Tekil Mesaj gösterimi
Eski 12.06.15, 04:24   #26
Suzim
Müdavim

Suzim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Mar 2015
Konular: 1199
Mesajlar: 6,725
Ettiği Teşekkür: 15582
Aldığı Teşekkür: 21872
Rep Derecesi : Suzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Huzurlu
Standart Cevap: Türk Hat Sanatı

Osmanlı Hat Sanatındaki Gelişme


Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere kitap hattatlığı ve binaları donatan celi yazıların hazırlanması varlığını sürdürmekle beraber özellikle celi yazı gerek abidelerde gerek evlerin, konakların, sarayların duvarlarına asılmak üzere yazı levhası biçiminde çok sayıda yazılmaya başlandı. Yazı levhalarının yanı sıra, bir yandan da Batı tarzında yapılmış resimler duvarları süsledi. Celi sülüs yazıdaki en büyük devrim Mustafa Rakım (1758-1826) adındaki hattat tarafından gerçekleştirildi. Tuğra, sülüs ve celi sülüs yazmakta çığır açan bu sanatkar ağabeyi İsmail Zühdî nin himayesinde medrese eğitimini tamamladı. Ağabeyinden sülüs, nesih yazılar meşk ederek daha on iki yaşındayken, yani 1769 yılında, hat icazeti almıştır. Hat sanatındaki becerisini giderek geliştirdiği gibi, ressamlıkta da başarılı oldu. Sultan III. Selim’in portresini yapması ve bu konuda başarılı olmasından dolayı müderrislik payesi aldı, daha sonra paraların üzerindeki yazı ve tuğraları çizmek için Sikke-i Hümâyûn ressamlığına ve tuğrakeşliğe tayin edildi. Sultan II. Mahmud a hat hocalığı yapan rakım 1823 yılında da önemli bir görev olan Anadolu Kazaskerliği’ne atandı. Mustafa Rakım, Padişah tuğrası üzerine yaptığı çalışmalarla büyük bir başarı kazanmıştır ve tuğra biçimlendirmeye son şeklini vermiştir. Sülüs, nesih ve özellikle celi sülüste uyguladığı estetik ölçüler, orantılarla yeni bir akım olmuştur.


Dönemin özellikle belirtilmesi gereken bir diğer önemli hattatları ise, Kazasker Mustafa İzzet (1801-1876) ve Sami Efendi (1838-1912)’dir. Kazasker Mustafa İzzet Efendi, 19. yüzyılda, bestekâr, neyzen, hânende, devlet adamı ve hattat olarak büyük bir şöhrete erişmiştir. Sesinin güzelliği ile dikkati çeken bir hânende ve usta bir neyzen olarak kendini gösterdi ve bu sayede Saray Enderunu’na alındı ve büyük bir itibar gördü. Musikinin yanında hat sanatı tarihinde de önemli bir yer işgal eden Mustafa İzzet Efendi, sülüs, nesih ve nestâlik hat çeşitleri üzerinde çalıştı.

İstanbul’da dünyaya gelen Sami Efendi, çeşitli yazı türlerinde yaşadığı dönemin en büyük üstadı sayıldı. Özellikle celi yazılarla hazırlamış olduğu levhaları gerek yaşadığı dönemin hattatlarına gerek O’ndan sonra gelenlere örnek olmuştur. Osmanlı sanat zevkine uygun sülüs, nesih, talik yazı çeşitleri ve tuğra çekimi gelişmesini Sami Efendi ekolüyle tamamlamıştır.


Osmanlı dünyasında yetişmiş hattatların yedi büyük üstadından biri olarak kabul edilen Ahmet Karahisari (öl.1556) de Şeyh Hamdullah ekolünden farklı bir üslup geliştirmiştir. Karahisari, özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminin (1520-1566) en önde gelen sanatçısı olmuştur. İstanbul’un fethinden sonra, İran’dan İstanbul’a gelen Esadullah Kirmani nin öğrencisi olarak yetişmiştir. Özellikle O’ndan Yakut tarzının öğrenmiştir ve bu ekolün Osmanlı başkentindeki temsilcisi olmuştur. Karahisari yaşadığı dönemde “hat güneşi” (şemsü’l-hat) olarak anılmıştır. Daima yeni kompozisyonlar bulmak için uğraşmış, müsenna ve müteselsil (harflerin hiç ayrılmadan birbiriyle birleştirilmesi hali) yazıları, özellikle müsenna sülüs ve celi sülüs yazıları ile ün kazanmıştır. Sergide Ahmed Karahisari’nin sülüs bir karalaması yer almaktadır. Sanatçının kölesi aynı zamanda da öğrencesi olan Hasan Çelebi onun üslubunda eserler vermiştir ve Osmanlı mimarisinin en görkemli eserleri olan İstanbul Süleymaniye ile Edirne Selimiye Camileri’nin taş üzerine yazılmış kitabeleri, iç mekanı süsleyen Kur’an sureleri ve çini üzerine uygulanmış yazı kuşakları Hasan Çelebi’nin dolayısıyla, Karahisari ekolünün müstesna örnekleridir.



__________________________________________________ ___________________________

Osmanlı Hat Sanatında Estetik Unsurlar

Süleyman BERK


Yıllar yılı bağrımızda bir sızı olarak duran bir şey var. Geçmiş ile kopan bağlarımız. Bunun içine aşk ve heyecanlarımızın sönüşü de dahil.. Bir diriliş arifesinde bulunduğumuz bu günlerde ise sanatta diriliş has köşeyi, ilk makamı tutuyor.. Bu, ruhlardaki ilhamların coşması ve imanların gürül gürül akması neticesinde kaleme yürüyen sevda mürekkebinin bir ihtizazıdır…

Sayfalara akmak, sürmeli gözleriyle, tatlı işveleriyle, estetik gamzeleriyle insanlığa mesajlar sunmak arzusunun bir yansımasıdır.. Bu konuda hüsn-i hat önemli bir yere sahip ve dünya durdukça da bu önemini yitirmeyecektir. Belki de gün geçtikçe değeri daha da artacak ve bütün insanlığın gönlünde ma’kes bulacaktır…

Hüsn-i hat, kelime olarak "güzel yazı" anlamına gelmektedir. Istılah olarak ise İslâm yazısı nın estetik endişelerle birlikte yazılması manasına... Bilindiği gibi, Arap yazısı nın menşei İslâm öncesine dayanmaktadır. Bu yazının kaynağı ile ilgili çeşitli rivayetler mevcuttur. Aşağıda bu konuda detaylı bilgi sunulmaktadır.

Arap yazısı başlangıçta çok iptidâi olduğu gibi, hareke ve birbirine benzeyen harf şekillerini ayıran noktalardan da mahrumdur. Bütün bunlar Arap yazısına sonradan ilâve edilmiştir. İlk iki asırda yazının imlâ gelişimi üzerinde durulmuş, ancak ondan sonra estetik yapısı üzerinde gelişmeler başlamıştır.

Aslında, başlangıcından itibaren yazı estetiği üzerinde çalışmalar yapılmış, basit de olsa birtakım kaideler konmuştur. Hz. Ali (r.a) kâtibine "Mürekkebini karıştır, kalemin ucunu uzun tut, satırlar arasında tenasübe riâyet et" demek suretiyle yazı ile alâkalı ilk estetik kaideleri beyan etmiştir. Aslında estetik kaidelerine dikkat edilerek yazılmış bir yazı, aynı zamanda doğru ve okunaklı bir yazı anlamına da gelir.

"Allah güzeldir ve güzeli sever" meâlindeki kudsi hadis, insanın eşyaya bakış açısının ne ol-ması gerektiğini ortaya koyan güzel bir tespittir. İnsan hayatında varolan her şeyin güzel olmasına dikkat gösterilmesi, şuurlu insan için gerekli bir hedeftir. Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygambere ait her türlü hususun tespiti, güzel sözlerin insanlara yazı ile aktarılmasında kullanılan yazıya da, metin kadar özen gösterilmesi Müslümanların hedeflerinden olmuştur.

Yazı, başlangıcından itibaren, nesilden nesil'e büyük bir dikkat ve gayretle geliştirilerek güzel sanatlar seviyesine yükseltilmiştir. Daha Abbasiler zamanında İbn Mukle (ö. 328/940) isimli sanatkâr, harf şekillerini belli ölçülere bağladı. Yazıyı düzene koyarken nokta, elif ve daireyi ölçü olarak aldı. Noktayı harflerin boyu, elifi dik harflerin boyu, daireyi ise çanak şeklindeki harflerin genişliği için ölçü olarak koydu. Böylece aklâm-ı sitte denilen altı çeşit yazıyı (sülüs, nesih, reyhani, muhakkak, tevkii ve rıkaa’) ölçü içerisine alıp düzene soktu.

İbn Mukle’den bir asır sonra gelen ve aynı yazı ekolünün ikinci temsilcisi İbn Bevvâb (ö. 413/1022) İbn Mukle’nin yazısını geliştirdi ve güzelleştirdi. Aynı ekolden son olarak Yâkut el-Musta’sımî (ö.698/1298) isimli hattat, aklâm-ı sitte' nin kâidelerini daha bir belirginleştirerek yazıyı güzelleştirmiştir.

Yâkut’un yazıda yaptığı en büyük değişiklik, o güne kadar düz kesilen kalemin ağzını eğri keserek, kalemin eğimini artırmasıdır. Yâkut, İbn Mukle ve İbn Bevvab yazılarından istifade etmiş, onların kaidelerine bağlı kalmışsa da daha çok İbn Bevvab yazılarına zarafet kazandırıp, bir üslup meydana getirmiştir. Yâkut’un bilhassa Muhakkak ve Reyhani yazılarında ortaya koyduğu estetik kurallar, âhenk ve nisbet, Osmanlı hat mektebinin çıkışına kadar İslâm âleminde ideal örnekler olarak kabul edilmiştir.

Bağdat, Abbâsiler ’in siyasi hayatlarının bitişi ve Yâkut’un vefatından sonra san’at merkezi olma özelliğini kaybetmiş, yerini önce Kâhire’ye daha sonra ise İstanbula bırakmıştır. Osmanlı, bütün güzel sanatlara olduğu gibi, yazı sanatına da özel bir ilgi göstermiş, hattatlar, padişahların özel iltifatlarına nail olmuşlardır. Ayrıca Osmanlı padişahları içerisinde bizzat yazı ile meşgul olanlar da çıkmıştır. II. Bâyezid, II. Mustafa, III. Ahmed, II. Mahmud ve Abdülmecid ilk akla gelen hattat sultanlardır. Bundan başka, her tabakadan halk, yazıya büyük bir ilgi göstermiştir.

Daha II. Bâyezid zamanında hattat Şeyh Hamdullah (ö. 1520) padişahın da telkini ile saray hazinesinde bulunan Yâkut yazıları üzerinde çalışarak aklâm-ı sitte’de Osmanlı üslûbunu oluşturmayı başarmıştır. Bilhassa sülüs ve nesih yazı çeşitlerinde güzellik unsurları Osmanlı’nın bu döneminde ortaya konmuştur.

Harflerin tenasübü yani ideal ölçüsünün bulunması, kalem hakimiyeti ve harflerin satıra dizilmesindeki kudret ve kuvvet Osmanlı hat mektebinin önemli hususiyetlerindendir. Harf kenarlarında pürüz bulunmaması yani kalem kuvveti, başarısı, aynı şekilde harflerin satırda diğer harflere yabancı durmaması yazı estetiğinin ana unsurlarıdır. Bu hususların, birlikte, bir yazıda bulunmaması veya başarılamaması estetik bir kusurdur. Bir saç telinin beyaz bir sahifedeki gergin çizgi görünümü, hüsn-i hatta harflerin yazılışında sağlanamaz ise yahut kalem kalınlığı ile harf büyüklüğü arasındaki ölçü, yani harfin tenâsübü yakalanamazsa veya harfler satırda uygun yerlerine yerleştirilemezse bu yazıya hüsn-i hat denmesi imkansızdır. Güzel yazı, yani hüsn-i hat bu üç unsuru da ihtiva etmelidir. Osmanlı, hüsn-i hatta bu üç unsuru başarı ile kullandığı için yazının merkezi olmuştur.

Celî yazının kemâle ermesi de Osmanlı elinde olmuştur. Kalemin kalın olması ve yazının kapladığı alanın ihatasının zorluğu celî yazının tekâmülünü geciktirmiştir. Aklâm-ı sitte de ve özellikle sülüs ve nesih yazıda başarı daha II. Bâyezid döneminde sağlanmasına rağmen celî yazının gelişimi ancak XIX. Asırda II. Mahmud döneminde olabilmiştir. Dönemin önemli hattatı Mustafa Râkım Efendi kırk beş yıllık bir çalışma sonucu celî sülüs yazı ve padişah tuğrasında estetik bir inkılâp gerçekleştirmiştir.

Celî yazı genelde yüksek ve uzak mevki ye asıldığından, harflerin cılız görünmemesi önem-lidir. Perspektif noktasından, yazının konulduğu yere göre yazılması estetik bir husustur. Bunun yanında harfin, yazının bütünü ile âhenkli olması, diğer harflerle âdeta kucaklaşması sanatçının mahâretini gösterir. İşte Mustafa Râkım’la bu estetik hususlar yakalanmıştır. Kendisinden sonra gelen hattatlar bu yolun takipçisi olmuşlardır. Râkım Efendi’nin bugün Fatih Nakşıdil Türbesi’ nde bulunan celî yazıları, sanatseverlerin ziyâretgâhı olmuştur. Osmanlı hat sanatında, bütün yazı çeşitlerinde çizgilerin uyum halinde olmasına dikkat edilmiştir. Bir yazıya bakıldığında, dik harflerin yönlerindeki uyum ile yatay harflerdeki oturuş paralelliği önemlidir. Böyle bir uyum, yazıda dik harflerde hareketlilik, yatay çizgilerde ise devamlılık fikrini uyandırır.

"Kur’an Mekke’de nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı" sözü bir hakkın tesliminden başka bir şey değildir. Usta-çırak ilişkisi içerisindeki talimle oluşan kuvvetli gelenek, cami, mescit, mezarlıklar ve müzelerdeki sayısız örnek ve malzemenin İstanbul’da bulunması, hâlâ bu Osmanlı şehrinin, sanat merkezi olma vasfını devam ettirmektedir.

Aslında, güzel yazıda, sözün güzelinin kullanılması, Osmanlı yazı sanatındaki
estetiğin ana unsurunu oluşturmuştur. Genellikle cami ve mescit giriş kapılarına "Oraya güven içinde esenlikle girin" ve "Selâm size, hoş geldiniz! Temelli olarak buraya girin" mealindeki âyetler, içerilere ise Kur’an ve hadislerden güzel nasihatler müminlerin nazarına verilir. Bu bazen "Ölünceye kadar Rabbine kulluk et", "Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur" meâlinde âyetler, bazen de "Vaktinde kılınan namaz, ana-babaya iyilik ve cihad Allah’a en sevimli gelen ibâdetlerdendir", "Zamanında namaz kılmaya gayret edin", "Ölmeden tövbeye gayret edin" meâlindeki hadisler, bazen de Kelime-i tevhid, Kelime-i şahâdet olurdu. İsm-i Celâl, İsm-i Nebî, Ciharyâr-ı güzîn ile Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri cami ve mescitlerin mutlaka bulunması gereken hüsn-i hat levhalarıdır.

Osmanlı’da evlerin girişine Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden "Yâ Hafîz: Ey Koruyucu" konulması güzel bir gelenekti. Aynı şekilde evlerin içine, Hz. Peygamberin fiziki ve ahlaki vasıflarından bahseden Hilye-i şerif asılması bir an’ane halini almıştı. Bu hilyenin, haneyi ve halkını musibetlerden uzak tuttuğu inancı yaygındı.

Ölümü sevimli hâle getiren Osmanlı mezarlıklarında, en önemli unsur mezar taşı kitâbeleridir. Servilerin gölgesinde, muhteşem taş işçiliği ve yazı örneklerinin bulunduğu mezarlıklar, açık hava müzesi gibidirler. Bu mezar taşlarında erkek ve kadınlar için ayrı formda taşlar kullanılmıştır. Kadın mezar taşı kitabelerinde, kadındaki zarâfet ve inceliği görmek mümkündür. Mezar taşının en başında ölümle, insanın fâniliği ile ilgili, yahut Cenâb-ı Hakk’ın ebediyeti ile ilgili bir ibâre yer alır. Alt tarafta ise güzel ifâdeler, hüsn-i hat ile taşa hakk-edilmiştir. Bu mezarlıklarda, ölümü sevimli kılmada hüsn-i hattın, güzel yazının tesiri büyüktür.

Osmanlı yazı sanatında bir harfin diğer harfe olan nisbeti, satırda duruşu, meyli ve kalemin cereyanı estetik unsurlarını oluşturur. Bunun yanında kağıdın rengi, mürekkebin tonu, sayfaların düzeni bu estetiği tamamlayan hususlardır. Özellikle celî yazıda istif öne çıkmaktadır. Yazıyı oluşturan harflerin dağılımı, yani espas, leke dağılımı yazının can damarını oluşturmaktadır. Yazıda harfin okuyuşu bozmayacak yere, gözü rahatsız etmeyecek şekilde yerleştirilmesi, bunun yanında harfin ölçüsünde olması estetiğin can damarını oluşturmaktadır. Bütün bu hususları Osmanlı hattatlarının meydana getirdikleri eserlerde görmek mümkündür. Bunun için İstanbul’da tarihî mekanları gezerken dikkatli olmak yeterli olacaktır.

Hangimiz eskinin Bab-ı Seraskerisi bugünün İstanbul Üniversitesi ana giriş kapısı üzerinde bulunan celî sülüs "Dâire-i Umûr-u Askeriye" yazısını görmezden gelebilir? Yine hangimiz sanat gücüne gözünü kapayabilir?

Özet olarak bu yazılardan akan ruhtur ki bizi ayakta tutuyor. Kalemden kalbe, kalpten kaleme yürüyen mânâ, ahenk, ritim, yüzyıllarca damarlarda dolaşmış bu sanat ruhu esirî meltemiyle sülüs, nesih, reyhanî vs çeşitli tarz ve üsluplarda sayfalara nakşedilmiş yazıları okşuyor, kurumuş lacivert, siyah, ya da kırmızı mürekkebine bûseler konduruyor.

Bu akışı, bu bakışı, bu nakışı hiçbir olay, hiçbir hadise, hiçbir arbede, hiçbir anarşi bozamaz, hiçbir şaşı bakış, sağır mizaç inkıtaa uğratamaz..

Hat sanatının soluğu ve nefesi cennet meltemi gibi esecek ha esecek. Belki de san’atların piri olarak atinin bağrında bir san’at cennetinin kaynağını mayalayacak. Kimbilir.
__________________
''Türkiye, Atatürk'ü Allah'a borçlusun, geriye kalan her şeyi de Atatürk'e...''
Suzim isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Suzim'in Mesajına Teşekkür Etti.