Tekil Mesaj gösterimi
Eski 12.06.15, 04:15   #25
Suzim
Müdavim

Suzim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Mar 2015
Konular: 1199
Mesajlar: 6,725
Ettiği Teşekkür: 15582
Aldığı Teşekkür: 21872
Rep Derecesi : Suzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Huzurlu
Standart Cevap: Türk Hat Sanatı

Osmanlı Hat Sanatı Tarihi


XIII. yüzyılda gelişmeye başlayan İslam yazısında ilk gelişme aklam-ı sitte’de oldu. Onu diğer yazılar takip etti. Araplardan yayılan yazıya en büyük hizmeti Türkler yaptı. Yüzyıllar boyu çalışarak her çeşit yazıda ileri gittiler. Selçuklular ve onlardan evvelki durum hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Hakikatte Türk hat tarihini Türklerin İslam’ı kabule başladıkları IX. Yüzyıldan başlatmak iktiza eder. İlk Müslüman Türk devletleri olan Gazneliler [366-586/977-1190] ile Karahanlılar [382-608/992-1211] devrinden, taş üzerine yazılmış bazı kitabe parçaları zamanımıza kadar kalmışsa da bu coğrafi sahada gerek kağıt gerek taş üzerine yazılmış olan eserlerin hattatlarını bilmiyoruz. Fakat Gazneliler’den sonra İran, Maveraünnehir ve Azerbaycan’a hakim olan İran Selçukileri (Büyük Selçuklular) [429-522/1038-1157] devrinden kalma bazı eserler bize kadar gelebilmiştir. Bunlardan kitabe mahiyetinde olanların hattatları belli değil ise de, kağıt üzerine yazılmış eserlerden (ki bunların ekserisi Kur’an’lardır) bazısının hattatları malum ise de bu hattatların milliyetinin tayini müşkildir. Bu müşkilat da bir çok Arap şahıs isimlerinin Türk ve İranlılar tarafından müştereken kullanılmasından ileri gelmektedir. Elbette her üç milletin kendilerine mahsus bazı şahıs isimleri vardır ki, bunlarla bir şahsın milliyeti meydana çıkabilir. Bununla birlikte Maveraünnehir ve Azerbaycan gibi Türklerle meskun sahalarda yetişen hattatların milliyetinden şüphe edilmemek iktiza eder. Bunların çoğunluğunun Türk asıllı olduğunda şüphe yoktur.

İran Selçukileri’nin en büyük Sultanı Alparslan’ın mustavfii Şeref’ül-Mülk’ü 1066’da sefaretle Bağdat’a yolladığı zaman İran’da yazılmış nefis bir Kur’an’ı da beraberinde Halifeye hediye olarak gönderdiğini tarihi eserler bildirir(1). Fakat bu Kur’an’ın hangi çeşit yazı ile ve kimin tarafından yazıldığını ve şimdi nerede olduğunu bildirmezler. Hülasa bu günkü bilgilerimize göre İran Selçukileri devrinde yetişmiş herhangi bir Türk hattatından haberdar değiliz.

Büyük Selçuklular (İran Selçukileri) Devleti 552/1157’de Sultan Sencer’in ölümüyle bölünmüş ve saltanat da Anadolu Selçukluları’na geçmiş; Irak, Kirman ve Suriye’de de başka Selçuklu hanedanları meydana çıkmıştı. Bunlardan Irak’ta saltanat süren Irak Selçuklu Devleti’nin son hükümdarı olan II. Tuğrul’un [sl. 572-590/1177-1194](2) ilmi ve sanatı çok sevdiğini, alim ve sanatkarları himaye ettiğini ve hattat olduğunu, kendisinin zamanında yaşayan İranlı meşhur tarihçi Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Ravendi’nin Selçuklular’dan bahseden Rahatü’s-Südur ve Ayatü’s-Sürur adlı pek maruf tarihinden öğreniyoruz. Ravendi, İran’da Kaşan’a bağlı Ravend adlı bir kasabada doğmuş, dayısının himayesinde ilim tahsil etmiş, Bağdat’ta hattatlık öğrenmişti. Ravendi’nin diğer bir dayısı olan Zeynüddin Mahmud b. Muhammed b. Ali er-Ravendi de meşhur bir hattattı. Sultan Tuğrul bu Zeynüddin Mahmud’dan güzel yazı yazmak hevesine düşünce onu kendisine muallim olarak tayin etmiş ve güzel yazı yazmayı öğrenerek bir de Kur’an yazmıştı(3).

Anlaşıldığına göre Tuğrul’un yazdığı bu Kur’an nüshası hiçbir zaman bir cilt halinde toplanamamıştır. Ravendi, bu Kur’an’ın yazısının cinsi hakkında bilgi vermiyor. Lakin o devirlerde Kur’an’ların ekseriya “reyhan” adlı yazı cinsiyle yazıldığını nazar-ı itibara alırsak, Tuğrul’un da Kuran’ını bu yazı ile yazdığına hükmedebiliriz.

Kısaca ifade etmek gerekirse X. ve XII. Yüzyıllar arası Türk hattatlığı hakkında kat’i bir şey söylemek mümkün görünmemektedir.

Anadolu Selçukluları’na gelince: Hemen söyleyelim ki 463/1071’de Malazgirt’te Bizans ordusunun İran Selçuklular’ının büyük hükümdarı Alparslan’a yenilmesinden sonra Anadolu’ya gelen Türkler burada yerleşmeye ve eserler vermeye başladılar. Konya 468/1076’da resmen payitaht oldu. Anadolu Selçukluları, Büyük Selçuklular’a bağlı idiler. Lakin Büyük Selçuklular, tarih sahnesinden silinince 552/1157’de tamamen hür duruma geçtiler. Anadolu’daki saltanatları sırasında daimi olarak dahili ve harici düşmanlarla uğraşmak mecburiyetinde kalan Selçuklular, I. Alaaddin Keykubat [sl. 616-633/1219-1236] devrinde saltanatlarının en yüksek noktasına erdiler. Bu kemal devrinde, Konya ve Anadolu’nun bir çok şehirlerinde imar hareketlerine rastlanır. İlmi ve sanatı seven bu hükümdarın zamanında Konya bir ilim, irfan ve sanat merkezi haline gelmişti. Mevlana Celaleddin, Muhyiddin Arabi gibi büyük sofiler bu devirde Konya’ya gelmiş; bilginler, şairler ve sanatkarlar yakın bir ilgi görmüşlerdi.

Hat sanatı bakımından Anadolu sahası, İran Selçukluları’nın hakim oldukları İran, Türkistan ve Azerbaycan’a nisbetle daha bol yazı numulerine sahiptir. Bağdat’ta tekamüle yüz tutan hat sanatı, diğer İslam milletleri tarafından da dikkatle takip edildi ve İslam ülkelerinde hattatlar aynı üslupta yazmaya başladılar. İran Selçukluları sahasında takip edilen yazı, İbn Bevvab’ın ıslaha çalıştığı yazı henüz güzel olmaktan çok uzaktı. Bağdat’ın Arap kaligrafisindeki bu önderliği, İslam yazısında üçüncü bir hamleyi yapan Yakut-ı Musta’sımi’nin ölüm tarihi olan 1289 yılına kadar devam etti. Şu halde Türkler Aanadolu’ya geldikleri zaman, hat sanatı, İbn Bevvab’ın yolunu, üslubunu takip ediyordu.

Buna rağmen yazıların menşei olan kufi de birdenbire isti’malden düşmedi. XII. asrın sonlarına kadar bazen Kur’an’ların yazılmasında kullanılmışsa da artık X. asırdan itibaren daha ziyade tarihi ve dini binalarda bir süs unsuru olarak kullanılmaya başladı.

Kufi’nin ıslahı ile meydana çıkan “muıhakkak” ve onun küçük ölçüde yazılan şekli olan “reyhani” ile İran ve Anadolu Selçukluları devrinde yazılmış Kur’anlar’a sık sık rastlanır.

Buraya kadar Türklerle meskun yerlerdeki yazının durumuna kısaca temas ettik. Şu bir hakikattir ki yazının güzelini ve hattatın ustasını Kur’an’larda aramak lazımdır. Bu yüzden o devirden kalmış Kur’an’ların ayrıca tetkiki gerekir. Konya “Mevlana Müzesi” bu bakımdan mühimdir. Burada büyük ebatta (0,67 x 0,42 cm.) yazılmış Kur’an’ların yanında çok küçük (0,02 x 0,01 cm.) olanları da vardır. Hattat Kutlug b. Abdullah’ın 635/1238’de yazdığı büyük boy Kur’an ile İzzeddin Savcı’nın 633/1236’da yazdığı Kur’an zikre şayandır. Ayrıca İstanbul Kütüphanelerinde de Selçuklu devri Kur’an ve ilmi eserleri mevcuttur. Bu Kur’an’ların tetkiki bize onların, İbn Bevvab’ın koyduğu yazı kaideleri altında yazıldığını gösterir.

Günlük Selçuklu yazısı ise daha az dikkatle yazılmıştır. Bu günlük yazı her nevi eserlerin istinsahında kullanılmıştır. Bunları yazanlar ikinci hatta üçüncü plandaki kimselerdir. Yalnız yazdıkları (istinsah ettikleri) kitaplara imzalarını attıkları için nazar-ı itibara alınmaları lüzumludur. Zira bunlar da az çok hattat sayılırlar. Bunlardan bazıları ve istinsah ettikleri eserler şunlardır:

Bitlisli Osman b. Mehmed, Kitabü’n-Naim adlı dini bir eseri 1277’de istinsah etmiştir (Bu kitap, halen Ayasofya Kütüphanesi 3504 numaradadır.) Kayserili İbrahim b. İsmail b. Ebibekr de , el-Evamiru’l-Alaiyye fi’l-Umuri’l-Alaiyye adlı eseri 1280’de istinsah etmiştir (Bu eser de, aynı kütüphanede 2985 numaradadır.)

Fatih devrinde aklam-ı sitte’de estetik bakımından büyük bir değişiklik meydana geldi ve meşhur Türk hattatı (ki aynı zamanda II. Bayezid’in de yazı hocasıydı) Şeyh Hamdullah [ö. 927/1520](4), bu yazılara kattığı güzellik sayesinde Yakut-ı Musta’sımi’nin estetik anlayışını değiştirdi ve yazıya dinamizm getirdi. Böylelikle ortaya bir Türk üslubu (ekolü) çıktı. Türk yazısı bu durumda da kalmadı ve gelişmesine devam etti. 150 sene sonra yetişen Hafız Osman [ö. 1110/1698] Şeyh Hamdullah’ın Yakut-ı Musta’sımi’ye çalan bazı harflerini ta’dil ederek aklam-ı sitte’yi artık ulaşılması imkansız olan bir dereceye getirerek kat’i güzellik kaideleri içerisine almaya muvaffak oldu ve bu yazılarda klasik Türk ekolünün en büyük ustası telakki edildi. Fatih devrinden sonra bu altı çeşit yazıdan en fazla kullanılanları sülüs ve nesih idi. Bu ikisini yazan diğerlerini de kolaylıkla yazıyordu.

Sülüse paralel olarak bunun iri şekilde yazılan cinsi olan celi sülüs de gene Fatih devrinde inkişafa başladı ve XIX. Yüzyılın başında kemal derecesine ulaştı.

Türkiye’de aklam-ı sitte’den sonra görülen yazı “siyakat”tır. Bu yazı estetik gayeler için değil de pratik gayeler için kullanılmıştır. Mamafih bu yazının tarihinin Emeviler’e kadar gittiği tahmin edilmektedir.

Önce İran’da gelişen ve Fatih devrinden itibaren numunelerine rastladığımız nesta’lik, XIX. Yüzyıla kadar İran tesirinde devam etti ve sonra Türk hattatları onu kendi sanat anlayışlarına göre değiştirerek Türk nesta’lik ekolünü meydana getirdiler. Bu sebeple XIX. Yüzyılın başından itibaren artık bu yazıda İran tesiri görülmez. Bu gün İslam dünyasında nesta’lik’in, İran ve Türk olmak üzere iki üslubu vardır.

Türkler tarafından icad edilen “divani” yazının da ilk numunelerine Fatih devrinde rastlanır. Onun değişik şekli olan “celi divani” ise Kanuni Devrinde oldukça terakki etmiş durumda idi. Buna göre bu yazıların daha önce meydana geldiği düşünülebilir. Zira eldeki numuneler onların oldukça terakki ettiğini gösteriyor. Bu iki yazı Divan-ı Hümayun’un yazısı oldu. Devletin resmi yazılarında XX. Yüzyılda 1928’e kadar kullanıldı. XIX. Yüzyılın ikinci yarısında gelişen rık’a ise, daha ziyade günlük işlerde kullanılmaya başladı ve devlet dairelerinde yavaş yavaş divani’nin yerini aldı. Arap ülkeleri bu yazıyı Türk hattatlarından öğrendiler. Önce Bab-ı Ali’de, yani sadrazamın resmi makamı olan ofiste gelişen rık’a daha sonra bir sanat yazısı gibi telakki edilmeye başladı. Bununla birlikte hem Bab-ı Ali rık’ası’nın hem de İzzet Efendi rık’ası’nın kendine mahsus bir güzelliği olduğunu söylemeliyiz.

Diğer İslam milletleri gibi Türkler de hattatları daima korumuşlardır. Osmanlı padişahlarının bu husustaki yardımları kat’iyyen unutulamaz. Bazılarının tanınmış bir hattat olmaları bunun açık bir delilidir.

Güzel yazı, Osmanlılar devrinde, resmi eğitim müesseselerinde layık olduğu ehemmiyeti daime muhafaza etmiştir. Sarayda, orduda ve hükümet işlerinde çalışacak memurları yetiştirmeye mahsus olan ve Topkapı Sarayı’nda bulunan Enderun Mektebi bu tip müesseselerden biridir. Sarayın mimarı, nakkaşı, ressamı, katibi, musıkişinası, siyaset adamı gibi hattatı da Enderun’dan yetişirdi. Büyük hattatların bazıları burada hocalık etmişlerdi. Yetişip hattatlığı ileri götürenlere Enderun kütüphanesi için nadir eserler yazdırılırdı(5) . Bu okul, 1908 yılına kadar yaşamıştır. Topkapı Sarayı ile birlikte inşa edilen “Şehzadegan Mektebi”nde ise hanedana mensup olanların çocukları okurlardı. Halka mahsus olan “Sıbyan Mektepleri”nde de yazı dersi gösterilirdi. Medreselerde de birer yazı muallimi bulunurdu. Durum Cumhuriyet devrine kadar bu şekilde devam etti.


NOTLAR --------------------------------------------------------------------------------
(1) Abbas İkbal, Vezaret der Ahd-i Selatin-i Buzurg-i Selçuki, Tahran, 1959, s. 54.
(2) sl. Kısaltması saltanat dönemi anlamında kullanılmıştır.
(3) Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Ravendi, Rahatü’s-Südur ve Ayatü’s-Sürur (Edited by Muhammed İkbal) E.J.W. Gibb, Memorial New Series II. London 1921, s. 43.
(4) Ö. Kısaltması, “ölümü” yerine kullanılmıştır.
(5) Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, İstanbul1939, C. 1, s. 6-18.

__________________
''Türkiye, Atatürk'ü Allah'a borçlusun, geriye kalan her şeyi de Atatürk'e...''
Suzim isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Suzim'in Mesajına Teşekkür Etti.