Tekil Mesaj gösterimi
Eski 21.09.15, 20:15   #5
Dilaver
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 413
Mesajlar: 3,680
Ettiği Teşekkür: 18753
Aldığı Teşekkür: 20030
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Osmanlı'dan Günümüze Ayaklanmalar ve İsyanlar

27. İstanbul’da bulunan Arnavutların Ayaklanması / 1731

Patrona Halil ayaklanmasına takiben İstanbul'da cereyan etmiş bir ayaklanmadır. Ayaklanmayı başlatanların çoğunluğunun Arnavut olmasından dolayı İstanbul'da Arnavut Ayaklanması adını almıştır.




28. Rumeli’de Pazvantoğlu Ayaklanması / 1797

Bulgaristan'ın batısı ile Doğu Sırbistan bölgelerini denetimi altına alan Vidin ayanı Pazvantoğlu Osman Ağa'nın Osmanlı Devleti'ne karşı çıkardığı ayaklanma (1795-1802).

Bosna asıllı olan Pazvantoğlu Ailesi'nden Pazvant Ağa'ya (Ömer Ağa'nın babası, Osman Ağa'nın dedesi), 1739'da Avusturya'yla yapılan savaştaki (1735-1739 Osmanlı-Rus-Avusturya Savaşı) katkılarından ötürü Vidin'de iki köy verilmişti. Oğlu Ömer ise aynı savaşta akıncılar arasında devlete hizmetlerde bulunduğundan kendisine de Vidin civarından Boursa ve Kırsa adında iki köyün tımarı verilerek taltif edilmişti. Bu vesileyle Vidin civarına yerleşen Ömer Ağa bu sancağın bayraktarlığı mertebesine daha sonra da servet sahibi olarak Vidin âyanlığına yükselmişti.

Rumeli Eyaleti'deki güçlü ayanlardan Pazvantoğlu Ömer Ağa, merkezi yönetimden bağımsız bir tutum izlemeye başlaması üzerine 1787'de idam edildi. Oğlu Osman (1758-1807) da bu olayın ardından bir süre Vidin'den uzaklaştırıldı. Osmanlı-Avusturya Savaşı'nda (1787-92) gösterdiği yararlılıklardan ötürü Vidin'e dönmesine izin verildi. Buradaki yeniçeri yamaklarını eski bir kapı yoldaşı olarak disiplin altına alan Pazvantoğlu Osman serhat ağaları ile işbirliği yaptı ve 1794'e değin babasının el konan bütün mallarını geri aldı. Nizam-ı Cedid'e karşı çıkan yeniçerilerle yamakları, İrad-ı Cedid vergilerini ödemek istemeyen yükümlüleri ve Kırcalı eşkıyasını çevresinde topladı. Böylece Belgrad'dan Ziştovi'ye kadar Tuna boyunu denetimi altına aldı.

Pazvantoğlu 1795'te yeniçeri yamaklarına destek vererek merkezi yönetime başkaldırdı ve Vidin Kalesi'ni kuşatan Osmanlı güçlerini püskürttü. Sorunun bu yoldan çözülemeyeceğini anlayan merkezi yönetim, Osman Ağa'yı bağışlamış gözükerek kendisini Vidin mukataatı ve cizyelerinin toplanmasıyla görevlendirdi. Pezvantoğlu ise vezirlik istedi ve isteği yerine getirilmeyince 1797-98'de yeniden ayaklandı. Eflak'ta ve Belgrad'da kanlı çete savaşları başladı. Ayaklanmacılar, Niğbolu (Nikopol), Rusçuk (Ruse), Ziştovi ve Varna'yı işgal ettiler; Niş ve Sofya'yı denetim altına aldılar. Belgrad önünde güçlükle durdurulabilen Pazvantoğlu Rumeli'nin geniş bir kesiminde, 100 bin kişilik milis ordusuyla ayrı bir yönetim kurdu. Kent ve kasabalara mütesellimler, muhassıslar atadı.

Bölgenin farklı uluslardan ve dinlerden topluluklarını hoşnut edici bir siyaset izlerken bir yandan da merkeze bağlı gözükerek üzerine kuvvet gönderilmesini önlemeye çalıştı. Bir süre sonra üzerine sevk edilen bir Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. 1797'de Kaptan-ı derya Küçük Hüseyin Paşa Pazvantoğlu üzerine gönderildi. Devlete bağlı Rumeli ayanının desteklediği orduya karşı savaşmayı göze alamayan Pazvantoğlu'nun bağışlanma isteği kabul edilmedi. Ama Osmanlı ordusunun Vidin Kuşatması (Mayıs-Ekim 1798) başarılı olmadı. Güç koşullarda sürdürülen kuşatma Napoléon Bonaparte'ın Mısır'a çıkması üzerine kaldırıldı. Bu sonuç Pazvantoğlu Osman'ın gücünü ve ününü daha da artırdı. III. Selim, Pazvantoğlu'nu bağışlayarak önce kapıcıbaşılığa, 1799'da da vezirliğe yükseltti; Vidin muhafızlığı ve Niğbolu mütesellimliği verdi.

Ama Şumnu'da ayaklanan Mehmet Giray'la ilişkisi olduğu gerekçesiyle vezirliği geri alınınca Pazvantoğlu 1800'de bir kez daha ayaklandı. Yamaklar ordusunu Belgrad, düzenli ordusunu da Eflak üzerine gönderdi; Bükreş'i kuşattı. Osmanlı yönetimi, Bükreş kuşatmasını kaldırması koşulu ile 1802'de vezirliğini, 1804'te de Vidin ve Niğbolu sancaklarını geri verdi. Pazvantoğlu Osman Paşa bundan sonraki yaşamını devlete bağlı olarak sürdürdü.


Bazı tarihçilerce kötü yönetime karşı bir direniş ve kıyımlara boyun eğen yoksul kitleler adına yapılmış bir hareket olarak değerlendirilen Pazvantoğlu Ayaklanması Osmanlı Devleti'nin iç ve dış bunalımlarla çıkmazda olduğu bir sırada ortaya çıkmış ve yönetimi uzun süre uğraştırmıştır.




29. Sırbistan Ayaklanması / 1806

Sırp İsyanları, 19. yüzyılın başlarında Sırpların Osmanlı Devleti'ne karşı başlattıkları ve 1878 yılında Sırbistan'ın bağımsızlığıyla sonuçlanmış isyanlardır.

Tarihsel Sırbistan topraklarının Osmanlı Devleti'ne katılması 14. yüzyılda başlamış 15. yüzyılın ortalarında tamamlanmıştır. Osmanlı Devleti'nin Sırbistan Prensliği'yle 1364 yılında yaptığı Sırpsındığı Muharebesi'nin ve 1389 yılındaki I. Kosova Muharebesi'nin Sırpların yenilgisiyle sonuçlanması, Sırpları zayıflatmış ve Sırp topraklarının çoğunun Osmanlılara geçmesine neden olmuştur.

Daha sonra 1402 yılında kurulan Sırp Despotluğu da 1456 yılındaki Belgrad Kuşatması'nda başkenti Belgrad'ı Osmanlılara kaptırdıktan sonra, bir süre Macaristan Krallığı'nın vasallığı altında ayakta kaldıysa da, 16. yüzyılın başlarında bu simgesel varlık ta tamamen ortadan kalkmıştır. Bu tarihten sonra 300 yıl boyunca Sırpların büyük bir bölümü Osmanlı Devleti vatandaşı olarak yaşamış, kendileri ait bir devletten yoksun kalmışlardır.

Osmanlı döneminde Sırplardan devşirme yöntemiyle devletin yüksek kademelerine ulaşmış birçok devlet adamı mevcuttur. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz yükselme döneminde önce Kaptan-ı Deryalık ve sonra da 14 yıllık bir süreyle sadrazamlık yapmış olan Sokollu Mehmet Paşadır.


İsyanın Nedenleri

Sırp isyanlarının nedenleri arasında aşağıdakiler gösterilebilir:

1- Rusya ve Avusturya'nın kışkırtmaları,

2- 17. yüzyıl'da Osmanlı yönetimindeki otorite zayıflığı,

3- Sırbistan'daki yeniçerilerin halka iyi davranmaması,

4- Fransız İhtilalinden sonra ortaya çıkan milliyetçilik akımları

5- Osmanlı-Avusturya Savaşları sırasında Sırbistan topraklarının savaş alanı haline gelmesidir.



19. yüzyıl başlarında Avusturya ve Rusya, Sırbistan'da halkı Osmanlı egemenliğine karşı kışkırtma siyaseti uygulamaya başlamışlardı. Ayrıca buradaki yeniçeriler Müslüman ve Hıristiyan halka karşı çok kötü davranarak halkı iyice bezdiriyorlardı. Bu ortamda Sırplar sıradan bir çoban olan Kara Yorgi'nin önderliğinde ayaklandılar. Ruslardan da aldığı destekle Kara Yorgi 13 Aralık 1806’da Belgrad’a girdi. 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Belgrad Kara Yorgi'nin önderliğindeki isyancıların elinde kaldı.


Kara Yorgi- Karađorđe Petrović (Black George)


Osmanlı Devleti ve Rusya arasında imzalanan Bükreş Antlaşması ile Sırplara bazı imtiyazlar verildi. Osmanlılar Ruslarla yapılan barıştan sonra Sırbistan'daki isyancıları yenerek Belgrad'ı tekrar ellerine geçirdiler. Kara Yorgi 21 Eylül 1813'de diğer isyancılarla birlikte canını kurtarmak için Avusturya'ya kaçtı. Böylece ilk Sırp isyanı son bulmuş oldu.

Bağımsızlıklarını kazanmak isteyen Sırplar 1814 yılındaki Viyana Kongresi'ne bir heyet gönderdiler. Ancak bir sonuç alamayınca 1815 yılında Miloş Obrenoviç'in liderliği altında ikinci bir ayaklanma başlattılar ve hareketleri Ruslar tarafından desteklendi. Bu ayaklanma da başarısız oldu ama 1817 yılında Rusya ile yeni bir savaş istemeyen ve bölgeye yönelik muhtemel bir Rus müdahalesine engel olmak isteyen Osmanlı Devleti Sırplara bazı özerklik hakları vermeye razı oldu. Osmanlı valisi Maraşlı Ali Paşa Miloş Obrenoviç'le anlaşmaya vararak Sırbistan'ın içişlerinde bağımsız olmasını sağladı.

Sırbistan'ın yönetimini ele geçiren Miloş Obrenoviç o sırada Sırbistan'a geri dönen ilk isyanın lideri Kara Yorgi'yi kendisine rakip olmasını önlemek için öldürttü. 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşını kaybeden Osmanlılar Ruslarla imzaladıkları Edirne Antlaşmasıyla Sırbistan'ın yarı bağımsız bir hale gelmesini kabullendiler. 1830 ve 1833 yıllarında Osmanlı padişahı II. Mahmut'un imzaladığı Hatt-ı Şeriflerle Miloş Obrenoviç'in elindeki topraklar arttırıldı ve kendisi Osmanlılar tarafından resmen Sırp prensi olarak resmen tanındı.



Sırbistan'ın Bağımsızlığı

Aslında geçici süreyle de olsa ilk bağımsızlığı kazanan Sırplar olmuştu. 1804'ten 1813'e kadar süren birinci Sırp Ayaklanması'nda Sırplar Osmanlı devletinden bağımsız olmuşlardı. Yeniçeri dayıların İstanbul'dan görece bağımsızlıkla keyfen yönettiği ve bir Sırp için insanca yaşanabilecek bir yer olmayan Sırbistan'ın bağımsızlığı 1813'e kadar sürdü. 1821'de Yunanistan Mora yarımadasında bağımsız oldu. Sırp ayaklanmaları kadar acı ve etkili olmasa da Yunanistan'ın bağımsız olabilmesinin nedeni Batı'dan gördüğü yardımdı.

Sırbistan ayaklanmaları 1830'da Sırbistan'ın yarı-bağımsız olmasına yol açtı. Yine Batı desteğiyle 1867'de son Osmanlı kuvvetleri ülkeden çekildi. Doksanüç harbi sonucunda da yasal bağımsızlık ilan edildi(1878).

Sırpların kurduğu Sırbistan Prensliği bir süre Osmanlı Devleti'nin denetimi altında yaşadı. 1839 yılına kadar Sırbistan'ı Miloş Obrenoviç yönetti. Sonra yerini oğulları Milan Obrenoviç ve Mihailo Obrenoviç'e bıraktı. 1842 yılında Mihailo Obrenoviç bir isyan sonucu tahtan indirildi ve Kara Yorgi'nin küçük oğlu Aleksandar Karayorgeviç tahta çıktı. 1858 yılında Aleksandar Karayorgeviç de tahttan indirilince 78 yaşındaki Miloş Obrenoviç ilk prensliğinden 19 yıl sonra ikinci bir defa tahta çıktı. 1860 yılında ölene kadar Sırbistan'ın prensi olarak kaldı. Miloş Obrenoviç'in ölümünden sonra torunları Sırp Prensi olarak Sırbistan'ı yönetmeye devam ettiler.

1867 yılına kadar Osmanlılar Belgrad'da bir birlik bulundurmaya devam ediyorlardı. Ancak Osmanlılar 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nı kaybedince Ruslarla imzaladıkları Berlin Antlaşması'yla Sırbistan'a tamamen bağımsızlığını vermeye mecbur kaldılar. 1882 yılında Sırbistan Krallığı ilan edildi. Miloş Obrenoviç'in torunları da kendilerini Sırbistan kralı ilan ettiler. Bu krallık 1918 yılında Yugoslavya kurulana kadar ayakta kaldı.



30. Kabakçı Mustafa Paşa Ayaklanması / 1807
Kabakçı Mustafa isyanının sebepleri çok çeşitlidir. On sekizinci asrın sonlarında Osmanlı Devleti dışta ve içeride çeşitli düşmanlarla mücâdele ediyordu. Nizam ve disiplini kalmamış olan yeniçeri ordusunun gayretsizliği neticesinde bu savaşların büyük bir bölümü mağlûbiyetle neticeleniyordu. Bu sebeple padişah III. Selim 1789’da saltanata geçince, ilk olarak Nizam-ı Cedîd adı verilen ıslâhat hareketlerine girişmişti.

Bu ıslâhatların en önemli bölümünü ise yeniçeri ordusunun yanında ikinci talimli ve düzenli modern bir ordunun (nizâm-ı cedîd ordusu) kurulması teşkil ediyordu. Nitekim evvelâ İstanbul’da sonra da Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde kurulan Nizam-ı Cedîd-askerleri, ilk defa olarak, Mısır seferi sırasında Akka önünde Napolyon’a karşı başarılar kazandı. Ancak NizAm-ı Cedîd'in kuruluşundan itibaren düşmanlık besleyen yeniçeri ocağının kini bu başarılardan sonra daha da arttı. Devlete zararları bir yana hiç bir faydalan dokunmayan; adetleri, savaşta düşman önünden kaçmak, sulh zamanında eşkıyalık, kabadayılık ve esnaflık yapmak olan yeniçeriler, son günlerinin yaklaştığını iyice hissediyorlardı.

Bu arada sultan III. Selim'in ıslahat fikirlerine karşı çıkan bazı devlet adamları da yeniçerilerin bu huzursuzluğundan faydalanarak onları teşvik ve tahrik etmeye başladılar. Bu devlet adamlarının başında, vezir Köse Musa Paşa ile şeyhülislâm Topal Atâullah Efendi geliyordu. Nitekim 1807’de Rusya ile Osmanlı Devleti arasında çıkan harp bunlara aradıkları fırsatı verdi ve derhal Nizam-ı Cedîd'i ortadan kaldırmak için harekete geçtiler.

Akka mağlubiyetini bir türlü unutamayan, bu sebeple Nizâm-ı Cedîde karşı özel bir kin duyan Fransızların İstanbul sefiri Sebastiani de isyanı el altından teşvik ediyordu. İlk olarak Köse Musa Paşa, Mayıs sonlarına doğru, Karadeniz boğazında muhafız yeniçeri yamaklarına Nizâm-ı Cedîd elbisesi giydirilmesi için Boğaz nazırı Mahmud Efendi’yi görevlendirdi. Fakat yamakların yanına gönderdiği özel memurlarda, bu tedbirin padişah tarafından alındığını ve “Nizâm-ı cedîd elbisesi giyerseniz dinden çıkarsınız, giymezseniz tardedileceksiniz. Belki Nizâm-ı Cedîd sizi öldürecek” fitnesini yaydı.

Bunun üzerine daha önce teşkilatlanmış olan yamaklar; “Biz atalarımızdan beri yeniçeriyiz, nizâm-ı cedîd elbisesi giymiyoruz” diye ayaklandılar.

Neticede yamakların ağaları olan Halil Haseki durumu haber alarak, yatıştırmak istedi ise de, orada öldürüldü. Artık isyan başlamıştı. Bunu öğrenen Boğaz nazırı Mahmut Efendi, iskeleden kayıkla Büyükdere ocağına sığınmak için yola çıktı. Arkadan yetişen yamaklar onu ve hizmet erini de öldürdüler. Mahmut Efendi’nin mühürdarı, İstanbul’a gelen kayıkçılardan hadiseyi öğrenince, kethüda İbrahim Efendi’ye haber verdi. Bâb-ı âlî vaziyeti öğrenince bir toplantı yaparak durumu görüştü. Kaymakam Musa Paşa’nın; “Bir kazadır olmuş, yamaklar da yola gelmek üzeredir” demesi üzerine sultan III. Selim, gerekli tedbirlerin alınarak eşkıyanın dağıtılmasını ve zararlarına son verilmesini emretti. Neticede yamakları yumuşatmak ve yatıştırmak üzere bir heyet gönderilmesi kararlaştırıldı. Gönderilen heyet onlara nasihat yerine gayret ve cesaret verdi.

Bu durumdan cesaret alan asiler, Büyükdere çayırında toplanarak Kabakçı Mustafa’yı lider seçtiler. Müslüman ve hıristiyan her kim olursa olsun hiç bir kimsenin ırz, can ve malına dokunulmamak, eğer dokunan olursa idam olunmak ve şeyhülislâm tarafından tasdik edilmedikçe birşey istememek, Atmeydanında toplanarak Bâb-ı âlî’den yapılacak isteklerine izin verilmedikçe dağılmamak üzere aralarında yemin edip, İstanbul’a doğru hareket ettiler. Rastladıkları serseriler de asilere katılıyordu. Tarabya’ya geldikleri vakit sayıları bine yaklaştı. İsyancılar Balta limanı ve Bebek’ten geçerlerken Levend çiftliğinden bir bölük Nizâm-ı cedîd askeri indirilip, dağıtılabilecekleri halde, Köse Musa Paşa Nizâm-ı cedîd askerlerine kışlalarından çıkmamaları emrini gönderdi.

Tophane’den geçen asilere karşı koymaya hazırlanan Topçu ocağına, Köse Musa Paşa; “Karşı gelinmesün, bu iş cümle ittifakıyledür” haberini gönderdi.

İsyancılara önce topçular sonra da cebeci ocağı katıldı. Kabakçı Mustafa, asileri Atmeydanı’nda topladı. İsyanın bu hadde gelmesi üzerine sultan Selim Han, müslüman kanı dökülmesini istemedi ve; “Bu işlere sebep, benim hilmimdir! (Yumuşak huyluluk)” dedi.

Köse Mûsâ Paşa, asileri teskin edeceğini Sultan’a bildirerek, Nizâm-ı Cedid'in kaldırıldığına dair bir hatt-ı hümayûn çıkarttı. Bu arada Musa Paşa, Kabakçı’ya on bir kişinin isimleri bulunan bir liste gönderdi. Kabakçı, asilere; “Bu on bir kişi memleketi harâb edenlerdir, ölü veya diri pâdişâhtan bunları istemeliyiz” dedi.

Asiler, Kabakçı’nın bu fikrini kabul ettiler. Sultan Selim Han, fazla kan dökülmemesi için isyancıların bu isteğini yerine getirdi ve sarayda bulunanları teslim etti. Zira Sultan onların bu isteklerinin yerine getirilmediği takdirde, zorla saraya girip isteklerini gerçekleştireceklerini biliyordu. İsyancılar, listede ismi geçenleri çeşitli işkencelerle katlettiler. Fakat yamakları isyana teşvik eden devlet ricali bu kadarını kâfi görmedi ve tekrar onları kışkırtarak Padişah’ın tahttan indirilmesini istemelerini telkin ettiler.

Kabakçı Mustafa, şeyhülislâmı Atmeydanı’na davet ederek; “Sultan Selîm’in saltanatta istiklâli yok. Hükümeti bir takım zâlimlerin eline verdi. Hükümete getirdikleri de fukaraya ve reâyâya zulüm yapıyorlar. Böyle bir pâdişâhın hilâfeti caiz midir?” diye sordu.

Şeyhülislâm; “Değildir” diye cevap vererek hal fetvasını yazdı. Bunun üzerine asiler; “Sultan Selim’i istemiyoruz, sultan Mustafa efendimizi istiyoruz” diye bağırmaya başladılar. Bir heyet hal fetvasını pâdişâha götürdü. Selim Han, derin bir acı ile padişahlıktan çekildiğini bildirdi.

Sultan Selim Han’a saltanattan feragattan önce ordu-yı hümâyûnu İstanbul’a çağırarak isyanı bastırması teklif edilmişti. Bu teklife verdiği cevap “Olmaz, sonra Rus orduları Çatalca’ya kadar gelir” oldu. Böylece en büyük felâket anında dahi devlet ve memleketi düşünerek hareket etti. Osmanlı tahtına yeğeni dördüncü Mustafa Han geçti, istekleri yerine gelen isyâncılar dağıldı.

Kabakçı Mustafa’ya, turnacı başılık rütbesi, yardımcılarından Arnavut Ali’ye Anadolu kaleleri nezareti ve ağalığı, Bayburtlu Süleyman’a tersane-i amire sancağı kaptanlığı verildi. Köse Musa Paşa, öldürülen devlet adamlarının hazineye devredilmesi gereken mal, mülk ve yalılarına sahip çıktı. Böylece ihtilalcilerle el birliği yapanlar istedikleri maddî menfaatleri de sağladılar. Bundan böyle devlet işlerine karışmamaları, şartıyla, yeni sultan tarafından yeniçerinin kabahatli tutulmayacağını bildiren bir hatt-ı hümâyûn yayınlandı. Kabakçı Mustafa’nın başarılı olması Tuna’da Ruslarla savaşan ve Yeniçerilerden kurulu orduda büyük bir sevinç meydana getirdi. O sırada orduda bulunan yenilik taraftarı devlet adamları Rusçuk ayânı Alemdar Mustafa Paşa’nın yanına sığındılar.
Kabakçı Mustafa isyânı, Osmanlı Devleti’ne maddî ve manevî bir çok zararlar verdi. Devletin ilerlemesi için gerekli olan kabiliyetli devlet adamlarının öldürülmesi kayıpların en büyüğü idi. Büyük emekler harcanarak kurulan Nizâm-ı cedîd’in kaldırılması ise maddî yönden olan kayıplardandır. İsyandan kısa bir süre sonra Rusçuk âyânı Alemdâr Mustafa Paşa, İstanbul’a gelerek ihtilalin ele başılarını öldürdü ve sultan İkinci Mahmûd Hân’ı tahtta geçirdi.
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
9 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.