Tekil Mesaj gösterimi
Eski 16.04.15, 20:21   #3
Mislina
Süper Üye
Mislina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 458
Mesajlar: 2,989
Ettiği Teşekkür: 4166
Aldığı Teşekkür: 9717
Rep Derecesi : Mislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzelMislina gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Cevap: Sabahattin Ali

Sabahattin Ali ve Gerçekçilik

Sabahattin Ali’ye dair peşin yargılardan biri, ilk döneminde romantik, sonraki dönemde ise toplumcu gerçekçi olduğu yönündedir. Sabahattin Ali’nin, Türk edebiyatında ilk toplumcu-gerçekçi öykücü olduğu, kendisinden sonra gelen, köy gerçekçilerini ve toplumcu-gerçekçileri derinden etkilediği de dile getirilmektedir. Böyle bir tanımlama başlı başına sorunludur. Birincisi, Sabahattin Ali’nin ilk öykülerinde (Değirmen’deki öykülerinden bahsediyoruz) gerçeküstücü ve romantik öğeler olsa da kendi kişisel gelişimi içerisinde sonraki dönemine referans olacak pek çok ayrıntı yakalanabilir. Özellikle Kanal öyküsünde daha sonraki yazın hayatının ipuçlarıyla karşılaşırız. Değirmen, Viyolonsel, Kurtarılamayan Şaheser gibi öyküleri romantik öğeler taşısa da Sabahattin Ali’nin direk romantik dönemine işaret ettiklerini iddia etmek kestirmecilik olarak görülmelidir.

Sabahattin Ali’nin toplumcu-gerçekçi olduğu iddiası ise hayli tartışmalıdır. Çünkü Sabahattin Ali, eserlerini, toplumcu-gerçekçiliğin temel taşlarından olan, ideal karakter yaratma, toplum mühendisliği yapma, bağlanma gibi özelliklerden azadedir. Sabahattin Ali’nin gerçekçiliği, toplumdan, ezilenden yanadır. Ama bu yan tutma ezilenlerin yaşamını güzelleyen bir konumda değildir. Ezilenlerin kendi durumunu yansıtan, bu durumu değiştirmelerine yönelik adımlar atmaya yönelten bir bakış söz konusudur. Sabahattin Ali, idealize edilmiş bir toplum yaşamını, didaktik bir şekilde anlatma yanlışına düşmez.

Sabahattin Ali’nin gerçekçiliğini yalın bir şekilde ifade etmesi biraz da gerçekliğin kendi anlattığından daha inanılmaz olduğunu düşünmesindendir. Bir konuşmasında: “Bazı gerçek olayları gözlediği gibi yazamadığını, gerçek yaşamın öykülerden çok daha şaşırtıcı, çok daha akıl almaz olduğunu” belirtir. Gerçekçilik, olayların olduğu gibi aktarılışı, öykülerinin içine yedirdiği eleştirileri daha etkili kılmasını sağlar.

Konu ve Kişi Seçimleri

Sabahattin Ali’nin öykülerinde konu ve kişi seçimleri büyük bir çeşitlilik göstermez. Aralarında kesin sınırlardan bahsedemesek de bu konu ve kişiler kabaca şu dilimlere ayrılabilir: Aşk, düşkün kadınlar, köy ve köylüler, işçiler, hastane ve doktorlar, hapishane ve mahpuslar, aydınlar, yöneticiler, çocuklar…

Sabahattin Ali’nin öykülerinde aşk teması genellikle bir feda ile birlikte anılır. Aşık olan kişi yaşamının önemli bir parçasından vazgeçmeyi göze almalıdır. Böyle bir vazgeçiş ya da fedanın olmadığı durumlarda,aşk teması, modern insanın fotoğrafını çekmekte kullanılır.Sabahattin Ali’nin kadınları güçlü, tutarlı ve iradeli; erkekleri ise iradesiz, basiretsiz ve kolay etkilenebilen karakterlerdir.Sabahattin Ali, öykülerinde – daha sonra İçimizdeki Şeytan romanında da göreceğimiz bir durumdur bu- güçlü kadın karakterini, amaçsız, idealsiz, umutsuz ve nihilist Cumhuriyet aydınını görünür kılmakta kullanmıştır.

Sabahattin Ali’nin öykülerinde, dönemin Doğu ile Batı arasında sıkışmış, ideallerini yitirmiş ve kendini yozluğun içerisinden ifade eden Cumhuriyet aydınını yerer. Amacı yeni kurulmakta olan toplumsal düzenin temelini oluşturacak kesimin fotoğrafını çekmektir. Öyle ki çekilen bu fotoğraf Türkiye modernleşmesinin eksiklerini, gediklerini, yamalarını gösterir. Aydınların, kişisel arazları, kendilerine verilen erki kötüye kullanma eğilimleri, özellikle taşranın sıkıcı, boğucu ama en sonunda kapsayıcı ve içine çeken yaşamı içerisinde ideallerini unutmaları hikaye edilir. Aydınlarla, halk arasındaki kopukluk, halkın aydınları farklı bir dünyadan gelmiş gibi görmelerine neden olmaktadır.

Aydın ile halk arasındaki kopukluğa bağlı olarak yaşanan başka bir sorun ise, -“taşra daki aydınların ülke dertleriyle ilgilenmek ve halkın sorunlarına çare bulmak için çalışmak yerine eğlence ve dedikodu ile vakit geçirmeleri”- dir. Yazar, Bir Skandal’da bu konuyu şöyle anlatır: “Erkekler belki mühendis, belki doktor, belki avukat veya muallim olmuşlardı. Fakat bunu bir fikir ihtiyacı olarak değil, karnını iyi doyurmak, iyi giyinmek, güzel karı alabilmek için yapmışlardı. Yani dimağ gibi en asîl uzuvlarını midelerine ve tenasül cihazlarına uşak olarak kullanıyorlardı. Yalnız ekmek parası düşünen ve asıl vazifelerini; tefekkür kabiliyetlerini tamamıyla unutarak basit birer makine hâline giren bu kafalarda akıl, saf ve maddiyatın dışına çıkabilmiş akıl, artık lüzumsuz bir şeydi. Münevverlerimizde dimağın rolü kör bağırsağın- dakinden daha fazla değildi.”

Sabahattin Ali öykülerinin temel konularından bir diğeri ise ezen-ezilen ilişkisidir. Sabahattin Ali, devletin baskı aygıtlarının yanında, ağa-köylü, işçi-işveren ilişkilerini anlatan öykülerde kaleme almıştır. Kanal, Kağnı gibi öyküleri köydeki sınıfsal çatışmaları yansıtırken, Apartman, Isınmak İçin, Mehtaplı Bir Gece gibi öyküleri şehir yaşamını ve ezen-ezilen ilişkilerini ele alır. Özellikle taşradaki jandarma, idari amirlikler ve köyün ya da kasabanın ileri gelenlerin arasındaki ilişkiler çok çarpıcı bir şekilde anlatılır. Sabahattin Ali tüm bu iktidar ilişkilerinin ve dengelerinin arasında ezilen, horlanan, aşağılanan halkın yaşamını, işçi ya da köylü seviciliğine gönül indirmeden, yalın şekilde anlatır.



Sonuç Yerine

Kısa öykü, hem yazılması hem de değerinin anlaşılması zor bir tür olarak varlığını sürdürür. Ne şiirin ağırlığı vardır onda ne de romanın şımarıklığı. Ama yine de Bill Buford’un belirttiği gibi, insanı yaşadığı kaos ortamından kurtaracak olan da kısa öyküdür: “[Günümüzdeki] öyküsel anlatının beklenmedik canlanışının altında yatan neden, öykülere olan gereksinimizdir. Öykülerin, başlıca bilgi birimi, belleğin temeli, kişisel ve toplu yörüngelerimizin başı, ortası ve sonu olan yaşamımıza anlam kazandırmak için önemli bir yordam olmasıdır.”

Türk edebiyatında kısa öyküye itibar kazandıran, kısa öykünün insanı, toplumu ve yaşamı anlamada bize yardımcı olabileceğine ikna eden, Sabahattin Ali’yi sevmek için sebeplerimiz o kadar çok ki. Ödün vermez entelektüel tavrı, kendini eleştirmekten çekinmediği keskin kalemi ya da insanın içini ısıtan gülümsemesi bile Sabahattin Ali’yi sevmemiz için yeterli bir sebep olabilir. Ama yine de, Sabahattin Ali’yi ezilenlerin, hor görülenlerin, paçası çamurluların, çıplak ayaklarıyla bozkırları arşınlayanların, okul sonraları “arabalar beş kuruş” diye çığırarak para kazanmak zorunda olan çocukların öykülerini yazdığı için, bizi hem kendi tarihimizle hem de bugünümüzle yüzleştirdiği için de seviyoruz."

Doğuş Sarpkaya - Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi, Sayı: 46














Sabahattin Ali, yıllar sonra okuduğu bir öykü için genç yazar adayına, babasının öğüdünü hatırlarcasına ‘Hikâyeci olarak doğruyu görüp göstermekten başka bir emelin olmasın’ der.

Belki de bu nedenle Tarık Zafer Tunaya, Sabahattin Ali üzerine yazdığı bir yazıda "Şimdiye kadar Anadolu'yu gören yazıcılarımız yok muydu?" diye sorar. Sonra da yanıt verir sorusuna: "Vardı, fakat hiçbiri Sabahattin Ali'nin yaptığını yapmak istemedi yahut da yapamadı. (....) Sabahattin Ali (...) Anadolu köy ruhunu bütün açıklığıyla, bütün hareketleriyle, bütün çıplaklığıyla göstermek istedi ve istiyor."



Aziz Nesin, Marko Paşa gazetesini birlikte çıkardığı arkadaşı Sabahattin Ali'nin ölümünden sonra onun özel eşyalarını teşhis etme talihsizliğini yaşamıştır... Nesin, evine İstanbul savcılığından gelen bir çağrı yazısı üzerine İstanbul Adliyesi'ne gider. Savcı Nesin'i tanıklık için çağırdığını söyler ve bir takım eşyalar göstermeye başlar... Her eşyanın ardından da "Kimin olduğunu biliyor musunuz?" diye sorar. Aziz Nesin, yaşadıkları baskı döneminin yarattığı bunalımla bir kafa karışıklığı yaşar; eşyaların Sabahattin Ali'ye ait olduğunu elbette anlamıştır ama bunu söylemesinin doğru olup olamayacağına karar verememektedir. Sonunda "Bilmiyorum," demeye karar verir. Oysa, eşyaların arkadaşına ait olduğundan emindir.


Yeşil Mürekkep

"Sabahattin davranışlarıyla, yüzüyle, konuşmasıyla olduğu kadar, giyinişiyle de özgün bir kişiydi. Eşyası hemen tanınırdı. İki parça olmuş piposunu tanıdım..." Her bir eşyanın karşısında aynı ifadeyi verir Nesin. Ta ki, savcı bir not defteri çıkarana dek... Eski Türkçe ile yazılmış yazılardan oluşan bu not defterine 'tanıklık' etmemesine imkân yoktur... "Sabahattin'in el yazısını elbette tanımıştım. Her şeyi özgün demiştim ya, Sabahattin yeşil mürekkeple yazardı."

Uğur Mumcu, bu sunuş yazısında Sabahattin Ali'nin mektuplarının arka planından ve okuyanda uyandıracağı duygulardan söz eder. Yazının başlığı "Yeşil Mürekkepli Mektuplar"dır...

Mektuplar, sadece duygusuyla, coşkusuyla, tutkusuyla değil, aynı zamanda mürekkebiyle de yazarını ele verir. Ancak her şey gibi, mürekkep de biter... "Ayşe, kalemimde ki yeşil mürekkep bitmek üzere. Pertev'e gidip almasını söyledim, hiçbir yerde bulamamış ve mor mürekkep almış. Yani bundan sonra bu çok sevdiğim renkle yazamayacağım..."

Sabahattin Ali, bu mektupları 1930'ların ilk yarısında, kimisini cezaevinden kimisini ' dışarıda' dan yazmış...

Sabahattin Ali'nin geçip gittiği yerlerden çektiği fotoğraflar. Öykücü, şair, öğretmen, yazar ve gazeteciliğine birde fotoğrafçılık eklenmiş.














__________________
"Ama gerçek, aziz dostum, can sıkıcıdır."

Mislina isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Mislina'in Mesajına Teşekkür Etti.