey'in oğlu Şakir de Muazzez'le ilgilenince büyük bir iç çatışma yaşamaya başlar. En büyük desteği olan Selahattin Bey'in ölümüyle iyice yalnızlaşır. Toplumsal ve ekonomik sorunlar daha büyük felaketleri tetiklemekte gecikmeyecektir.


Oyuncular

Talat Bulut
Derya Arbaş
Ahmet Mekin
Türkiye, 1985

35 mm / Renkli / 127 dakika










İçimizdeki Şeytan




İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali'nin 1940 yılında yazdığı bir romandır. Macide ve Ömer isimli iki önemli karakter içerir. Bu eserde kişilerin iç konuşmaları ve kendileri ile hesaplaşmaları yaygın olarak kullanılmış ve bu yolla duygu ve hisler çok başarılı bir şekilde anlatılmıştır. Bu romanında, Sabahattin Ali toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın "kapana kısılmışlığını" gösteriyor.




Kürk Mantolu Madonna





Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali'nin 1943 yılında yazdığı bir romanıdır. Romanın önemli karakterleri arasında Maria Puder ve Raif Efendi yer alır. Raif efendi'nin içine kapanık yaşamında ruhsal olarak ne büyük fırtınalar yaşadığı ve bunları dile dökemeyip günlüğüne aktardığı; büyük aşkının yarattığı duygularının anlatıldığı, saf tertemiz ve çok büyük bir aşk romanı.

Raif efendi'nin kendi halinde keskin sükunetinin ardında gizlediği hayatını ve sevdiği kadına kendi tabiriyle Kürk mantolu madonna'sına ulaşmak için verdiği tutkulu mücadele anlatılıyor.

Kitaba adini veren Kurk Mantolu Madonna adli tablo Andrea Del Sarto tarafindan yapilmis "Madonna della arpie" isimli tablodur ve su anda Floransa'daki Uffizi Galeri'de bulunmaktadır.



Rüzgar

Arzularım muayyen bir haddi aşınca
Ve sözler kulaklarıma sağırlaşınca
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
Tanrıların başı gibi başları diktir,
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
Bakıyorum aşağlarda kalan hiçliğe.

Bu dağların bir rakibi varsa rüzgârdır.
Rüzgâr burda tek başına bir hükümdardır.
Burda insan duman gibi genişler, büyür,
Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
Buralarda her düşünce sona yakındır,
Burda her şey bizden uzak, «o»na yakındır.
Burda yoktur insanların düşündükleri,
Rüzgâr siler kafalardan küçüklükleri.
Yanağıma çarpar kanatlarını,
Ve anlatır mâbutların hayatlarını.
Arasıra kulağını bana verdi mi,
Ben de ona anlatırım kendi derdimi.

«Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgâr!
Benim arık yalnız sana itimadım var.
Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
Etrafımın sözlerine asla aklım ermedi,
Etrafımda bana asla kulak vermedi.
Senelerden beri hâlâ anlaşamadık,
Bende kestim anlaşmaktan ümidi artık.
Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
Etrafımı süzüyorum biraz gururla.

Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
En büyük şey, en asîl şey küçülür burda.
Burda yalan para eden biricik iştir,
Burda her şey bir yapmacık bir gösteriştir.
Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
Kimi gider vatan için can verir, yalan!
Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
Şairlerin büyük aşkı fânî bir kızdır,
Bu dünyada herkes sinsi herkes cılızdır.
Ne hakikî aşktan burda bir çakan vardır,
Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
Her büyüklük bir cüzzam gibi dökülür burda,
En muazzam ölüm bile küçülür burda.

Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlûp olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgâr, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asîl şey seni buldum bu kâinatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne süse, gösterişe bir baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
Bir dev gibi küçük mızmız sesleri yersin,
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
Rüzgâr! Bu dağ başlarında çırpınan serin
Kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
Beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
Senin gibi azamete âşıkım ben de.
İşte rüzgâr! Senin gibi ben de deliyim.

Islıklarım senin gibi inlemelidir,
Herkes beni ürpererek dinlemelidir.
Rüzgâr! Sana, yalnız sana benzemeliyim.»

1931 (Atsız Mecmua, s. 2, 1931)



Sabahattin Ali’yi Neden Severiz?


"Sabahattin Ali öykücülüğü üzerine konuşmaya başlandığında milat kelimesini sıkça duyarız. Çünkü birçok araştırmacı ve edebiyat eleştirmenine göre Sabahattin Ali ve Sait Faik, Türk öykücülüğünün iki temel direğidir.

Buna katılmamak mümkün değil. Hatta rahatlıkla, 1950 sonrası öykücü kuşağının, Sait Faik’in Semaver ’inde demlendiğini, Sabahattin Ali’nin Değirmen’inden geçtikten sonra piştiğini söyleyebiliriz.

Peki, Sabahattin Ali’yi böyle bir mertebeye taşıyan ve dönemin diğer öykücülerinden ayıran özellikleri nelerdir? Daha farklı bir şekilde sormak gerekirse, Sabahattin Ali’nin bugün bile genç yazarları etkileyen, okuyucuların yüreğine dokunmasını sağlayan özellikleri nelerdir? Kısacası; Sabahattin Ali’yi neden severiz? Kestirmeden gitmeyi sevseydik, Cortazar’ın kısa öyküyle ilgili aşağıdaki yorumu sorularımıza cevap olabilirdi: Julio Cortazar’a göre “unutulamayan öyküleri[n] hepsi aynı özelliğe sahip”:[Onlar] anlatılan basit olaydan çok daha geniş, sonsuz bir gerçeklikle ilintililer, bu yüzden görünen içeriğin sadeliği ve metnin kısalığı kuşku duyulmayan bir güçle bizi etkiler. Ve belli bir zamanda bir konu seçen ve ondan bir öykü çıkaran kişinin bu seçimi—bazen o bunun bilincinde olmadan—küçük olandan büyük olana, bireysel ve dar kapsamlı olandan insan ruhunun özüne olan masalsı açılımı içeriyorsa, o büyük bir öykü yazarıdır.

Ama biz yine de daha çetrefilli bir yönü tercih edip uzun yola sapalım. Sabahattin Ali’nin öykülerine dair yapılan yorumların çoğu, dilin sadeliğinden, biçimin klasikliğinden, içeriğin toplumsallığından, toplumsal içerikle birlikte Sabahattin Ali’yi toplumcu gerçekçi olarak tanımlamaktan öteye gidememiştir. Olay kişileri konusundaki yorumların, benzer şekilde yüzeysel kaldığını söyleyebiliriz. Bunu biraz da Sabahattin Ali öyküleri hakkında yaratılan önyargılar beslemiştir. Örneğin, Vedat Günyol’a göre Sabahattin Ali, öykülerini olaylar üzerine kurmuş, bu yüzden de bireylerin psikolojilerini es geçmiştir: “S. Ali ise, dış’a bakan, iç’i dışta arayan bir sanatçı. Ne var ki bu, güç bir iş. İç hayatı dışa vuran davranışlarla vereyim derken, yalnız dış’ta kalmak tehlikesi var. S. Ali bu tehlikeyi sezmiş olacak ki, her zaman ruhu yansıtmanın güçlüğünü, bizi toplum sorunları üzerinde düşündürmekle gidermeye çalışıyor” diyerek Sabahattin Ali’nin öykülerinin insan ruhuna inemediğini ima etmiştir. Bir diğer tartışmalı nokta ise Sabahattin Ali’nin toplumcu gerçekçi olduğu iddiasıdır. Bu konuya ileride döneceğimiz için burada uzun uzun irdelemeyeceğiz ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Sabahattin Ali herhangi bir ek isme ihtiyaç duymayacak kadar gerçekçidir. Sabahattin Ali öykücülüğüne dair yazılan ve yaratılan tüm önyargılar, bu konuda yapılacak yeni tartışmaların önünü kapama eğilimindedir. Bu yazının bir amacı da Sabahattin Ali’yi neden sevdiğimiz sorusunu yanıtlarken, bu önyargılı yorumları tartışmaktır.


Biçim ve Dil

Sabahattin Ali öykülerinin biçim ve dili de onu sevmemizi sağlayan önemli bir köşe taşıdır. Öykülerinde sade bir dili (Asım Bezirci yaptığı bir çalışmada Türkçe sözcük kullanım oranının %82 olduğunu tespit etmiştir) ve klasik öykü biçimini koruyan Sabahattin Ali, nasıl değil neyi anlatması gerektiği üzerine kafa yormuştur. Sabahattin Ali’nin dili, sadece yabancı sözcüklere değil aynı zamanda şive ve ağızlara kapalı, herkesin anlayabileceği bir dildir. Cümleler çoğunlukla, kısa ve anlaşılırdır. Betimlemeler ve sıfat kullanımı sınırlıdır. Klasik öykü biçiminden saptığı öykülerin de ise ya politik taşlama, kara mizah örnekleri kaleme almış ya da masalsı anlatım biçimleri kullanmıştır. Sabahattin Ali’nin kurduğu sade, kısa cümleler çoğu zaman kolay anlaşılabilme kaygısına yorulmuştur. Oysa anlatılan olayların vuruculuğu ve toplumsal derinliği, öykülerin daha geniş bir bakış açısıyla yorumlamayı zorunlu kılmıştır.

Olayların olduğu gibi aktarılması durumu, Sabahattin Ali’nin, insanın iç dünyasına inmesini engellediğine dair yorumların yapılmasına neden olmuştur. Oysa şaşırtıcı ve inanılmaz olayların arasında seçilen bir fragman, olay ya da durum insanın iç dünyasını anlamamızda yardımcı olabilir. Toplumsal olanın ezilenlerin ruhunda açtığı yaraları dillendirmeden de aktarılabileceğini, Apartman öyküsünün son bölümüne bakarak anlayabiliriz. Çocuğunu okuldan alıp hamallık yaptırtmak zorunda kalan inşaat işçisi, çocuğunun yaşadığı haksızlığı görür ve buna müdahale edemez. Bunun üstüne yaşama tutunmayı bile unutacağı bir üzüntü yaşar. “Çatıdaki adam gözlerinin büsbütün karardığını ve güneş vurmuş gibi beyninin içinde gürültüler olduğunu hissetti. Çatının kenarına dayanan ayakları titriyordu. Yavaş yavaş dizlerinin gevşemeye ve bükülmeye başladığını fark ederek elleriyle başınınüst tarafındaki tahtalara tutunmak istedi. Fakat parmakları da gevşemişti ve hiçbir şeye sıkıca yapışamıyordu. Vücudu yaş tahtaların üstünde hafif bir gıcırtı çıkararak ağır ağır kaydı. Çatının kenarına kadar gelip orada bir an takılır gibi olduktan sonra, aşağıya, sokağın ortasına, içi toprak dolu bir çuval gibi boğuk bir ses çıkararak düştü.” Edebiyatımızda, bir insanın yaşadığı duygusal dalgalanmaların bu kadar güzel ve sade anlatılabildiği çok az öykü vardır.

Basakca isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
5 Üyemiz Basakca'in Mesajına Teşekkür Etti.